Hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2017 Pazar

Neredesin Sonbahar?

Neredeyse eylül bitecek. Havalar bir ara ağustosta soğuktu resmen, peki şu anda neden cehennem gibi sıcak? Üstelik akşam saatleri olmasına rağmen. Çöl sıcakları diye bir şeydir gidiyor geliyor. Sanırım buraları çöle çevirmeden, temelli gitmeyecek... 💦

Geçen hafta yeni iPhone'lar tanıtıldı. iPhone X iyi güzel de, iPhone 8 çıkarmaya ne gerek vardı diye düşünmedim değil. Şimdi tasarım olarak farklı deyip muhtemelen 300-400 TL farktan dolayı iPhone X'e yanaşmayacak mı insanlar? Muhtemelen iPhone 9, iPhone X tasarımıyla devam edecek. Ben alacak olsaydım iPhone X alırdım. Face ID mi barnak izi mi diye düşünürdüm tabii. Sonra ekran özelliklerini baz alıp iPhone X'e giderdim. Super Retina denen şey var sonuçta. 😋 O değil de, benim ayfoncuğum artık güncelleme alamayacak, ama şu haliyle bile çatır çatır çalışıyor. Zira iPhone 4S zamanında güncelleme almayı kestiğindeki halini görmüştüm. Onu yaşamıyorum çok şükür. Şimdilik böyle güzeliz biz. 💖 Zaten telefonu neredeyse hiç kullanmıyorum. Ne sevgili ne de sürekli iletişimdeki arkadaşlar(!) var. Biliyorsun öyle merhaba/merhaba deyip telefonlaşan biri değilim Blog. 💩

Ben yine diyete başladım Allah seni inandırsın. Bu sefer artık bozamayacağım hale geldim çünkü. Şimdilik güzel gidiyor. Pek zorlanacağımı da zannetmiyorum. Çünkü yemek yemekten bile sıkıldım. Durumlar çok ciddi.

Cuma günü termal devremülkümüze gidiyoruz Blog. Her ne kadar ben termal yanını çok kullanmakla ilgilenmesem de, temiz hava, faydalı su ve kafa dinleme şeklinde maksimum çıkarım sağlamayı hedefliyorum iki hafta boyunca. Sarot Termal Vadi çok eğlenceli olmasa da, işte... 😐

Korkuyorum artık. Her şeyin böyle devam edeceğinden, bir anda gözümün dönüp her şeyden vazgeçeceğimden... tamamen pes edeceğimden. Umudumun tamamen tükenmesinden korkuyorum yaşama dair. Geçen gün hastanede birini görmüştüm. Çok etkilendim ondan. Halime şükretmeye utandım. Allah yardımcısı olsun diye dua ettim. Benden daha gençti, ben belki evden çıkamazdım onun yaşadığını yaşasaydım. O herkesin garip bakışlarına rağmen kendi işini yapmak için oradaydı. Bilmiyorum. Allah ona kolaylık versin her işinde...

Bana da yardım etsin...
Eder mi sence Blog?
Senelerdir bekliyorum çünkü.

8 Haziran 2017 Perşembe

Nereye Gidiyorlar?

The photo of art has been taken
from Marek Petras' collection.
For more visit: instagram.com/artofmarek
Nefret ettiğim birinin askere gittiğini öğrendim az önce Blog. Allah'a her aklıma geldiğinde beddua ettiğim 1-2 kişiden biri. Onun yüzünden böyleyim biraz da, çok da konuşmak istemiyorum, ama ben ne kadar rahat yaptıysam askerliğimi, o inşallah bin misli kötü yapar. Bana bile burada nefret kusturacak kadar etki etmişse demek ki... Sen düşün Blog. Şu anda burada oturmuyor olabilirdim mesela, neyse.

Biri de Avrupa turunda... O da nereden aklıma geldiyse bakayım dedim. Sanırım yanındaki de sevgilisi, arkadaşı olamayacağına göre...

Son 2 saattir sinirimden, oturduğum yerde terliyorum adeta. Bakma Arif, yapma Arif, etme Arif dedikçe direndim. Sonuç böyle gecemin kısmen içine ettim. Şimdi yazınca biraz sakinleştim. Tabi camımı açmamın da etkisi var.

Geçen gün Apple etkinliği olduğu. iOS 11 ve yeni cihazlar tanıtıldı. Artık telefonum güncelleme almayacakmış Blog. Hala daha, çok şükür, sıfır gibi olan cep telefonumu ısrarla kullanmaya devam edeceğim. Çünkü hiçbir kasma ya da benzeri bir sorun çıkarmıyor bana. Eğer iPhone 4S falan olsaydı çoktan deli etmişti. Ki gördüm biliyorum. Macbook Pro da yenilenmiş, önceki güncellenmiş sürümünden daha iyi. Tabii başlangıç hafızalarını saymazsak. 128 GB depolama ile başlıyor. Yine de fiyatı 6300 TL. 😀 Seni alacam olum! iPhone için bir şey diyemem, çok pahalı bir cihaz ve Türkiye'deki kullanıcılarının çoğu gösteriş amaçlı kullanıyor. Telefonumu ne zaman yenilerim bilmemem tabi.

9 Haziran'da çıkmasını beklediğim London Grammar'ın albümü, geçen gün nete düşmüş. Dinliyorum ben de epeydir. İlk albümden daha güzel, demek ki beklemeye değmiş. Lorde ve Katy Perry'nin albümleri de çıkacak o gün.

Ramazan'ın da kısmen yarısına geldik be Blog. Çok anlamadım ben nasıl geçtiğini ama, geçiyor bir şekilde. Bilemiyorum. Ben de oruç tutuyorum, İzlanda'daki bir müslüman da, Afrika'daki bir başka müslüman da...

Facebook, Twitter ve Instagram. Bunlardan sadece Twitter'ı kapatırsam eğer 30 gün sonra siliniyor hesabım. Diğerleri durabiliyor kapalı şekilde. Hesabım silinirse tekrar o kullanıcı ismini ve maili kullanamam. Doğum günü tarihimi Facebook'da kaldırdım. Çünkü geçen gün hatırlamam gereken bir tarihi ilgili kişi kapattığı için hatırlayamadım. Ve bu çok kötü hissettirdi. Zaten duvarım kapalı. Sırf o yüzden belli kişiler üşenmeyip mesaj atıyor. Şimdi muhtemelen kimse hatırlamaz. Zira ben tarihler konusunda çok kötüyüm.

