Gece vardiyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gece vardiyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2017 Perşembe

Ağustos Biterken

Hayatımı daha az acı verecek şekilde nasıl geçirebilirim diye sordum kendime bugün. Hazır son 3-4 gündür serinken havalar ve haliyle daha az eziyetli geçirirken günleri... bu soruyu sorayım dedim. Bu düşüncelere nereden bulaştığımla başlayayım. Tabii ki Instagram ve Facebook. Başka nereler olabilir ki? Hatırlarsın Blog, şu yazımda ve o günde sosyal hesaplarımı kapatmıştım. Sonra minik bir neden yüzünden şu yazımda ve o günde tekrar geri açtım. Yani şöyle 1.5 ay olmuş olmamış.

Uzaktan bakılınca tabii tek derdimin bu aç kapa meselesi olduğu düşünülebilir. Yalnız yatak odam, pencerem ve laptopımın dilleri olsaydı daha fazlasını anlatabilirlerdi. Ben her ne kadar çoğu şeyimi buraya aktarıyor olsam da, asıl özel şeyleri anlatamıyorum. Böylesi daha iyi belki. En azından kendimle olan belli bir çizgiyi aşmamış oluyorum.

"Kapat gitsin o zaman, neden açık tutuyorsun?" diye ben de kendime soruyorum sürekli; ama dile getirmesem de, kendi kendime hiçbir şey yapmayıp beklesem de, adına "umut" koyup bekliyorum. Gerçekten bir umut olsa, neyse diyeceğim...

Sanırım işin en büyük sırrı, kişinin kendini ne olursa olsun sevmesi ve saygı duymasıyla alakalı. O zaman, en azından, kendine verdiği sözleri tutabiliyor. Bende hangisi eksik ya da daha eksik, henüz çözemiyorum. 4-5 gün sonra ablamgil gelecekler, bayramda diğer ablamgil. Hayata sanırım en çok, yeğenlerimle birlikte olunca, renkli bakabiliyorum.

Bu hayattaki sınavım da bunlar sanırım. Yani yaşadığım şeyler, burada dile getiremediklerim. Bunlara da şükür diyorum çoğu zaman, ama öyle anlar geliyor ki isyan etmemek için zor tutuyorum kendimi. İpini koparmamış, düzgün bir birey olmakla kime faydam dokunuyor ya da nasıl bir pozitif sonuç elde ediyorum, inan hiç bilmiyorum Blog. Hani aksi durumuna sıcak baktığım ya da bakacağım, hatta bakabileceğimden değil de; daha çok sorguluyorum sadece.

Yarın cuma günü. En sevdiğim gün, değil mi? Hesaplarımı tekrar kapatsam daha mantıklı galiba, değil mi Blog? Kullanmıyorum çünkü. Hiçbir şekilde kullanmıyorum yani, değil mi?

15 Haziran 2016 Çarşamba

Yetmez, Bilmez, Olmaz

36 derece sıcaklık vardı bugün. Evde durulmuyor yani klimasız. Şu anda 22 derece ve gece yarısı... Mesela bu sıcaklık Londra'da yok şu anda. Tamam belki nem var falan, ama olsun yok sonuçta. Kutuplar hele... O kadar uzağa gitmeyeyim, mesela ya memleketim Erzurum? Ya... Öyle serin havalar var.

Benim hayatım İstanbul-Ankara-Diyarbakır üçgeninde geçiyor şu son 4 yıldır. Araya kısa bir Kıbrıs girdi. Ondan önce de Isparta vardı mesela baş rolde. Anlayacağın elim kolum bağlı bir şekilde sıcak memleketlerde yaşadım bu terleme hastalığımla birlikte Blog. Yeter mi sence?

YETMEZ.

Daha çok sınava tabii tutulacağım yaradandan ben Blog. Bunlar ne ki! Ben ki daha neleri göğüsleyebilecek bir yapıdayım. Bunlar ne ki? Ama sorsan dışarıdakine: Ya sen temiz yüzlü, eli ayağı tutan birisin. Nedir problem?.. der. Der tabii. Bilir mi ne b*k yiyorum ben?

BİLMEZ.

Yıllardır kimseyle dertleşemiyorum doğru düzgün. Çünkü ben kendimi bile kandıramaz hale gelmişken, birilerinin bana değer vererek benimle dertlerimi paylaşmaları ve dinleyerek yardımcı olmaya çalışmaları, inan beni hiç mi hiç rahatlatmıyor da "kandırmıyor" da Blog. Ama dertleşmeden olur mu sence Blog?

OLMAZ.

Evre evre vazgeçtim bunca zaman bazı şeylerden. Mesela yeni insanlarla tanışmaya sıcak bakamıyorum artık. Sırf muhabbet etmek için arkadaş olmaya çalışmıyorum bile. Neyin muhabbetini edeceğim Blog? Dertleşemedikten sonra ne anlamı kalacak o dostluğun. Tabii buna, geçtiğimiz yılda, her şeyimi paylaştığım, dertleştiğim dostlarımı hayatımdan çıkarmamın da etkisi var. Zira ben dert dinleyen biri haline dönüşmüşüm de sonradan fark etmişim. Ona bile tahammülüm kalmadı.

Böyle yaz mevsimlerinde yaşadığım şeyleri kış mevsiminde yaşamıyor oluşum hele ki beni daha da boğuyor. Her şeyin kaynağı şu hiperhidrozis zımbırtısı. Zımbırtı mı koymalıyım adını Blog? Nasıl bir hastalık bu yahu? Benden nefret eden biri şu yazımı okusa "Allah'ından bulmuş" der. Oysa ki bilmez ben bunu en masum yaşımdan beri yaşıyorum.

Bunları sana yazmaktan da yoruldum Blog. Biliyorum, sen de dinlemekten yoruldun. Ama ne yapayım? Sen de olmasan ben belki böyle büzüşmüş düşüncelerle, sinirimi ilk tartıştığım kişiyle çıkartırdım. Ya da şu ankinden daha da agresif olurdum.

Göbeğim kocaman oldu Blog bu arada. Sebebini biliyoruz. Yine girmiyorum bu muhabbete. Bir süre de dertlerimden konuşmamayı deneyelim olmaz mı Blog? Mesela bundan sonra sana bahsetmeyeyim. Sadece sana değil, diğer arkadaşlarıma, dostlarıma, aile üyelerime...Nasılsın sorusuna, "çok iyiyim. Hatta içimde tuhaf bir enerji var, çözemedim, ama bakalım hayırlısı *gülenyüzemojisi*" şeklinde yanıt vereyim. Bu durum bizi bozar mı sence?

BOZMAZ.

Dipnot: Bu arada ben de farkındayım. Son aylarda epey yazar oldum sana Blog. Ve hep dertlerimden yakınıyorum. Gerçekten benim biraz susmam ve dertlerimi dile getirmemem lazım. Galiba dertlerimi yazmak da zor geliyor...

"Ne zaman alıştın sen yalan söylemeye
Kendini en seveninden bile gizlemeye..."

13 Haziran 2016 Pazartesi

Suriyeli Göçmenler

Dışarı çıktım bu akşam. Yolda giderken yine Diyarbakır sokaklarında arada bir gördüğüm bir şeye denk geldim. Şehrin lüks semtindeki trafik lambalarının orada, Suriyeli olduğunu düşündüğüm çekirdek bir aile...

Anne, elinde mendil paketleriyle, duran araçlara gidip belki alırlar ya da sadaka verirler umuduyla camlarına yanaşıyordu. Baba, yine bir elinde mendil paketi, diğer elinde küçük kızı, ihtiyaçları olduğu belli olan bakışlarıyla, araç şoförlerine bakıyordu...

10 saniye, belki 20 saniye olmuştur önlerinden geçişim. Onların neler yaşadığını anlayamam bu halimle. Kanser olsam, 3 günlük ömrüm de olsa anlayamam; paraya para demeyen bir hayatım da olsa anlayamam. Hep demişimdir: Bazı şeyleri sadece çeken/sınanan bilir.

Büyük planları olan ülkeler bir gün kardeşiniz dediğiniz yurttaşınızı size düşman ediyor. Ertesi gün, komşu ülke diye baktığınız yabancı bir memlekette, hiç tanımadığınız ve muhtemelen de tanımayacağınız insanların verecekleri 1-2 liralık paraya muhtaç oluyorsunuz. Çocuğunuzun geleceği, kendi geleceğiniz... değil de artık o gün ne yiyeceğinizi düşünüyorsunuz. Belki de kaldığınız yerin kirasını düşünüyorsunuz. "AMA" şunları hiç düşünmüyorsunuz:

* iPhone 7 çıkacak sene sonunda, onu mu alsam yoksa Samsung'u mu beklesem?
* Bugünkü yemekler yarın yenmez ya. Dökeyim en iyisi, yarın yeni yemekler yaparım, hem kocam özlemişti bol etli bir yemeği.
* Pierre Cardin'den almalıyım yatak odası takımımı. Hem çok değil, sadece 20 bin tl. 2 senede öderim.
* Çok mutsuzum. Hiçbir şey mutlu etmiyor beni. Sürekli yemek yiyorum, içiyorum. Üff...

Ve uzar gider bu liste. Bunları düşünmüyorsunuz. Çünkü bunlar olmasa da tok kalabiliyorsunuz, ertesi güne çıkabiliyorsunuz...

Öyle işte Blog. Akşam dışarı çıktık. Bir kafede oturduk. Aklımın bir köşesi o yoldaki ailede kaldı. Belki baktıkları sadece o aileden ibaret değildi. Belki hiç ihtiyaçları yoktu. Bilmiyorum.

Bazen öyle bir an geliyor ki neye şükredeceğimi şaşırıyorum, bazen de korku, acizlik, tükenmişlik sarıyor tüm benliğimi. Susuyorum. Zaten beni bilirsin, ben susunca tüm dünyam susuyor.

Allah onlara ve diğer tüm ihtiyaçlı göçmen misafirlerimize yardım etsin. Ve bizi o durumla sınamasın Blog.

Amin.

1 Haziran 2016 Çarşamba

Yetmez mi?

Ben sanırım kendime geç kaldım daha çok. Öyle çok şeye geç kalmış gibi hissediyorum ki bu gece yarısı, bilsen Blog... Biraz daha güneş ısıtsın içimi, biraz daha sevgi kokusu gelsin burnuma, biraz daha böyle pişse hayallerim... sanki daha mutlu olacakmışım gibi geliyor. Ama ben ne güneşi seviyorum, ne sevgiye dair ümidim var ne de kurabileceğim farklı bir hayalim var. Çünkü yoruldum aynı hayalleri kurmaktan. O yüzden sanki biraz böyle kaçırmışım gibi her şeyi. Zamanında yaşayamadığım, yaşamayı isteyip de yanlış insanların duygularına emanet olduğum için biraz pes etmişliğin, bezmişliğin, bıkmışlığın halleri var. Evet, belki sen de çoğu gibi "ya sen ne gördün ki" diyorsundur Blog. Hatta lütfen gidip bu konuda Twitter'da trend topic(!) aç, nasılsa orası muhalefet olmak için en iyi yer.

Bu akşam iyi bir şey yaptım. Minicik bir şey belki ama minik şeylerle mutlu olan ben gibi biri için anlamlı bir şey. Bilen bilir, Paypal Türkiye'deki hizmetini durdurma kararı aldı. Benim hesabımda $1,09 vardı. Onu bir yere aktaramadığımdan yakınıyordum bu sabah. Çünkü banka hesabına aktarmak için minimum $10 olması gerekiyor, ama Paypal hesabı olan başka birinin mail hesabına gönderebiliyor. Sonra gece baktım biri bir şey paylaşmış Facebook'da. Bir Ekşisözlük yazarı şöyle kampanyamsı bir şey başlatmış. Ben de bir telaşla gönderdim o kalan paramı. Aksi halde öyle kalırdı o para. Niye kalsın ki? Lösev için önemsiz bir miktar, ama benim içimdeki biriktikçe çoğalır umudu için önemli.

Bu gece bir yanım eksik gibi geliyor Blog. Arada olur bilirsin. Sonra "boş ver be Arif, bana yalnızlık yakışıyor belli ki" diyorum. Muhtemelen daha da boş verip öyle uykuya geçerim. Sonra yeni bir gün, yeni umutlar... kendini kandırma bölümü de bittiğine göre, yavaştan yazımın son'una geleyim.

Son: N'olacağız Blog? Senin durumun belli de, ben ne olacağım yani?

15 Ocak 2016 Cuma

Alevli Dondurma

Yağmur vuruyordu camıma. "Kış vakti kar beklerken bu yağmurda nereden çıktı?" diye soruyordum yastığa başımı dayamış hayal kurarak uyumaya çalışırken... Hayal kuruyordum her gece olduğu gibi. Üstelik bir haberde hayal kurarak uyumak zararlıdır! diye okuduğumu hatırlamama rağmen... "Aman olsun! Tek mutluluğum hayal kurmak! Onun için de beynimi vermeye razıyım! Yeter ki biraz olsun huzur bulduğumu hissedebileyim, başrolünde BEN olduğum..." 

Diye düşünürken uyudum yine bir gece. Birazdan yine gidip başka bir dünyanın Arif'ini hayal ederek uykuya dalarım. Kısmetse...

Önümüzdeki hafta içi Ankara'ya geçecektim Blog. Biliyorsun ki dağın başında, deli hapishanesi gibi bir durumda nefes almaya çalışıyorum. Pazartesi ve cuma günleri evdeyim adeta. Kapının önüne ismini Minnoş koyduğumuz bir kediye bakmaya gidiyorum en fazla. Haliyle "insan içine çıkmak" ifadesine ihtiyaç duyuyorum.

Sağ olsunlar, Ankara'ya gitme sebeplerimin her bir sahibi, yaprak dökümü misali çıktılar hayatımdan. Sevaptır yahu! İnsan en basitinden öyle düşünür! Bu çocuğa yazık değil mi?

Neyse... Birçok şeye olan, bunun başında sevgi geliyor, umuduma, böyle koca teneke yağın son damlasını kullanmaya çalışırmışçasına, ulaşmaya çalışıyorum. Kendime üzülüyorum. Bazen acıyorum. Boş ver diyorum ya da diğerlerinin dediği gibi "kendine bu kadar yüklenme" diyorum, ama diyorum da işte kime diyorum?

Ben gidip yatayım...

8 Ocak 2016 Cuma

Dolunay Misali

Dolunay mı var? İlacımı da erken içtim oysa. Hayırdır inşallah. Epeydir gelmeyen kasvet neden bu geceyi buldu acaba... Neyse be Blog. Boş ver.

"Tükendim çok yaraları açan
Dağılmıyor içimdeki duman
Sen istersen yanalım o zaman
Gel artık yok yüreğe dokunan."


16 Ekim 2014 Perşembe

Biz

O, ben ve diğerleri değiliz artık. Sadece "biz" var. Bir süredir bunu düşünüyorum. Okuduğum bir kitaptan etkilenip böyle düşünmeye başladım. Bir şeyleri ya da birilerini ayırmak bana bir şey kazandırmıyor; aksine daha da bölünüyorum.

Durum bu şekilde tam olarak. Çok bölündüm, çok paylaşıldım, çok ayrıldım parçalara. Adım attığım anda koşar olduğumu fark ettim bazen, bazen de geriye doğru çekildiğimi gördüm.

Şu anda 2013'un sonundan 2014'ün ortasına kadar ömrümü geçirdiğim şehrin, Diyarbakır'ın, farklı bir akşamından yazıyorum sana Blog. Burada olanları medyanın göster(-e)meyişi mi diyeyim yoksa buranın farklı bir dünya mı oluşu diyeyim... beni değişik hissettiriyor. Ama gördüğün üzere zorlamıyorum.

İnternette takip ettiğim sayfalar var askerlikle ilgili. Kafamda binbir tane şey var, ama içimde adeta duru bir göl havası hakim. Takip ettiğim sayfalardaki diğer insanların yaşadığı değişik heyecanı/paniği ben henüz yaşamıyorum. Gerçi seneler boyunca yaptığım sıkıntının/stresin haddi hesabı da yok. Sonuçta boş veriyorum biraz.

O değil de cidden kafamı toparlayamıyorum. Toparlamaya çalışıyorum, ama olmuyor. Yine bir başka kitap okuyorum bana huzur vermesi için. İşe yarar gibi duruyor, ama kafamdaki düşünce yoğunluğu çok başka bir boyutta duruyor. Bilmiyorum nasıl geçer, geçer mi ya da...