Bence ben doğum günüme kadar uzaklaşayım. Zaten neredeyse hiç kullanmıyorum sosyal medya denen şeyleri. Ne malum yerlerde profilim var ne de Twitter/Instagram/Facebook üçlüsünü kullanıyorum.

Ben de gideyim, evet. Onlar nereye gidiyorsa ben de oraya gideyim... Bana yakışmıyor gitmek, ama gideyim ben.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Sen Orda Yok Musun?

Son 2-3 gündür hastayım Blog. Başında doktora gittim, antibiyotik ve 1-2 ilaç verdi. Onları kullanıyorum. Bizimkiler devremülke gittiler, ben gitmedim. Evde yalnızım. İki hafta kadar. Kafamı dinliyorum galiba...

Dün, en son ne zaman yaptığımı bile hatırlamadığım bir şey yaptım gün içinde: 5 vakit namaz kıldım vaktinde. Tabii en sonunda yatsı namazı duasına kadar bekleyen gözyaşlarım boşaldı gözlerimden. Zaten burnum tıkalı, gözlerim şiş, tuhaf bir haldeydim. Hep sormak istediğim, ama her sefer içimden geçirdiğim şeyleri sordum O'na kısık bir ağlamaklı sesle bu sefer. Bu sefer kapattım galiba o soru kısmını. Tekrar sormam sanırım neden ben, neden bir tane değil de birkaç tane dert diye.

Şu anda böyle kim gelse karşıma dert anlatsa, ona karşıma sanki Hitler gelmiş de yaptıklarından pişmanmış da bana yakınıyormuş gibi bakardım. O derece tepkisizim...

Ev sessiz. Bazen soğuk, bazen siyah beyaz, bazen kırmızı. En güzel anlardan biri de dizilerimi usb diske atıp TV'den izlemek galiba. Daha güzel. 2+1 ses sistemini bağlamayı düşünüyorum bir de. Artık biraz da bas verme zamanı...

Ben en iyisi gidip bir film izleyeyim.

Şunu da buraya ekleyeyim:

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Bulamıyorum

Geçenlerde izleme fırsatım olan Me Before You filminin bitişindeki şarkı hala kulaklarımla. Epeydir yazmak için fırsat kolluyordum aslında. Çünkü böyle dayanamayıp ağlayıp rahatlayarak yazacağımı biliyordum. O yüzden evde yalnız olmayı bekledim. Kimseden saklamadan rahatça ağlayabilmek için sırf.

Aptal bir filmin sonunda filmdekilere üzüldüm diye değil şu anki halim. Yapmayı ertelediğim o kadar şey var ki hayatımda. Bazen böyle suyla dolup taşan kovalar gibi oluyor. Birine anlatmaya da gelmiyor, çünkü hepsi kişisel gelişim kitabı gibi aynı cümleleri tekrar tekrar kuruyorlar bana. Oysaki hepsini ezbere biliyorum. Onların bilmediği tek şey, benim hiçbirini uygulayamıyor oluşum.

Sonra şu habere de takıldım mesela. O çocuğun o hali, yaşadığı şeyler, benim durumum. Bazen öyle bir an geliyor ki ya tamamen şansız olmalısın ya da az da olsa şanslı olmalısın durumuna dönüşüyor halim.

Ve sustum tabii. Ne yapabilirim ki başka. Birilerine mi bağırmalıyım, isyan mı etmeyelim, sabahlara kadar içip ayyaşın teki mi olmalıyım?

Bir şeyleri yanlış yapıyorum. Ve bulamıyorum neyi yanlış yaptığımı.

Geçen de biri çıkmış bana kuantum fiziğinden falan bahsediyor. Negatif cümleleri çıkarmalıymışım hayatımdan da beklentiye girmemeliymişim de. Saçmalayıp durdu. Belki de haklı. Bana faydası yok ki ama.

Neyse, ben nasılsa yine boş verip unuturum Blog.

Bir gün iyi olur her şey, ama bugün değil.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

İzlerken...

Her uzun bir asosyallik döneminden arkadaş ortamına girdiğimde olan şey oldu geçtiğimiz günlerde. Çenem durmadı. Çok konuştum; çok güldüm, çok güldürdüm... Sonra yine eve dönünce garip oluyorum. Tıpkı şimdiki gibi.

İçimdeki havayı vakumla alıyormuş gibi hayat adeta. Ya da içime çekiliyorum, daha çok kendi dünyama dönüyorum gibi oluyor. Daha da sessizleşiyorum. Ne gülmek ne de konuşmak geliyor içimden. Hele bir de Ankara'nın uzak bir köşesinden dünyaya bakmaya çalışınca daha da karamsar gözüküyor. Eh ruhsal durumumun daha farklı olması beklenemezdi bu şartlarda.

Ankara'da yaptığım tipik şeylerden bahsetmeme gerek yok galiba Blog. Zaten hepsini az çok tahmin edebilirsin. Ufak tefek değişiklikler dışında aynıydı. Aynı olmasına rağmen eğlenebiliyorum; ama hep arkamdan dürten "geri döneceksin" şeklindeki sesin bendeki etkisiyle eğlendim diyeyim.

İnsanın elinin kolunun bağlı olması kötü bir şey. Bu benim hayatımın birçok bölümünde geçerli. Aynı anda çevremdekiler için de geçerli; ailem, arkadaşlarım, benimle tanışmak isteyenler...

Şu kalbimi dinleme mevzusunu denedim bu arada. Beceremedim sanırım tam olarak. Havaların sıcaklığı beni nasıl boğuyor anlatamam Blog. Aslında birçok şekilde anlattım bugüne kadar da, acaba sen de mi diğer insanlar gibi anlamamazlıktan geldin? Neyse.

Hazır Ankara'dayken 1-2 şey de aldım. Bol bol yedim içtim Blog. Ve pişman değilim. Yine de eksiklik hep vardı. Sanırım yalnız olduğum sürece eksiklik hep olacak. Tabii şu anda tek umursamamız gereken nasıl para kazanırım sorusu olmalı, değil mi?..