2 haftam kaldı gibi bir şey. Benden daha çok merak edenler var askerliğimin nereye çıkacağını. Ben de merak ediyorum. Ama içimdeki tek umut, olabildiğince hızlı bir şekilde uyum sağlamak. Ne kadar çabuk alışırsam o kadar iyi olacak benim için. Geride bıraktıklarım da olacak.

Acaba şu anda depresyonun daha farklı bir evresini mi yaşıyorum? Yoksa iyi mi hissediyorum? Bilmiyorum.

Bazen sadece kendi kendime konuşuyormuşum gibi hissediyorum. Bazen de çok sevildiğimi hissediyorum. Bazen birilerinin beni izlediğini düşünüyorum uzaktan; ama hepsini iyi niyetli düşünüyorum.

Haftaya da İstanbul'da takılıyor olacağım. Bodrum'dan sonra Ankara'ya git gel yapışlarım, Diyarbakır'a gelişim ve İstanbul'da da olacak olmam... kapanışı yine evde yapacağım gerçeğini değiştirmiyor. Yani... sanırım.

Beni uzaktan izleyen varsa eğer bana ulaşıp "ben seni izliyorum" dese iyi olur. Şizofreniye bağlamamı istemeyiz. Değil mi Blog?

6 Ağustos 2013 Salı

Ne var ne ÇOK?


Benim hayatıma doğabilecek güneş tamamen yukarıdaki fotoğraftaki gibi olur. Oluyor da. Ne renk ne sıcaklık ne de ışık falan. İlginç değil mi Blog?

Ev kalabalık. İki tane kız yeğen, 2 abla ve 1 enişte. Çarşamba +1. Sonra ortalık dağılıyor bayram sonunda. Sanırım kalan düşüncelerimi de alıp gideceğim.

Ve Allah'ım, tamam beni sevmiyorsun; ama lütfen, numaramı değiştirmeyeyim artık. Evet, biliyorum, Avea'nın çok pratik bir servisi var. İnternet şubesinden, 10 liraya, hem de 3 dakika içinde numara değiştirme talebi veriyorsunuz ve anında numaranız değişiyor. Ben de eski hattımı değiştirdim. Şu anki hattımı bir süre daha kullanıp, o süre zarfında yeni numarama taşınmış olurum herhalde. Sinir bozan yanı, kredi kartları, bazı hesaplar vesaire derken bir sürü yerde güncellemem gerekiyor. CV'lerim de dahil. Sanki çok işe yarıyorlarmış gibi. Bilmem kaçıncı değiştirme durumum bu, bilmiyorum; ama her sefer olduğu gibi bu sefer de son olması niyetindeyim.

Numaramı ailem dışında, iş amaçlı kullanacak olmama ne demeli? Şimdiden 1-2 arkadaşım "bana da vereceksin numaranı değil mi Arif???" moduna girdiler.

Facebook ve Twitter hesaplarımı yenilediğimden de bahsedeyim de tam melankolik bir yazı olsun. Dur hele. Çay koyayım ben, içeriz...

Ya son zamanlarda epey arkadaşımı sildim aslında. Bunaldım çünkü dayanamadım. Eylemleri destekleyen/desteklemeyen kişilerin sürekli paylaştıklarından ÖĞĞ geldi. Sonra baktım olmuyor; tümden kapattım. Yeni bir profil açtım, yeni numaramla. Taşıyacağım travel(!) bilgilerimi taşıdım eskisinden. Yine de öyle travel deyip geçmeyeyim. Bu travel'in içinde, Amerika'daki 3 eyalet, Avrupa'daki 5 ülke ve önemli şehirleri var. Neyse işte, taşıdım falan. Ne Facebook'a ne de Twitter'a ekledim kimseyi. Allah sizi inandırsın, sanırsınız yalnız yaşıyorum. Yalnızlığın anasını ağlatıyorum be!

Blog'uma ruh halimden bahsetmeyeceğimi söyledim ya hani bir önceki yazımda, ben işi abarttım, arkadaşlarımdan da saklıyorum. Do I give a f*ck??? Hell no!

İçime atıyorum her şeyi Blog. Atıyorum; ama sindiriyorum da.

Bu arada annemin, yani tüm Ramazan ayının sahur vakitlerinde olduğu gibi benim, mutfağına bir adet blender eklendi. En çok istediğim şeylerden biriydi, yeminle. Böyle bir blender olmadan mutfak olur mu yahu? Teknosa'daki Turuncu İndirim günlerinden geçenkine denk geldim ve 110 liraya güzel bir blender sahibi oldum. Öhöm, olduk yani. Bugünki fırında yaptığım, kendi tarzımla olan, patatesli tavuğum için kullandım. Maydanoz, tere otu, sarımsak, domates, kurutulmuş fesleğen, birkaç çeşit baharat ile tavuğuma bir sos hazırlamışım ki ablamgilin bile hoşuna gitti.

Bayram sonu İstanbul gözüküyor bana yine Blog. Beşiktaş'daki arkadaşıma gidip biraz dağıtmak istiyorum. Patlamış mısır yemeyi özledim onunla. Gerçi kızın sevgilisi var; ama ben eminim bana ayırır gününü. Hıh!..

Yazı'mı bitirmeden bir şarkıyla ayrılmalıyım. Bu arada geçen gece illuminati ile ilgili videolar izledim yine. Sanırım Rihanna'dan falan korkmaya başladım ben. Hatta o videoda Sertab Erener'in Eurovision'da şarkı finalinde tek göz halini almalarının birinci olmasıyla alakası olmasından bahsediyordu. Bilemiyorum. Neyse...

6 Haziran 2013 Perşembe

Kandil!

Sakinliğim hala devam ediyor Blog. Tepkisiz ve sakin halim her ne kadar hoşuma gitse de beni korkutuyor. Çünkü düşüncelerimin bir kısmı sakin değil. Sürekli geçmişi, geçmiş insanları tepkisiz bir şekilde düşünerek geçiriyorum zamanımı, bazen de geceleri...

Kandil gecesi oldu yine bak. Bu gece daha da bir geçmiş tartışması yaşadım içimde. Dua ederken kime, nasıl ve ne için dua edeceğimi bilemedim bir an. Sonra dik bir duruşla oturdum. Belki önceki gecelerde ettiğim duaların aynısını ettim; ama bu sefer daha da farklıydı isteğim. Daha çaresiz ya da son umut şeklindeydi. Neden böyle oldu Blog? Ne, neden oldu, diye soracaksın. Hangisi için desem bilemedim.

O kadar fazla "neden" sorusu var ki içimde, beynimde, kalbimde en çok. Hangi birini yöneltip cevaplandırmak istesem ben bile emin değilim artık. Manevi boyutu belki dualarda kalıyor; ama insanlara karşı olan neden sorularım neden hep havada kalıyor Blog? Bunu anlamıyorum işte.

Kandil geceleri geçmişi tartarım hep. Geçmişte yaptığım hataları tekrar yapmamak için dua ederim Allah'a. Çünkü ben insanım, çünkü ben duygularıma genelde yenik düşüyorum ve bazen aynı hataları yapabiliyorum. O yüzden güç istedim biraz bu kandilde yine. İnsanları anlamaya çalışmamak için güç istedim. Karşıma çıkıp, sevgimi sevgisiyle paylaşan ve sonra gereksizce geri sıralara koyanları anlamaya çalışmamak için güç istedim. Belki daha az yorulurum o şekilde diye, düşündüm...

Geçen koca 1 yılı düşündüm Blog. Keşkeli cümleler kurmuyorum artık. Olmuş bitmişlerin hesabını sormamaya çalışıyorum kendi içimde. Böyle daha az üzülüyorum sanırım. Ne kazandım/ne kaybettim diye düşünüyorum bu 1 yılda. Ne kattım insanlara, insanlar bana ne kattı, öbür hayat için ne yaptım, iyi bir insan olabildim mi diye düşünüyorum.

Sonra yine fark ediyorum ki beni en çok duygularım üzüyor. Aslında bu duygulara neden olan insanlar üzüyor. Kalbim kırık Blog. Zaten kırıktı aslında da, parçaları vardı elimde. Şimdi toz olmuş durumda... Üzülüyorum kalbim için. Tamir edebilsem keşke diyorum; ama elimde değil. Nasıl tamir edebilirim ki? Haklı yani, neden izin verdim ki kırılmasına? Neden insanlara güvenmek gibi bir hata yaptım ki? Hele hele sonunu bildiğim, belki en az yüz kere başkalarında gördüğüm bir yola neden çıktığımı ben de anlamıyorum. Neden sözlere kandığımı, neden gururumu hiç önemsemediğimi, neden sevince birçok şeyi boşverdiğimi ben de anlamıyorum. Anlamadığım bir de karşı tarafın düşünceleri var. Neden insan bana güvenmez ki diyorum. Neden açık olamaz, neden gizli saklı tutar birçok şeyi diyorum. Neden pes eder ki diyorum. Fazla kötümserim; ama yeri gelince kimsenin olamayacağı kadar da iyimser olabiliyorum. Kendim için olmasa bile, çoğu zaman başkaları için iyimser olabiliyorum. Hatalarımı arıyorum; ama göremiyorum sanırım bu sonuçlara itecek kadar. 1 yıl içinde yaşadığım iki ilişkinin de bitiş nedenlerini düşündüm bu gece. Belki insanların benimle oynadığını, beni kandırdığını kabul etmek istemiyorum. İnanmak istemiyorum daha çok aslında. Hak etmediğimi düşündüğüm için belki de. O yüzden mesela gurur yapmıyorum ayrılırken birinden. Hatta özellikle üstüne gidiyorum bir neden gösterebilsin diye. Ayrılma fikrini ortaya atan da ben oluyorum bunları yaparken. Yok, olmuyor yine de... Böyle çıkıp bağırasım geliyor "neden kimse düzgünce sevemiyor" diye. Sonra susuyorum, başka baharı bekliyorum.

Yine bir kandil geçti Blog. Senle birlikteyim yine. Her zamanki gibi...

24 Kasım 2012 Cumartesi

Cuma Gecesi Bieeeaatch!

Cuma gecesi...

Çok farklı geçtiği konusundaki düşüncelerimin beni benden alıyor oluşu büyük bir gerçek. Çünkü ben Taksim'de gece dışarı çıkıyorsam, güzel bir şeyler olabiliyor eğlenebileceğim şekilde. "Hatırladığım" şekilde şuraya da not düşeyim:

* Arkadaşımın eski sevgili 4x4 grubunun solisti Deniz'i gördük İstiklal Caddesinde yürürken. Sanıyorum ki saat 2'ye doğru geliyordu. O kadar çok lafı geçmişti ki bir türlü tanışmak kısmet olmamıştı. Velhasıl, caddede yürürken birini Deniz'e benzettim önce. Tabii Deniz değildi o kişi; ama 1 dakika geçmedi, pat diye Deniz geldi, arkadaşıma seslendi. Konuştular, ayaküstü tanıştık, güzel oldu. Kalbim temiz-miş dediğimi hatırlıyorum.

* 3. bardan çıktık 3 kişi yürüyoruz başka bir bara gitmek üzere İstiklal Caddesi'nde. Ben tutturdum " yaaa birileriyle tanışalım lütfeeen, çok eğlenceli olur, hem birlikte gezer, içeriz" falan. Benden gaz alan arkadaşım, karşıdan birbirine sarılarak gelen, gayet kültürlü bir çiftin yanından geçerken "ya bize de sarılsalar keşke" dedi. Ben "duyacaklar be" demeye kalmadı, adamın eşi idi sanırım, dönüp gülerek bize "siz de arkadaşınıza sarılıyorsunuz" diyerek yanımızdaki bayan arkadaşı gösterdi. Ben baş parmağı onaylarcasına kaldırarak "çok şanslısınız" derken, kadının eşi, arkadaşıma sarıldı. Ben de bayan arkadaşımla yanyana dururken "ya bize de sarılııın" dedim o kafayla, sen tut adam gülerek gel. Nasıl samimi sarıldığımı çok iyi hatırlıyorum, öyle ki adam başımı öptü ve geri döndü eşi sandığımız bayanın yanına. Ben aldığım bu pozitif enerjiyle gecemin geri kalanında kendime olan güveni tavan yapmıştım.

* Bir ara elimizde içeceklerle ara sokaklardaki barların önünden geçtik. Tektekçi diye bir yerin önünde çöreklendik. O arada önümde iki kişinin yanında bir garson elinde shot tepsisiyle satış yapıyordu. Rengarenk shotları görünce fırladım direkt. Sanki içmişçesine "şu renkli olanından alın bence güzel duruyor o" dedim. Çoçuklar aldı. İçtiler; ama suratlarında tatminsizlik ifadesini görünce "hımm olmadı değil mi? İnşallah işe yarar" dedim. İşe yarar? Sarhoş eder anlamındaydı... O çocuklardan biriyle ayaküstü muhabbet ettik. Sonra ben aynı mekanda lavaboya gittim. Ellerimi tam köpükledim yıkamak üzereyim, çeşme çalışmıyor. Çalışıyor aslında; ama meğersem alttan ayağımla basılı tutmalıymışım. Yanımdaki bayan da aynı şekilde kaldı. Sonra yanındaki çocukla ne muhabbeti kurduysalar, çocuk kıza "ben ibneyim üstüme sürebilirsin bir şey olmaz dedi" Sonra gülüştük hepimiz. Bana döndü sen de mi ibnesin deyince "evet, silebilir miyim üstünde?" derken üstüme doğru geldi gayet "başka" açıdan "tutkulu" şekilde. Tam o esnada garson girmiş ve suyu kullanma şeklini gösterdi; gülerek ellerimi yıkayıp çıktım oradan.

* Sonra kafalarımız zaten güzelken, diğer iki arkadaşımla başka bir bara gittik. Orada zaten koptuk. Ona hiç girmiyorum... Saat 4:30 gibi eve döndük, Beşiktaş'a.

Yanı, anlayacağın Blog, Cuma gecesi was BOMB! Beni en çok mutlu eden kısmı, o yoldaki gayet kültürlü ve açık çiftin sarılma olayına sıcak bakmış olmaları oldu. Ve birinin bana o şekilde sarılmasının gerçekten ihtiyacım olan şeylerden biri olduğunu daha da iyi hissettim.

İstanbul turum yavaş yavaş sona eriyor. Haftaya Ankara'ya, oradan da kim bilir nereye gideceğim. İyilikler, güzellikler bizimle olur inşallah Blog. Her ne kadar 24. yaş günüme ağlayarak soksa da beni insanlar, çok güzel bir 24 yaşayacağıma inanıyorum ben. 25'imde tavan olacağına daha çok inanıyorum.

Bir de insanlarla ilgili öyle cümlelerim var ki Blog, yazıp da seni kirletmek istemiyorum. Çünkü sen de biliyorsun ne kadar vurdumduymaz, ne kadar taklitçi ve kıskanç, ne kadar tüketmeye hevesli olduklarını...

18 Ekim 2012 Perşembe

Neden Ben'lerde Son Durum


Sabahlara kadar yazma isteği var içimde. Dışarıda yaşayamadığım her şeyi yazma arzusu var içimde. Gözlerim bozulana kadar, parmaklarım kopana kadar yazmak istiyorum. Litrelerce kahve tüketip; her türden müzikle beynimin hiçbir şeyi algılayamayacak duruma gelmesine kadar yazmak istiyorum. Beni anlayan bir kişi çıkana kadar yazmak istiyorum. Böyle deyince sonsuza kadar yazacakmışım gibi hissediyor oluşum da beni benden alıyor sevgili Blog.

Hedeflerim sürekli değişmiyor aslında. Ben mi sürekli değişiyorum? Hımm bence çevremdekiler sürekli değişiyor. Ya da dur, öyle değil. Ben daha iyi görüyorum çevremdekileri. Sahip olduğum tüm elektronik cihazların yeni özelliklerini keşfediyorum. Arkadaşlarımın normalde görmek istemediğim yanlarını görüyorum. Üzüntü ve sevinç arasında gidip geliyorum. Sessizce izlediğim durumlar da oluyor. Sinirlendiğimdeki ses tonumu kontrol ettiğim durumlar da oluyor. Gülüp geçtiğim durumların olmayışına kızıyorum biraz şu sıralar. “S*ktir et ya” diyemeyişlerim bazen beni de üzmüyor değil.

Önümde 1000’er sayfalık 2 adet kitap var. Ve 24 gün var. Başarı oranımın nasıl olduğu konusunda belki de kendimi sınayabileceğim en güzel 24 gün belki de bu. Hiçbir şey olmamışçasına böyle duruşlarım beni bile şaşırtmıyor değil.