31 Temmuz 2016 Pazar

Kalbimi Dinliyorum

Şu sıralar kalbimi dinlemeye çalışıyorum. Hani hep derler ya "kalbini dinle" tarzında şeyleri sürekli insanlara, işte onu denemeye çalışıyorum. Bariz bir şekilde denemeye çalışıyorum bu sefer ama: Ben gerçekten ne istiyorum?

Hayatımda kalbimi dinlediğim çok zaman oldu elbette. Hele benim gibi duygusal bir erkek çoğu zamanda kalbini, sezgilerini ve sonra mantığını dinliyordur Blog. Bu konuda şüphen olmasın; ama bu sefer galiba bütün dikkatimi vermem gerekiyor. Şimdi böyle deyince "bu çocuk ne istediğini bilmiyor" gibi bir şey çıkmasın. Benim istediklerim öyle fuşya öyle toz pembe ki... en masum çocuk bile hayal etmemiştir.

Malum geçen hafta 28 yaşıma girdim. Artık her yerde 28 sayısı beliriyor yaş kısmında. Acımasızca.

Genel anlamda kendimden beklentilerim var, aşamıyorum çoğunu hala. Öyle büyüklerimizin dediği gibi "senin de vardır bir yerde nasibin" şekildeki iyimserliğimi korumaya çalışıyorum en azından. Bu da bir şeydir, değil mi? Umarım.

İnsanlardan beklentim de var. Vatansever, hayvansever vb. türdeki sevgi konularında beklentilerimi elbette bir kenara bırakarak diyorum. Güvenmek istiyorum Blog. Öyle böyle değil. Hiç bu kadar birine güvenme ihtiyacına girmemiştim hayatımda. Aynı zamanda da cesaret. Çünkü ikisinde de korku ve eksiklik yaşıyorum. Bunları birinde görmeye ihtiyacım var. Sadece görmeye de değil tabii ki yaşamaya da...

Başka başka... Windows 10 Yıldönümü Güncellemesi geliyor 2 güne. En basitinden Edge'i kullanmak istiyorum; ama sırf eklenti desteği olmadığı için uzak duruyordum şimdiye kadar. Yıldönümü güncellemesi diyor Microsoft ama bana kalırsa bildiğin Servis Paketi. Benim için tek önemli olan Edge yani.

Bir de Steam'i tekrar yükledim 2-3 gün önce. Zamanında satın aldığım ama şu anki bilgisayarımda biraz kasan, hayatımdaki en sevdiğim ve hala daha özlemle bakıp oynadığım hemen hemen tek oyun olan Age of Empires II: HD Edition'ı tekrar yükledim. Meğer benim uzak kaldığım dönem boyunca ekstra 2 eklenti paketi de çıkarmış ve daha da önemlisi güncellenmiş ve şu anda kasmıyor. Geçen oynadığımda, ki oynuyorum hala, 4 saat boyunca gayet güzel oyunu kazanarak bitirmiştim.

Benim hayatım şimdilik böyle. Sakin kendimce. Yazamadım bir süredir. Yazmak da istemedim. Küstüm, senden bile kaçtım; ama biliyorsun ki aklımdaydın Blog, ben zaten "kaçtım, kapattım, gittim" dediğime bakma sen.

Neyse, senden naber?

15 Haziran 2016 Çarşamba

Yetmez, Bilmez, Olmaz

36 derece sıcaklık vardı bugün. Evde durulmuyor yani klimasız. Şu anda 22 derece ve gece yarısı... Mesela bu sıcaklık Londra'da yok şu anda. Tamam belki nem var falan, ama olsun yok sonuçta. Kutuplar hele... O kadar uzağa gitmeyeyim, mesela ya memleketim Erzurum? Ya... Öyle serin havalar var.

Benim hayatım İstanbul-Ankara-Diyarbakır üçgeninde geçiyor şu son 4 yıldır. Araya kısa bir Kıbrıs girdi. Ondan önce de Isparta vardı mesela baş rolde. Anlayacağın elim kolum bağlı bir şekilde sıcak memleketlerde yaşadım bu terleme hastalığımla birlikte Blog. Yeter mi sence?

YETMEZ.

Daha çok sınava tabii tutulacağım yaradandan ben Blog. Bunlar ne ki! Ben ki daha neleri göğüsleyebilecek bir yapıdayım. Bunlar ne ki? Ama sorsan dışarıdakine: Ya sen temiz yüzlü, eli ayağı tutan birisin. Nedir problem?.. der. Der tabii. Bilir mi ne b*k yiyorum ben?

BİLMEZ.

Yıllardır kimseyle dertleşemiyorum doğru düzgün. Çünkü ben kendimi bile kandıramaz hale gelmişken, birilerinin bana değer vererek benimle dertlerimi paylaşmaları ve dinleyerek yardımcı olmaya çalışmaları, inan beni hiç mi hiç rahatlatmıyor da "kandırmıyor" da Blog. Ama dertleşmeden olur mu sence Blog?

OLMAZ.

Evre evre vazgeçtim bunca zaman bazı şeylerden. Mesela yeni insanlarla tanışmaya sıcak bakamıyorum artık. Sırf muhabbet etmek için arkadaş olmaya çalışmıyorum bile. Neyin muhabbetini edeceğim Blog? Dertleşemedikten sonra ne anlamı kalacak o dostluğun. Tabii buna, geçtiğimiz yılda, her şeyimi paylaştığım, dertleştiğim dostlarımı hayatımdan çıkarmamın da etkisi var. Zira ben dert dinleyen biri haline dönüşmüşüm de sonradan fark etmişim. Ona bile tahammülüm kalmadı.

Böyle yaz mevsimlerinde yaşadığım şeyleri kış mevsiminde yaşamıyor oluşum hele ki beni daha da boğuyor. Her şeyin kaynağı şu hiperhidrozis zımbırtısı. Zımbırtı mı koymalıyım adını Blog? Nasıl bir hastalık bu yahu? Benden nefret eden biri şu yazımı okusa "Allah'ından bulmuş" der. Oysa ki bilmez ben bunu en masum yaşımdan beri yaşıyorum.