2. iş görüşmemi de geçirdim Blog. Aslında ikinci iş görüşmemdeki iş için çok verimli olabildiğime inanıyordum; ama velhasıl “hayatta ne yapmaktan çok hoşlanırsın?” gibi bir soru yerine “metin yazarlığı konusundaki isteklerini bana hissettirebilir misin?” gibi bir soru sorulsaydı; daha anlaşılabilir bir “iş görüşmesi” geçirebilirdim. Zira kimseye “senin büyük bir acı yaşadığını görüyorum ben” gibi bir şey söylemek yerine başka türlü yaklaşabilirdi insanlar. Kelimeleri or*spu yapmaktansa onlara 13 yaşında olan ve kraliçelik tahtına hazırlanmakta olan bir leydi olarak yaklaşma taraftarı olmuşumdur hep. En değerli kavramlarımdan biri olarak gördüğüm şu kelimelere daha fazla değer veriyorum binlerce insandan. Yine de “boşver” diyebilecek kadar takmadığımı düşünüyorum.

Eski sevgiliye mesaj atma konusunda üstüme yoktur Blog. Eski sevgili verilen mesajı anlamadığı sürece yine yapacak bir şeyimin olmadığını görmekte de üstüme yoktur Blog. Zira cidden artık yapabileceğim her şeyi yaptığımı düşünerek sahneden ayrılıyorum.

İsveç ya. Sen ne güzel ülkesin öyle. Deniz kenarında soğuk bir hava. Yazları boğmayan bir nem. Sen ey güzel ülke, beni de alsana içine? Beni burada kimse anlamıyor. Ne ailem ne de iş görüşmesi sonucu bana iyi ve kötü gerçek hallerini gösteren arkadaşlarım.  “Çeken bilir” türünden birkaç derdim var. O dertlerime derman olur musun? Hadi bana bir güzellik yap. Lütfen.

Kahvem bitmiş Blog. Yenisini yapmak istemiyorum. Ya da yapabilirim bilmiyorum; ama yazımı sonlandırmak istiyorum. Üzgünüm. Ve üzgünüm kanserli birinin hikayesini paylaştığım için üzgünüm. Bütün derdimi dinlediğin için üzgünüm. Beni sorgusuz/sualsiz sevdiğin için üzgünüm… 

Buyrun hikayemize:


~~~~~*~~~~~~*~~~~~~*~~~~~~*~~~~~~*~~~~~~~

Kimsenin, kanser olduğunu bilmesini istemediği, birinin hikâyesini anlatacağım. Aslında o da bilmek istemezdi… Kim derdi ki bir kan tahlilinin o safhaya getireceğini işleri? Sessizce doktorun gözlerinin içine bakıyordu anlamsızca ve çaresizce. Kanser olduğunu öğrendiğinde öyle filmlerdeki gibi hayatı bir film şeridi gibi geçmemişti önünden. Sadece büyük bir boşluk vardı kafasının içinde. O sürekli dert yandığı kalbinde büyük bir sessizlik vardı. Sadece ağzını açabildi bir iki kelime söyleyebilmek umuduyla. Gözlerini bile kırpmıyordu. Doktorun “iyi misiniz beyefendi?” diye sorduğunu duyar gibiydi. Sonrasını hatırlamıyordu bile… Aynı kutup sessizliğinde hastaneden ayrılmış; cebinde ne kadar parası olduğunu bilmeden ilk bekleyen taksiyle eve gitmişti. Kapıyı çaldığında, annesi vardı karşısında. Ablasında geçirdiği zamanları anımsadı bir anda. Saçma sapan oradan oraya koşuşturmalarını hatırladı. Eve girdiğinde duş alma bahanesiyle banyoya gitmişti. Suyun altında ne kadar süre boyunca ellerine anlamsızca baktığını hatırlamıyordu bile.  “Yok olup gidiyorum “ diye düşünüyordu belki de. Kim derdi ki bir gün onca yaşanan şeyden sonra sonucun basit bir kanserli hücreyle kapısını çalacağını o fotoğraflarda gülümseyen kişinin…

Bir süre kendine acıdı. Üzüldü, ağladı. Sonra sustu. Belki de bundan sonraki rolü sessiz kalmak olacaktı hayatına devam ederken. Pislik bir dünyanın içinde minicik bir sevgi umuduna bile sahip çıkabilen bir kişi nasıl bir anda nefes almanın bile değersiz hale geldiğini hissedebilirdi ki derinden. Nasıl yatabilirdi geceleri artık? Yine eski sevgilisiyle bir yerde tekrar bir araya gelme hayallerini kurabilir miydi? Sabahları kalktığında tekrar diyete başlayıp; akşamları bulduğu tüm abur cubur şeyleri yiyebilir miydi? Aynı heyecanla bekleyebilir miydi her hafta etkileyici bir finalle biten Amerikan dizilerini? Şimdi ne yapacaktı?

Cevap veremiyordu artık hiçbir soruya; ama çok iyi bir yanını keşfetmişti: Çok iyi rol yapıyordu. Hiçbir şey olmamışçasına gülücükler atıyordu etrafına. Arkadaşlarıyla buluşuyor, aşkın bulunması zor bir şey olduğuna inandığını düşündürüyordu arkadaşlarına. Hayatla boğuşmaya çalışıyormuş gibi gösteriyordu kendini. Para kazanmak için oraya buraya iş görüşmesi diye koşuşturuyordu.  Kimse bilmiyordu kanser olduğunu. Kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. Bir derdi vardı; ama anlayamıyordu kimse. Kendi yazdığı senaryoyu oynuyordu. Her şeyini anlayabilecek tek kişi olan annesi bile fark etmiyordu içinde olup bitenleri.
Henüz ileri seviyelere geçmemişti hastalığı. Doktor ona başka bir doktora da görüşmesini söylemişti; ama belki yeni bir tedavi yöntemi vardır ümidiyle. Çünkü çoktan tanısı koyulmuştu kanser olduğunun. O sadece ailesine ve çevresine daha fazla rahatsızlık vermemek için sessiz kalmaya çalışıyordu. Her şeyin gelip geçici olduğunu söyleyen kişilerin sesleri yankılanıyordu beyninde. “Ne kadar da haklıymışlar, keşke hiçbir şeye üzülmeseymişim; keşke şimdiki gibi rol yapsaymışım; keşke geçen onca yılımı daha dolu yaşasaymışım” diye düşünürdü geceleri yatağına yatmadan önce.

Geçmişteki anıları onu şimdi de yalnız bırakmıyordu. En büyük destekçisiydi belli ki. Yaşadığı ilişkiler, hayatına girmiş insanlar, kurduğu diyaloglar, gezip gördüğü yerler… hepsi ölüm korkusunu bastırmak istermişçesine aklının bir köşesinde, düşüncelerini rahatlatmak için uygun anı kolluyordu. Yine de ağlayamıyordu. Hiçbir şey onu ağlatmıyordu artık. Öğrendiği zamandan iki ay geçmesine rağmen bir kez olsun oturup saatlerce ağlamamıştı. Oysaki bir filmde aynı rolü yaşayan birini izlese yapacağı ilk şey ağlamak olurdu; ama kendi için bunu yapamıyordu. Sadece sessizce bekliyordu. Zamanı kolluyordu. Acaba ne zaman hastalığı onu yatağa düşürecek diye bekliyordu. O zaman anlaşılırdı her şey. Bir anda herkesin etrafında olduğu, herkesin yardım etmeye çalıştığı, üzüldüğü, ağladığı, sabahlara kadar dua ettiği zamanlar başlardı. O bunu istemiyordu. Kimsenin kendisi için daha fazla zarara girmesini istemiyordu. Bugüne kadar zaten insanları yorduğunu düşünüyordu. Bundan sonrası için sadece huzur istiyordu kendisi ve çevresindekiler için… Ettiği tek dua, olabildiğince ölüme yakın bir zamanda anlaşılmasıydı kanser olduğunun. Tedavinin sadece ömrünü 1-2 sene uzatacağını öğrenmesinden itibaren dilediği tek şey bu olmuştu…

Zaman onun için daha hızlı geçiyordu artık. Hiçbir şey onun içinde sönen ışığı tekrar aydınlatamıyordu. O da farkındaydı artık bir sona yaklaştığının. Şimdilerde yine aynı sessizlikle Azrail’in gelmesini bekliyordu. Hiçbir kimseye, hiçbir umuda tutunamıyordu. Kimseyle paylaşamıyordu hastalığını. O da biliyordu sihirli bir değneğe kimsenin sahip olmadığını. Bekliyordu. Neden seçilmiş kişinin o olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir gün ondan da vazgeçene kadar…

~~~~~*~~~~~~*~~~~~~*~~~~~~*~~~~~~*~~~~~~~

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Yağmurumsu Düşler

Yağmur yağdıkça daha da çok depresifleşiyorum sanırım. Böyle günlerim çamur gibi geçiyor sanki. Çözmeye çalıştığım gelecek planlarım için daha da kötümser hala geliyorum. Bu da etrafımdakilere yansıyor. Haliyle geleceğimdeki kimseler için pek farklı bir ışık gibi gözükmeyebiliyorum. Yine de içimde bir umut var. Zaten bitmeyen birkaç olgudan birisi bu "umut" diye tanımladığım şey...

Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Alışveriş yapmalıyım mesela, birkaç tane t-shirt alsam iyi olur diye düşünüyorum. Yalnız, ne zaman mağazalara girsem, tüm isteğim kaçıyor, hiçbir şeyi beğenemiyorum ve bir şey almadan çıkıyorum. Kitap okumayı istiyorum mesela. Elime alıyorum kitabımı, bir iki sayfa okuyorum sonra sıkılıp, geri bırakıyorum kitabı.

Sürekli dışarıda yemek yemek istiyorum. Fastfood tüketmek istiyorum deli gibi. Çünkü -kısa süreli de olsa- yemek yemek beni çok mutlu ediyor. Spor yapmak da gelmiyor içimden. Büyük bir isteksizlik var. Boşvermişlik değil; ama garip bir isteksizlik var. Zamanla geçeceğini düşünüp, üstüne gitmemeye çalışıyorum bu ruh halimin.

Ben mutlu olur muyum sence Blog? Hani gidişatımı biliyorsun son dört yıldır, beni anlasan anlasan bir sen anlarsın. Sence böyle kalıcı bir mutluluk görebiliyor musun geleceğimde? Hak ettiğimi biliyorum; ama hani tamamen mutlu olabilir miyim dersin? Ben pek emin değilim de artık.

Beni sevdiğini kulağıma fısıldayabilir misin,
Beni istediğini, bensiz yapamayacağını?..
Kendimi sana emanet etsem, sahip çıkabilir misin?
Eksik parçasını bulabilir misin senelerdir eksik kalmış kalbimin?
"Ben" olabilir misin çok istesem?
Peki beni benden çok sevebilir misin?..

1 Mart 2012 Perşembe

Kusarım bazen ben!

Ah, eski yazılarıma baktığım bir geceden yazıyorum şu anda bu yazımı. Eskiden sürekli program yapmaya çalışırdım şu anda yapmaya çalıştığım gibi. Bir türlü de başaramazdım. Çünkü ya evdeki hesaba uygun çarşı alışverişi yapmazdım ya da benzeri bir nedenden dolayı yarım kalırdı planlarım.

Şu yazımı okudum az önce. Çok iyi hatırlıyorum bir süre Proje adı altında bazı iyileştirme çalışmaları yapıyordum ruhsal ve beden disiplinim için. Şu anda iki anlamda da kendimi iyi noktalara getirdiğimi düşünmekteyim; ama görüyorum ki aldığım planlar hep uzun vadede sonuçlanıyor. O yüzden dikkat etmeye çalışacağım yeni bir konu olacak şu andan itibaren: Kısa vadede gerçekleşebilen hedefleri belirmek.

Hayat İstanbul taraflarında daha bir farklı geçiyor kesinlikle. Günler dolu ve daha hızlı geçiyor benim için. Buluşmayı bekleyen bir arkadaş listem, ailem ve ben varız. Hangilerine sıra getirebileceğim konusunda kararsız bir haldeyim; ama hepsiyle buluşup öyle okuluma dönmeyi istiyorum. Cuma günü başlıyorum galiba bu işleme. Bakalım İstiklal Caddesi bıraktığım gibi mi. Umarım beni tanır, zira 11 kg verdim.

Son 1 saattir şu şarkı aklımda ve playlistimde olsa da sevgilimin olmayışı beni derinden etkilemekte:

23 Ocak 2012 Pazartesi

Anlamlaştıramamak

"İçimde buruk bir özlem var sana karşı. Bu durum ne ileri götürüyor beni ne de geriye. Sanki o günler geçirmem gereken daha fazla dakika varmış gibi seninle. İçimde garip bir istek var sana karşı. Ne senin engellerin ne de benimkiler müsaade veriyor gibi. Bütün her şeyi boşverip yaşamakla; hayatın her bir ayrıntısına karışmak gibi seninle ilgili düşünceler. İçimde büyük bir yer var sana ait. Ne hoşgeldin diyebiliyorum ne de gelmeni bekleyebiliyorum..."


"Bilemezsin çocuk ne yangınlar var içimde. Ne yıkık binalar ne ayrı kalpler var zihnimde. Hani az biraz ışık tutsan dünyama yine de göremezsin hislerimdeki derinliği. Hani az biraz pencereyi aralasan, dünyaların havası girse odalarıma, yine de geçmez bendeki boğulma telaşı. İyisi mi sen ne ışıkları yak ne de pencereye dokun. Sen iyisi mi beni bırak kendi yalnızlığımla kapışayım. Belki hayat bize kendi kendimize savaşma fırsatı verir..."

Finaller geçti. Birkaç ufak meselem de geçti; ama yenileri geldi. Güzel şeyler de oldu; ama nasıl yorumlayacağımı bilmiyorum hiçbir şeyi.

Okuduğum bölümü isteyerek okumadığımı belirtmek isterim. Sonradan hoşuma giden yanları oldu tabii; ama birçok alanında alakam olmadığını gördüm. Bitirmeye yakın farketmiş değilim aslında bu durumu. Neye ne kadar ses çıkarabildiğimi tartışıyorum şu anda, zamanında tercihlerimi yaparken ailemin üstümdeki etkilerini tartışıyorum, ülkemizdeki yaşam şartlarının onların üstündeki etkilerini tartışıyorum. Böyle bir bölümün okunmaması gerektiğini bana söyleyebilecek olmasına rağmen, söylememesine şaşırdığım insanları tartışıyorum. Susuyorum yine de. Okumam gerekiyormuş demek ki, burada olmalıymışım demek ki, bu evrelerden geçmem gerekiyormuş demek ki, deyip susuyorum. Tek duam şu sıralar, final sınavlarımı başarıyla geçmiş olmam. Sanırım önümüzdeki 1 hafta içinde belli olacak bu durum. Staj yeri ayarlayıp Isparta'dan uzaklaşmak yararıma olacak galiba...

Aklım çok karışık Blog. Ailemin saçma ve haklı baskıları da cabası oluyor. Ekonomik anlamda dibe vurmuş durumdayım zaten. Ailemin de gelen desteğinin azalacağını düşünüyorum. Çok harcayan biri değilim. Ne dışarıda yemek yerim, ne sigara içerim, ne alkolum var, ne de benzin alacak bir arabam; ama gidiyor işte. Çözmüş değilim. Elimdeki şeyleri satıp, nakite çevirip kredi kartı borçlarımı azaltmak istiyorum; ama ne kadar etkili olur bilmiyorum. Hepsini geçtim, benim ailemle ciddi bir iletişim problemim var. Şu anda yani cidden hiçbir şey istemiyorum hiçbirinden, o moda girdim gireceğim az kaldı. Zaten diyorum ben kendime, şu diplomayı alıp, kısmetse fazla günaha batmadan hakkın rahmetine kavuşayım ben. İş bulup çalışmam bekleniyor. Sanki ortalıkta iş dağıtıyorlarmışçasına ya da her mühendisi işe alıyorlarmış gibisinden davranılıyor evden bana. Özellikle ablamgil. Ve tabi onlarla konuşan annem ve babam. Şu zamanları da geçireceğim bir gün elbette.

Etrafımda arkadaşlarım ve benimle ilgilenen insanlar olmasına rağmen feci halde yalnızlık çekiyorum uzunca bir süredir. Bir şeylerin eksiliğinin dibe vurmuşluğunu yaşıyorum. Ve ısrarla hayatıma müdahale ediyor bu düşünceler, karışıklıklar, sıkıntılar, stresler...