Bunları sana yazmaktan da yoruldum Blog. Biliyorum, sen de dinlemekten yoruldun. Ama ne yapayım? Sen de olmasan ben belki böyle büzüşmüş düşüncelerle, sinirimi ilk tartıştığım kişiyle çıkartırdım. Ya da şu ankinden daha da agresif olurdum.

Göbeğim kocaman oldu Blog bu arada. Sebebini biliyoruz. Yine girmiyorum bu muhabbete. Bir süre de dertlerimden konuşmamayı deneyelim olmaz mı Blog? Mesela bundan sonra sana bahsetmeyeyim. Sadece sana değil, diğer arkadaşlarıma, dostlarıma, aile üyelerime...Nasılsın sorusuna, "çok iyiyim. Hatta içimde tuhaf bir enerji var, çözemedim, ama bakalım hayırlısı *gülenyüzemojisi*" şeklinde yanıt vereyim. Bu durum bizi bozar mı sence?

BOZMAZ.

Dipnot: Bu arada ben de farkındayım. Son aylarda epey yazar oldum sana Blog. Ve hep dertlerimden yakınıyorum. Gerçekten benim biraz susmam ve dertlerimi dile getirmemem lazım. Galiba dertlerimi yazmak da zor geliyor...

"Ne zaman alıştın sen yalan söylemeye
Kendini en seveninden bile gizlemeye..."

9 Haziran 2016 Perşembe

Ramazan...

Hoş geldi tabii ki Ramazan ayı.

Tutamam diyordum ya hani belki? Heh işte, tutuyorum çok şükür. İlk gün zorlamıştı aşırı derecede. Ablamgil tutma sen dediler, ama tuttum. Ne ki, en fazla susuz kalıyorum. Beni en fazla o zorlardı, malum ciddiyete varabilecek bir rahatsızlığım var her ne kadar ben sallamasam da ve ilaç kullanıyor olsam da. Yine de üçüncü gününü de geçirdim. Haliyle o sabır taşı da çatladı.

Şu son 1-2 aydır sana çok sardım Blog. Farkındayım. Beni sanırım mutlu eden mi diyeyim, rahatlatan mı diyeyim; yoksa hiçbir şey demeyip sessizce sana mı yazayım bilmiyorum; ama yine buradayım, dışarıda davul sesi, sahuru beklerken, uyku tutmamışken; "bugün de sahura kadar ayakta durayım" demişken... bir yandan da sana yazıyorum.

Son 2-3 gündür Diyarbakır'ın hava trafiği epey yoğun. Bugün sanırım en az 3 kez, ışıkları sönük bir şekilde kalkış ve iniş yapan askeri uçaklar gördüm. Gittim geldim yine bir yerlere. Korkuyorum, ülkemizin savaşa sürüklenmesinden korkuyorum. Korkuyorum, çünkü bir partinin başkanı çıkıp neredeyse "teröristler canımızdır, onlar da insan" diyor. Ve belli bir kesim, buna karşı olmasına rağmen, sırf Atatürk'ün hatrına ve başka da güçlü bir sol görüşü destekleyen parti olmadığı için, sesini çıkarmıyor. Beni biliyorsun Blog. Siyasetten hoşlanmıyorum. Çünkü kavga ve gürültüden başka hiçbir şey getirmiyor. Pek bir görüşü desteklediğim de söylenemez aslında. Aklımda dengeli şeyler var, ama yine de şu parti diyemiyorum galiba, ama ben milliyetçi biriyim. Irkçı değilim tabii. Ülkemi seviyorum, bayrağımı kimseye dayatmıyorum, ama o bayrak Türkleri temsil etmiyor sadece, bunu biliyorum ve herkesin de bunun bilincinde olmasını istiyorum. Haliyle 1 senedir verilen şehitler az buz değil; ve hükümet düşmanlığı öyle bir boyuta gelmiş durumdaki insanlara neler yaptırıyor, neler dedirtiyor, şaşıyorum. Ve üzülüyorum da. İşte, sorun olduğu düşünülen görüşler bu şekilde saldırgan tavırlarla çözülmemeli. Yanlış olduğu düşünülen şeyleri koyun dediğiniz kişiler yapıyorsa eğer, bunu onlara anlatmaya çalışmakla düzeltebilirsiniz. Yapamıyorsanız da kusura bakmayın "oy vermemek" dışında hiçbir şey yapamazsınız. Yapmaya hakkınız yok. Ve eğer sorun gerçekten o "koyunlarda" değilse, aynaya bakmanız gerekiyor. Çünkü KİMSE SİZE ÇOBAN OLMA HAKKINI VERMİYOR BU HAYATTA.

Üşüdüm bu arada. 2. ve 3. günü epey serin geçti Diyarbakır'da. Gülümsüyorum bir yandan. Çünkü seviniyorum. Bu durum benim için daha az su kaybı demek, daha rahat oruç tutmak demek. "Normal" insan kadar. Çünkü ben anormalim su kaybı konusunda...

Şu sıralar gülüyorum Blog. Dışım; gözüm, kulağım, ağzım.. mutlu; ama içim değil. Değil işte. Bilmiyorum. Evet, Diyarbakır'a gelince böyle oluyor, onu da fark ettim. İlacımı bırakmak istiyorum. Sadece rahat bir şekilde üzülmek için, samimi bir şekilde üzüntümü yaşamak için bırakmak istiyorum; ama bırakamıyorum. Olur da yine krize bağlarsam evdekileri üzmeyeyim diye bırakamıyorum.

Üzüntümü bile yaşamıyorken, bazen merak ediyorum ne için yaşıyorum diye.

24 Mayıs 2016 Salı

Bilinmezlik

Boğazım ağrıyor Blog. Birkaç gündür ağrıyordu, şimdi burnum da akmaya başladı. Denizin havasından sanırım. Beni etkilemiş olmalı. Ha başka sebepleri de var... KPSS geçti geçen pazar. Geçti, evet. "Sür eşeği Niğde'ye..." durumu var, ama bende ne eşek var ne de harita... Ne yapacağım?.. Sen de bilmiyorsun tabii. Nereden bilesin, değil mi?

Peki hayatımdaki insanlara ne demeli? Birinin babası kansere gidiyor, bana ulaşıyor. Ben sinirli ve konuşmama kararı almışken ona, hiçbir şey olmamışçasına yumuşuyorum. Biri diyor ki: "senin hayatında çok sorun var, bir de ben sorun olmayayım. Öptüm, kib, bye".. Bir başkası "Sen en güzelsin. Ben seninle konuşarak bile sana zarar verebilirim." diyor. Biri evden çıkamıyor buluşmak için, ama başka zamanlar her yerde geziyor. Özellikle çevremde konserve salça durumu var. Oysaki annemin yaptığı salçayı hiçbir şey tutmaz. Anne eli değmiş sonuçta. Tamam, saçmalıyorum.


Biri de bana bırakmıyor karar vermeyi. Ben neye, nasıl karar vereceğimi şaşırdım artık. Zaten karar vermeye hakkım olmadığını doğduğum andan itibaren bilirken, böyle bir şeye üzülmek daha da saçma oluyor. Değil mi Blog? Sen de çok güzelsin Blog. Ben sana her negatif durumumu yazıyorum. Hatta 1-2 gün önce domain'in de yenilendi. Sen yine de sesini çıkarmadın negatifliklere. Benim gibisin sen de. Yeter ki yazanın olsun... Tüm kararları ben almayayım yine de. Sen de istersen ikimiz adına karar verebilirsin, oldu mu? Konuşalım yani.

Yarın uçuyorum Diyarbakır'a. O değil de, git gel sürekli derken iyice Diyarbakırlı oldum ben de. Benim zaten üç evim var. Keşke kendi hayatım olsaydı. Ben de hibli küslü değişik otlardan çay yapar, içer dururdum. Nasıl evcimen bir yengecim çözemedim...

Bu arada chia tohumu ve beyaz kinoa almıştım geçen hafta. Daha henüz chia tohumunu kullanabildim. Tam anlayamadım ne yaptığını. Bir ara da kinoayı deneyeceğim. Bugün olmaz sanırım. Üşeniyorum. Çünkü keyfim yok, mutsuzum.

Hıı, sebebi hasta olmamdandır kesin.

Hıı 2, evet geçer tabii.

Hıı 3, o zaman Bob Dylan'ın  Knockin' on Heaven's Door isimli şarkısını Raign'dan dinleyelim bilmem kaçıncı kez:

19 Ocak 2016 Salı

Yorgun, Bitkin...

Yaklaşık 1 yıldır hiç kullanmaz oldum Facebook profilimi. Twitter da arada kendi kendime attığım 1-2 tweet için kullanıyorum. Instagram daha da beter. Geçen aylarda aldığım kararla içinde insan olan tüm fotoğrafları kaldırdım ve selfie-free zone olarak benimsedim. Çok nadir fotoğraf atıyorum. O da aklıma gelirse.

Sosyal medya denen şeyi kullanmayı beceremiyoruz ülkemizde. Ben de sevmiyorum bu alanların ego tatmini amaçlı kullanılmasını. Ama işte, eksik olmasın diye, kullanıcı adımı kaybetmeyeyim diye tuttuğum bir nedenler listesi var. Kapatamıyorum o yüzden de. Haliyle de kullanmamayı tercih ediyorum. Öylesine duruyor.

WhatsApp... Arkadaş ilişkilerinden sevgili ilişkilerine kadar içine eden bir platform. SMS'nin yerini aldı, MMS'nin de. Kaldırmayı düşünüyorum onu da. Viber vs. hepsini kullanmamayı düşünüyorum. Sosyal adı altında asosyal hiçbir iletişimi kullanmamayı düşünüyorum.

Evet, yine hayata küstüm Blog. Beni tebrik edebilirsin. Yok ağlamıyorum. Evet yine gideceğim. Evet, yine boş yere hayal kurdum, boş yere çabaladım, boş yere zaman kaybettim. Evet aynen dediğin şekilde oldu; yine kırıldım, üzüldüm. Kesinlikle! Evet ben de tekrar yaşamamayı düşünüyorum bunları. Bence de, artık vazgeçmeliyim sonuna kadar. Yoksa zaten sildim profillerimi falan. Evet, numaramı da değiştireceğim yarın merak etme.

Ne olur bir dahakine bana hatırlat Blog. Eski yazılarımı bana okut, ne bileyim. Mail at o yazıları bana. Virus ol, bilgisayarıma bulaş, günün 5 vakti hatırlat yaptığım hataları bana. Ne olur konu sevgi olunca sınırlarımı koruyabileyim en azından.

Ve Allah'ım...

Sana yalvarıyorum, al içimdeki şu duyguyu. Beni bununla sınama daha fazla ne olur.

15 Ocak 2016 Cuma

Alevli Dondurma

Yağmur vuruyordu camıma. "Kış vakti kar beklerken bu yağmurda nereden çıktı?" diye soruyordum yastığa başımı dayamış hayal kurarak uyumaya çalışırken... Hayal kuruyordum her gece olduğu gibi. Üstelik bir haberde hayal kurarak uyumak zararlıdır! diye okuduğumu hatırlamama rağmen... "Aman olsun! Tek mutluluğum hayal kurmak! Onun için de beynimi vermeye razıyım! Yeter ki biraz olsun huzur bulduğumu hissedebileyim, başrolünde BEN olduğum..." 

Diye düşünürken uyudum yine bir gece. Birazdan yine gidip başka bir dünyanın Arif'ini hayal ederek uykuya dalarım. Kısmetse...

Önümüzdeki hafta içi Ankara'ya geçecektim Blog. Biliyorsun ki dağın başında, deli hapishanesi gibi bir durumda nefes almaya çalışıyorum. Pazartesi ve cuma günleri evdeyim adeta. Kapının önüne ismini Minnoş koyduğumuz bir kediye bakmaya gidiyorum en fazla. Haliyle "insan içine çıkmak" ifadesine ihtiyaç duyuyorum.

Sağ olsunlar, Ankara'ya gitme sebeplerimin her bir sahibi, yaprak dökümü misali çıktılar hayatımdan. Sevaptır yahu! İnsan en basitinden öyle düşünür! Bu çocuğa yazık değil mi?