Yanlış bir kişilikte ve yanlış bir dünyada doğmuşum ben. Söylemek istediğim yığınla şeyden biri bu sanırım. Kötü şeyleri kafamdan uzak tutmak istiyorum; ama elimde değil. Birilerinin benimle olmasını isterdim. O zaman belki hıçkırarak ağlamalarımı susturabilirdim başımı göğsüne yaslayarak. Tek istediğim bu şu an...

Çok yoruldum insanların beni anlamamasından. En başta da en anlaması gerekenlerin anlamamasından.

3 Kasım 2011 Perşembe

Konuşmak?

Tam bir ay oldu Dukan diyetine başlayalı. Hani nasıl desem de nazarı almasam üstüme diye düşündüm de birden diyeyim diyorum, yaklaşık yedi kilo verdim bu bir ay içinde. Resmi kayıtlı hedefime çoktan ulaştım; ama yetmiş kilo olmak istiyorum. İşin güzel yanı ise tam otuz gündür stressiz, mutlu bir şekilde yaşamaktayım. Hatta eskiden sahip olduğum bazı rahatsızlıklarım da yok bu süre zarfında. Yani diyet tam anlamıyla güzel, hayat güzel, sağlığım güzel, ben de güzeliiiim! Geçen gün Mavi Jeans'den pantolon almadım tabiki henüz, çünkü 32 olan bedenimin artık 31 olduğunu düşünüyorum ve 30 olacağından eminim o yüzden de 70 e düşmeyi bekliyorum pantolon almak için. Yine de Mavi Jeans'e gittiğimi belirtip oradan 120 TL'ye harika bir kazak-sweatshirt tipinde bir şey aldığımı ve aldığım şeyin MEDİUM olduğunu belirtmek istiyorum. Eskiden LARGE giyerdim; hatta geçen günlerde arkadaşım sayesinde epey bir kıyafetimi Van için gönderdim. Dolabım epey boş kaldı. Sonuç olarak sadece rakamlarla değil her anlamda sağlıklı bir bünyeye sahibim...

Şu sıralar hayat durağan gibi geçiyor. Hani Kasım'da aşk başkadır ya, ben öyle güzel yalan görmedim. Daha iyileri de vardır gerçi eminim; ama Kasım'da başka olabilecek bir aşkın mevcudiyeti yok henüz. Eskiden bu durum beni epeyce rahatsız ederdi, yani yalnız olmak. Hani vazgeçmişlik mi denir, umutsuzluk mu denir, ertelemek mi denir yoksa tamamen o konuyu boşvermişlik mi denir, bilemem; ama eksikliğinin depresifliğini yaşamıyorum bir süredir. Mutluyum bu konuda. Beklentilere girmiyorum mesela, umutlanmıyorum, hayaller içinde yüzmüyorum... Güzel bir durum eskiye nazaran.

Geçen günlerde arkadaşımla kan tahlili yaptırmak istedik. Çünkü o arkadaşım da Dukan diyetine başladı. Gerçi benim geçmişim daha önceye dayanıyor. Ve kanımın biyokimya değerleri sonucunda gayet sağlıklı olduğumu söyleyen doktora teşekkür edip, 1-2 ay sonra tekrar görüşmek üzere deyip içimden oradan ayrıldım. Diyet fena gitmiyor. Aksine eğleniyorum da. Bir çok kez ufak kaçamaklarım da olmuyor değil. O halimle bile ya kilomu koruyabiliyorum ya da kilo vermeye devam edebiliyorum. Sağlığım süper yani, çok şükür. Nazarlar uzak durun!

Vize haftası bayramdan sonraya yerleşmiş durumda. Cuma gününde de Ankara'da olacağım diye umutlanıyorum. Kısmet tabii bu işler. Bayramı ailemle geçireceğim. Bakalım diyetimi nasıl iradelendireceğim. Yapabilirim diye umuyorum. Hani kilo verme kısmını geçtim de aynı kiloda kalmaya çalışacağım. Yapabilirsem eğer.


Bir süre güneşli geçti hayatı. Daha sonra ne yapacağını bilmeden, tadını çıkarmaya çalışıyordu hayatın. Biraz soğuk gibiydi hava o zamanlar. Üşütüp hasta olmaya bile ihtimal vermiyordu hayatı için. Çünkü saçma şeylerden dolayı kaybetmek istemiyordu bir saniyesini bile... Mutlu olmalıydı. Yine gözlerinin içi parlamalıydı. Yine aradığı aşkı bulmalıydı...

3 Ocak 2011 Pazartesi

Bir mum isigi

Diyebildigim tek bir sey var, elde etmek icin bekledigim ve hayalini kurdugum tek bir dusunce var, hayatim icin tek bir cozum, yuzlesmek istedigim tek gercek: Tek ihtiyacim olan, O*'nun sevgisi**

*O'nun yerine; sevgili, yaratan, arkadas, dost, aile... vb. seyler koyulabilir. Benim aklimda bir tek sey var sanirim. Sorun benim O'nla yasayabilip yasayamayacagima karar vermemle alakali. Ya da sacmaliyorum.

** The Beatles  - All you need is love

dipnot: Telefon numarami degistirmeye karar verdim, bazi nedenlerden dolayi.

21 Eylül 2010 Salı

Nerelerdesin beni yalniz birakan "sen"

Cumartesi aksami Isparta'ya geldim. Yeni evimle ilgili korkularimin gectigini gordum, bir kisminin en azindan. Simdilik evle ilgili durum fena degil gibi.

Bugun okula gittim. Ders saatleriyle ilgili sorunum var ve bu benim moralimi bozuyor; cunku bir donemimin uzamasina neden olabilecek ciddiyette.

1-2 gundur moralim bozuk. Sebebini hem biliyorum hem de bilmiyorum. Nasil oluyor, hic sormayin. Takilmamaya calisiyorum pek. Eskisi gibi sinirlenmiyorum bir cok seye. Hissetmiyorum artik cogu seyi yaparken, hicbir seyde... Hani nasil derler, vucudum ve duygularim bir makine gibi adeta ve ben o makinenin fiziksel anlamda omrunu uzatacak seyleri yapmaya calisiyorum. Mesela birini sevmemeye calisiyorum, umutlanmamaya calisiyorum; diger yandan saglikli olmaya calisiyorum. Baska bir deyisle, ruhuma hic dokunmuyorum.

Hayat ne garip, sozunu cok kullanir oldum su siralar. Bazen diyorum; ne zorun var Arif, neden insanlara yuk oluyorsun ki, neden kendine yuk oluyorsun ki? Yapman gereken tek sey bu cektigin aciya kolay ve acisiz bir sekilde son vermek, o kadar... Ailen uzulur arkandan; ama bundan sonra yuk olmamis olursun onlara en azindan.

Ah sakin bana sagliksiz dusundugumu soylemeyin. Sizin hayatiniz iyi olabilir; hatta eminim "sizin de kendinizce dertleriniz vardir ve bu hayatta onlarla savasiyorsunuzdur".. Bu sozleri dusunmeden, bu sayfadan ayrilin bence; cunku benim yasadiklarimi kimse bilmiyor, hissettiklerimi ya da daha acik sekliyle bu dusuncelere bulasmama neden olan seyleri. Sormasin da kimse.

Kimseyi ilgilendirmiyor benim icimdekiler. Ve beni yalniz birakin. Kalabalik halinizi de alip gidin.

Bir ara kuzenimden esyalarimi almam lazim, sonra bilet almam lazim, Istanbul'a gecmem lazim. Yapmam gereken seyler var.