Neyse... Birçok şeye olan, bunun başında sevgi geliyor, umuduma, böyle koca teneke yağın son damlasını kullanmaya çalışırmışçasına, ulaşmaya çalışıyorum. Kendime üzülüyorum. Bazen acıyorum. Boş ver diyorum ya da diğerlerinin dediği gibi "kendine bu kadar yüklenme" diyorum, ama diyorum da işte kime diyorum?

Ben gidip yatayım...

8 Ocak 2016 Cuma

Dolunay Misali

Dolunay mı var? İlacımı da erken içtim oysa. Hayırdır inşallah. Epeydir gelmeyen kasvet neden bu geceyi buldu acaba... Neyse be Blog. Boş ver.

"Tükendim çok yaraları açan
Dağılmıyor içimdeki duman
Sen istersen yanalım o zaman
Gel artık yok yüreğe dokunan."


4 Ağustos 2015 Salı

(u)mutlu olmak/olabilmek

Papatya çayı...

Aradığım huzuru belki çok yanlış yerleri eşeleyerek arıyorumdur. Belki çok yanlış sularda yüzüyorumdur, yüzmeyi bilmeden ya da yanlış notalara basıyorumdur hayatın o gösterişli piyanosunda. Bilmiyorum... Şimdi bir kupa papatya çayında arıyorum; kulağıma hoş bir tını, kalbime umut, vücuduma huzur veren o gücü.

Yürüyorum çoğu zaman. Bazen koşuyorum. Yorulduğumu fark etmiyorum bazen. Duruyorum bilmediğim bir köşe başında kimi zaman...

Elinden topu alınmış 5 yaşındaki bir erkek çocuğu gibiyim bazen de. Arkamı yaslayabileceğim annem ve babam var; ama uyanıyorum bir anda sanki ve çocuk olmadığımı anlıyorum. O anda yüzümü bir korku kaplıyor. Tüm güvenini kaybetmiş koca bir yetişkine dönüyorum anında. Bir anda kara bulutlarla kaplanıyor gökyüzü. Başka zaman dualarla bile gelmeyen yağmur, başlıyor yağmaya. Damlalar vuruyor yüzüme tane tane kurşun misali. Keşke diyorum... Keşke topu alınmış 5 yaşındaki erkek çocuğu olarak kalsaydım. Hala daha aynı saflıkta kalan, tek istediği biraz daha dışarda oyun oynamak olan, o erkek çocuğu olarak kalsaydım diyorum. Sonra kendime geliyorum tamamen...

Erteliyorum mutluluğu...

Ertelediklerimin listesini saymaya kalkarsam, ertesi sabah, 1 aydır mühendis olarak çalışmaya başladığım işime geç kalmış olurum. O yüzden mutluluktan bahsedeceğim sadece. O, bana uğramayı her sefer unutan mutluluktan...

Koşturmalarından yoruldum insanların. Para için, seks için, şöhret için... manevi hiçbir değeri olmayan şeyler için koşuşturmalarını izlemekten çok yoruldum. Beni yaratan varlığın bana engel koymasına bazen sevinmiyor değilim o yüzden. Birçok açıdan dünyaya çok farklı bakabiliyorum bu sayede. Çünkü engellendiğim şeyler beni diğer insanların istedikleri şeylerden uzak tutuyor. Yine de bazen savaşını veriyorum bu durumun. Arada kalmak birçok konuda kötü bir etki yapıyor üzerimde.

Geçenlerde biri bana "mutlu olmamak için çok çaba sarfettiğimi" söyledi. Başka biri "neden kendine mutluluğu çok görüyorsun" dedi. Bir başkası "bu kadar eziyet etme kendine" dedi.

Artık inkar edemiyorum. Haklılar... Ama elimde değil. Ben mutluluğu beceremiyorum. Ve sanki mutsuzluk üstüme daha çok yakışıyor.

Çok şey değil aslında istediklerim:

Biraz da olsa mutlu olabileceğim bir iş ve düzenli bir hayat.
Birlikte hem üzülüp hem sevineceğim doğru bir insan.

Yaklaşık 2 aydır yazmadım sana Blog. En son mutlu ya da umutlu olursam dönerim belki demiştim. Mutlu ya da umutlu değilim, ama hem mutlu hem de umutlu olmak istiyorum artık. Kendimle değil de, hayatla savaşmak istiyorum artık.

28 Mayıs 2015 Perşembe

Dipte Hissi

En çok hayal etmek yoruyor beni. Hele bir de umut ettiğim konularda hayal kurmak daha da yoruyor. Şu anda umut bile edemediğim şeyler acıtıyor canımı. En son doğru düzgün ne zaman hayal kurduğumu bile hatırlayamıyorum.

Boşta kaldıkça yemek yiyorum, ya da ne bulursam onu yiyorum diyeyim. Aklımdan saçma saçma şeyler yapma düşünceleri geçiyor bazen. Çoğu zaman sustursam da bazen önünü alamıyorum isteklerimin. Yine de kendi yerimde sayıyorum.

Kendi kendime ediyorum her ne ediyorsam. Bunun farkında olmam kısmen iyi bir şey gibi gözükse de daha çok acıtıyor canımı. Hiçbir şeye cesaret edemiyorum Blog. Ne içimden geliyor ne de başka bir şey. Eski sevgili ile başlayan iyimser cümleler de kuramıyorum. Kötü de konuşamıyorum. Kendi halimdeyim yani. 

Bir hevesle demlenip en sevilen kupaya konulup daha sonra unutulduğu için soğuyan bir yudum çay gibi hissediyorum kendimi. Beni en iyi anlatan cümle oldu sanırım kurduklarım arasında.

Askerlik yapmaya dönmek istiyorum bazen biliyor musun? Şaka yapmıyorum. Kimin aklına gelirdi, değil mi? Orası bazen boğsa da daha farklıydı şu anki halimden Blog. Nefes alabiliyordum en azından.

Yalnızım Blog. Kalbim buz gibi. En son bütün sıcaklığını biriyle yolladım geçmişe. Yolladığım kişi zaten arkasına bile bakmadı giderken. Sesimi çıkarmadım. Zaten acıtıyordu kalbim. Şimdi hep bir boşluk doldurma telaşında bünyem.

Nasıl sinirliyim, nasıl öfkeliyim bütün hayatıma girip çıkanlara! Ama n'apıyorum, yine bütün suçu kendime yüklüyorum. Tek suçlu benim. Bu halde olmamın tek suçlusu benim. O yüzden de sesimi çıkartamıyorum.

Tam bir taş kalpliye dönüşmek üzereyim. Bunu istiyorum aslında Blog. Bütün dengemi bozan duygusal dünyama koca bir atom bombası atıp yok etmek istiyorum.Varsın birileri benim sevgimi görmemiş olsunlar bu dünyada.

Kendimi çok yalnız hissediyorum. Ve bunun tek sorumlusu ben olamam...

8 Mayıs 2015 Cuma

Olmuyor...

Gitmedim arkadaşıma. Bugün eşyalarımı hazırladım, hatta üstümü de giyindim. Sonra bir şey oldu, gitmekten vazgeçtim. İptal ettim bütün buluşma planlarımı. Üstümü değiştirdim, yatağa uzandım. Telefonumu aldım elime. Facebook ve Twitter'daki bir çok şeyi sildim. Sonra Whatsapp'ın gizlilik ayarlarını değiştirdim. Herkese kapattım fotoğrafımı falan. Hatta bir ara olan sevgilim onu sildiğimi düşünmüş olacak ki numaramı silmiş sanırım. Ben silmedim ilk kez, ama demek ki benim silmemi bekliyormuş. O da dikkatimi çekti. Meğersem diğer arkadaşlarım da planları iptal etmemi bekliyorlarmış galiba.

Sonra biraz ağladım, rahatlarım belki diye. Bildiğin gözyaşı aksın diye zorladım kendimi. Yok ama. Sonra uyudum biraz...

Şimdi oturmuş ölmeyi bekliyorum. Kendi gelmeyecek belli ki. Ben de getirecek cesareti bulamıyorum kendimde henüz; hele bir de askerliğimi bile yapmışken daha da sebepsiz kalıyorum ölmek için.

Çok zayıfım. Güçsüzüm. Ve kendimi uzaklaştırıyorum her şeyden. Özellikle insanlardan. Keşke biraz cesaretim olsaydı intihar etmek için. Birazcık...

28 Ekim 2014 Salı

Neyin Korkusudur Bu?

Karadeniz türküleri çalıyor arka fonda. Hani o duyunca, farklı bir yere dokunan ezgiler var ya, onlar işte. Çünkü korkularım gelince aklıma ya da dolunca beynimden tüm vücuduma doğru, çocukluğum geliyor aklıma. En saf hallerime bürünüyorum. Bazen gözlerim doluyor, bazen gülüyorum. Bazen donuklaşıyorum. Sonra uzun uzun düşünüyorum. Nasıl geri gelir tüm iyilikler üzerime, nasıl güçlü olabilirim, nasıl yenebilirim korkularımı diye...

Şimdi korkulu anlarımdan birindeyim. Aslında şu anda değil de bir süredir bu haldeyim. Ne hikmetse kimseye çaktırmıyorum. Kimse de anlamıyor öte yandan. Çünkü herkeste aynı heyecan var: Arif askere gidiyor. Büyük haber ne de olsa. Ben olsam şüphelenirdim kendimden yahu. "Bu çocuk ağlamıyor, bu çocuk doğru düzgün gülmüyor, bu çocukta hiç heyecan yok, sanki askere başkası gidiyor" derdim kendi için. İşte, o heyecan onları sarmış durumda. Onlardan kastım da ailem ve arkadaşlarım. Olsun, heyecanlansınlar. Nasılsa yaşayacak olan benim iyi/kötü.

Geçtiğimiz cuma günü öğrendim nereye çıktığını askerliğimin. Bizimkilere önce İzmir'e oradan da Kıbrıs'a gideceğimi söylediğimde hepsi bana tatile gidiyormuşum gözüyle bakıyordu. Sanırım hala öyle bakıyorlar. Oysaki internetteki yorumları okuyan ve özellikle Kıbrıs'ın gerçekte nasıl olduğunu hayal eden benim.

Neyin korkusunu yaşadığımı bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Hani, sürekli spor yapacak olmam mı, devrecilik muhabbetiyle ezilecek olmam mı, oralarda temizlik konusunda epey bir ödün verecek olmam mı, yoksa kafa dengi birini bulamayacak olmam mı, diğer bazı meselelerde epey zorlanacak olmam mı... bilmiyorum neden korkutuğumu. Ne kendimi ne de başkasını bozuyorum bu konuda. "Aman boş ver geçer" diyorum yani.

Ben ailemden, Erasmus öğrencisi olduğumda bu kadar uzakta kalmıştım; yaklaşık 6 ay kadardı. Tabii askerlik kesinlikle Erasmus kavramının tamamen zıttı. Yani özlem konusu beni ne kadar zorlar bilmiyorum. Kastettiğim özlem insanlara olan özlemim bu arada. Yoksa maddi şeylere duyacağım özlem de mevcut. Senden çok uzaklarda olacağım Blog'um. Günlük de tutmak istemiyorum oralarda. Çünkü, oradakilerin ruh halleri nasıl bilmiyorum. Rahat yazamam günlüğe okunur diye; ama ikimiz de biliyoruz ki yaşadığım iyi/kötü her saniye beynime olacaktır. Sonuçta senelerdir korktuğum bir süreç. Ben oralarda çarşı iznine de çıkamam muhtemelen. O yüzden çok heyecanlanmıyorum o konuda. Kendimi 6 aylık bir dünyadan zıtlama evresine sokuyorum. Her şeyim askerlik olmalı belki de. Ancak öyle geçirebilirim o 6 ayı.