En buyuk dilegim, hicbir sey dusunmeden yasayabilecegim bir yere gitmek. Hani kimse karismasin. Sadece uzak dursun butun insanliga ait seyler.

~~~~~~~~~~~`****~~~~~~~~~~~

Simdi paylasacagim sarki, benim hayatimda ilk kez bir Ingilizce sarki dinleyip, sozlerini cikarmami saglamis bulunuyor. Belki yanlislarim vardir. Kontrol edemedim; cunku internette bulamadim sozlerini. Buyrun sarki ve sozleri: Alex Cornish - Don't Hold Me Back

 
 By the way if there is one thing you can do, hear me now
hear me now, now...

I have learned that this song falls down on you, hear me now
hear me now, now...

cause we're breaking it down, we got time to kill

So don't talk me through it
I understand it
When everything is done
Don't hold me back

I'm always waiting
But you don't know it
When everything is done
Don't hold me back
Don't hold me back
Don't hold me back

By the way if there is one thing left to try, hear me now
hear me now, now...

You have learned that I can see there in your eyes, hear me now
hear me now, now...

cause we're breaking it down, we got time to kill

So don't talk me through it
I understand it
When everything is done
Don't hold me back

I'm always waiting
But you don't know it
When everything is done
Don't hold me back
Don't hold me back
Don't hold me back

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Bulunamayan cevap: Sessizlik

Susuyorum bundan sonra. Tepkisiz kalmaliyim olaylara ben. Yoruldum surekli fikirlerimi sunmaktan, kendimi anlatmaya calismaktan... Birakiyorum insanlar anlasin diye; ama olmuyor demek ki kimse ya anlamiyor ya da anlamiyor gibi davraniyor. Anlayanlar neden sessiz kalmayi tercih ediyor peki?

Ustelik iliskilerime yorum yapanlara ne demeli? Haklilar belki bir kismi; ama gereksiz yorumlarla kafam allak bullak oluyor yeteri kadar. Cozumu belli; ama lanet mesafelere kadar yolu var...

Bekle Arif sen. Alistin beklemelere ne de olsa. Bekle...

13 Mart 2010 Cumartesi

Ben ozumden vazgecmem...

Agliyorum yine. Biliyorum sasirilacak bir sey degil bu benim icin. Sasirilmasi gereken kisim su ki o da yine birini sevdim ben. Evet ne kadar Amerika'daki durumdan ders almis olmam gerekse de Litvanya'da da ayni ben yasadigi icin su vakitler, ayni durumlardan dert yanma olasiligim %100 oluyor.

Nasil becerdim, nasil tanistim, neler hissettim de boyle oldum anlamiyorum. Ben ki oncekilerden ders alip; hatta ustune koca 6-7 ayimi ziyan edip; alttan 6 tane ders birakmami da bahane edip; bu sevme-sevilme durumlarindan sonsuz uzakliga firlamis olmam gerekirdi. Tam kendimi duzeltim, derken, bu seyi yasadim 2 hafta icinde. Ve su anda aglayip da acilmis bir halim var. Ve goruyorsunuz ki yine bloguma dondum. Zaten boyle durumlarda bir Allah bir de blogum yanimda. Baska kimse degil... 

1 aydir Vilnius'dayim. Ve hala daha alismaya calisir bir vaziyetteyim. Diger avrupa ulkelerinin herhangi birinde bulunmadigim icin kiyaslama yapamiyorum; ama burasi icin Avrupa'yi yansitir bir tarafinin olmadigini soyluyorlar genelde. Konustugum Litvanyalilar da benzer dusuncedeler. Yine de mutlu Erasmus anlarim, Turkiye'yi ve Turklukle ilgili her seyi ozleme durumlarim en yuksek seviyede. Eglence, yeni seyler ogrenme, diger ulkelerden insanlarla konusma, ders de var icinde, her seyi yasiyorum burada. Dert yapmak icin tek sey, maddi anlamda sorun yasiyor olmaniz olur. Baska bir sey degil...

Sunu anladim: Turkler kadar anlamli bakan, anlamli konusan, duygusal ve icten, degerlerine ve hislerine bagli, hic bir millet yok! Bunu Amerika'da ve Avrupa'nin bir kosesinde bulunan ve insanlariyla ic ice gelmis biri olarak soyluyorum... Ne Turkle ne de Turksuz gibi bir durum mevcut bende. Bu gecirdigim her bir dakikada, Turk ve Musluman oldugum icin kendimle gurur duyuyorum ve ayni zamanda da mutlu oluyorum bu histen dolayi... Bir yandan Litvanyalilarin soguklugu, Fransizlarin kendini begenmisligi, Polonyali ve Ceklilerin fesat bakislari; diger yandan Portekizlilerin hayati bira bardaginda gecirme hayalleri... beni milletimden ve kulturumden gurur duymami sagliyor. Harika bir kulturumuz var! Ve emin olun, Avrupa cokmus durumda, her anlamda. Ve Turkiye'nin ayni sonu yasamasini istemiyorum. Insallah yozlasmayiz onlar gibi...

Kendime asigim ve bir o kadar da nefret ediyorum kendimden! Plan yapip onlara uyamayisimdan, her seyi kafaya takip; ince ayrintisina kadar dusunuyor olmamdan, her anlamda bireysel yasamaya calisma arzumdan... vb bazi huylarimdan nefret ediyorum. Ve ben duzeltmeye calistikca her sey daha da zitlasiyor! Bu da ayri bir mesele... Turkiye'ye dondugumde yapacagim ilk seylerden biri psikolojik destek almak olacak. Bir tek bu kaldi yapmadigim cunku...

Yazmayi seviyorum. Kendimi kelimelerle anlatmaya bayiliyorum adeta. Beni mutlu ettigi icin sanirim...

Dipnot: Ben hala sevilecek ve cok degerli seyleri paylasilabilecek kadar iyi bir kisi olarak goruyorum kendimi. Bu inancimi kaybettigim an biterim ben. Ama cok mutluyum ki hala ilk gunki kadar buna inaniyorum. Ve benimle ilgili butun guzel seylere ragmen; bana katlanamayip benden kolayca vazgecenlere sesleniyorum: Y'all are just a loser, sorry...

15 Ocak 2010 Cuma

Biyolojik Saat

Herkesin vardir biyolojik saati. Vardir; cunku insaniz. Insaniz; cunku bize bu dunyada insan olmak gibi bir gorev verilmis. Zor bir gorev gibi gozukse de aslinda degil... Insan olmayi basarabilmekte mesele sanirim. Yoksa hic bir sey yapmadan da insan insan sifatini hakedebilir...

Biyolojik saatten kastim sudur: herkesin belli zamanlarda aciga cikan duygulari vardir, tabii yasamlarina gore. Mesela bazi insanlar her sabah kalktiginda asiri bir gergin ve agresif olurlar. Bazi insanlar ise top atsan yaninda, "ah bir seyin yok ya?" moduna girebilecek kadar uysal olarak gune baslar... Bazi insanlar haftasonlari normal hallerinden cok farkli olurlar. Normalde yapmadiklari seyleri yapmak isterler. Oyle ki yapmak istedikleri seylerle o insanlari eslestiremezsiniz... Bazi insanlar bir hata yaptiklarinda ya da keske diyecek durumlara geldiklerinde, akillarina eskiden yasadiklari ve normalde hic dusunmeyecekleri seyler gelir bir anda.

Cok mutluyum su anda mesela; cunku artik insanlari anlamaya calismiyorum. Ve bunu Amerika'dan dondugumden beri yapmiyorum. Belki de bu yuzden 3-4 aylik kendimden koptum. Zaten deger vermedigim insanlik kavramina daha da uzak kaldim bu sekilde. Deger vermiyorum; cunku ben insan degilim. Uzgunum, insanim ben de diyebilen, her halti isleyip; sonra benimle ayni kulvarda yarisan, kendilerini insan yerine koyan kimselerle kendimi bir tutamam...

Benim de var bir biyolojik saatim elbette. Mesela ben de yalniz kaldigimi iliklerime kadar hissettigimde, gecmisime soyle bir goz gezdirir, hayatima kimlerin girdigini ya da girmeye calistiklarini, ya da sokmaya calistiklarimi hatirlarim. O zaman baslarim, keske soyle olsaydi diye. O vakit, benim bittigim ani gosterir; cunku keske diye basliyorsam boyle bir konuda, bunun nedeni, icimde soylemek istedigim ama firsat bulup da soyleyemedigim seyler olmasindan dolayidir.

Su anda biyolojik saatimi yasiyorum. Ve bunu bana yasatan insanlara ne denmesi gerektigi konusunda hic bir bilgim yok. Yapmayin insanlar bunu bana. Yaziktir, gercekten. Gururlarinizla gelmeyin ki uzulen taraf tek kisiyle sinirli kalmasin istenmeyen durumlarda. Yarin bir gun disarida yasamayi nasip ederse Allah, bunu nasil yabanci insanlardan beklerim, o da aklimda ayri bir dusunce olusturuyor. Amerikalilarda olmadigi kesin. Avrupa? Himm. En iyisi ben Hindistan'a gideyim...

Ya da beni Turkiye'de tutan bir sey olsun. Ne olur?