Geçtiğimiz 1 hafta içinde, neredeyse tüm akrabalarımı, ablamları ve çok sevdiğim ve görebilme şansım olan arkadaşlarımı gördüm. Hepsiyle vedalaştım. "Hayırlı teskereler" sözünü duydum çoğu sefer. Ve hepsine karşılık olarak gülümseyerek "amin, inşallah" dedim. İyi yapmış mıyım Blog? Bence çok güzel bir vedalaşma oldu. En son ailemle vedalaşıp gideceğim bu evden. Bütün kalbimi bırakıyorum bir de. Uzakta kalacak o da benden.

Bilmiyorum Blog. Belki çok abartıyor gözükebilirim. Belki abartıyorumdur, ama askerlik mevzusunu birçok kişiden daha iyi biliyorsun ne demek olduğunu içimde. Şundan da korkuyor olabilirim: Döndüğümde hiçbir şeyi yerinde bulamayabilirim. Allah biliyor ya onu da. İçimden geçen cümlelerin biri de o yönde zaten: "Allah'ım sen olacaksın yanımda bir tek."

Hala hazır değil eşyalarım. Bu akşam listesini hazırlayıp yarın da Ankara'nın merkezine geçip oralardan edinmeyi düşünüyorum. Ben istesem de uzun bir süre hazır olamayacağım Blog. Öyle ya da böyle gideceğim kesin. Aksini hayalimden bile geçirmiyorum. Gerçi bir keresinde Kıbrıs'ta asker olmayı geçirmiştim. Sanırım onun enerjisini çektim. Ama son zamanlarda da yurt dışında askerlik yapmayı hayal ediyordum. Demek ki o enerji varmış. Bilemedim ne desem kendime.

Sen de beni özleyeceksin biliyorum Blog. O yüzden içim rahat. Bana olan sevgin ve sadakatin çok güçlü. Yeterki Google ya da başka biri sana bir şey yapmasın.

Bir de dönememek var Blog. Askerlikte başıma bir şey gelebilir. O ihtimalleri de göz önüne alıp ayrılmak lazımdı herkesten; ama işte insanların gözünde tatile gidiyormuşum havası olunca da bozamıyorsun. Bozulmamaya dirençliler bir de. Sevdiklerin sonuçta...

Askerden dönünce ne olacağı konusunda hiçbir fikrim yok. Zaten oradayken düşüneceğim şeyler ne olur bilmiyorum. Askerlik deyince her şey bir belirsiz, bir bilinmezlik, bir hasret, bir yetememe... Belki de o yüzden boş veriyorum. Sanırım askerlik boyunca da planlardan, telefondan, internetten ve tüm sevdiklerimden uzak kalacağım.

Seni bile bırakamıyorum 1 saattir Blog. Çok korkuyorum. Korktuğum şeyin ne ya da neler olduğunu bilmesem de korkuyorum.

16 Ekim'den beri hastayım. Hala burnum akıyor, hala bu havaya rağmen saçma şekilde hastalığımla alakalı terliyorum. Tamam, belki dışarda çok gezdim bu zaman içinde; ama şimdiye geçmesi lazımdı Blog. Sanırım hastalığımı bile bırakamıyorum. Ya da bu ruh haliyle iyileşemiyorum. Ne yapacağım böyle ben?..

Bu son yazım. Yani şimdilik. İnşallah askerlikten dönünce çok güzel anılardan bahseceğim şekilde hoş geldin yazısı yazarım. İnşallah en hayırlısı ve en iyisi olur benim için. Ve inşallah çok çabuk bir şekilde alışırım her şeye. Ve inşallah sağ sağlim, ruhsal ve bedenen sağlıklı bir şekilde dönerim sevdiklerimin yanına. Allah bana ve geride bıraktıklarıma sabır versin.

Amin.

Zaten şunun şurasında 6 ay yokum. Ne ki?
180 gün.
4320 saat.
259200 dakika.
15552000 saniye.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Sonuna Gidemiyorum

Artık üstüme üstüme gelmiyor duvarlar. Ben de gidip çarpmıyorum kendimi ölmek istercesine. Şimdi ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum. Eskiden olsa "elektriklerimi kesmişler benim" derdim, şimdi diyemiyorum; şimdi ifade edemiyorum kendimi, ne hissettiğimi. Şimdi'nin farkında bile değilim. Kaldı ki yarınları düşüneyim...

Kpss vardı geçen cumartesi. Var-dı, bitti; artık yok. Yok gerçek anlamda, artık hiçbir şey yok. Şimdi beklemeye başladım; ama sınav sonucunu değil. Neyi beklediğimi bilmiyorum Blog; sınav sonucu değil, en azından bunu biliyorum. "Hayırlısı olsun" dersem bir kez daha, galiba sonum hiç iyi olmayacak. Neyse, geçti gitti Blog. Soranları geçiştiriyorum hep. Bir kısmı zaten "sözde" soruyor, o da ayrı bir mesela. Ha hiç sormayanlar da var mesela. Gereken tepkiyi gösterdim ilgililere cumartesi gecesi, göstermeye de devam ediyorum. Hiç şüphen olmasın Blog.

Ramazan geldi. Bir aceleyle geçiyor nedense. 40 derece sıcak havada, mümkün olduğu kadar dışarı çıkmadan, klimayla ya da çoğu zaman klimasız geçirmeye çalışıyorum Ramazan ayını. Halime şükrediyorum hep. Beterin beteri var. Allah sağlık versin tabii herkese; ama ben bile bu fizyolojik ve psikolojik halimde, Müslüman biriyim diyerek tutabilirken orucumu; başkalarının bırak tutmayı, tutanlara karşı olmayan hassasiyeti, vicdanları sorguluyor biraz. Kendilerini okumuş, bilgili, kültürlü ve aydın olarak tanımlayan kişilerin davranışlarını gördükçe, cahil kalasım geliyor Blog. Yine de bana düşmez irdelemek, ben kendiminkinin bile yukarıda ne kadar yeri olduğundan şüpheliyken hele...

Derin derin nefes alıyorum bazen, içimden "oof of" desem de, dışarıya bir parça kullanılmış hava çıkartıyorum. Öyle çok konu var ki tepkili olduğum, rahatsız olduğum, üzüldüğüm, kırıldığım... Karşıma birini alıp sabaha kadar her şeyi anlatasım var sanırım. O biri olmuyor işte. Kendimle konuşmaya başlarsam da şizofreniye yelken açmış olacağımdan korkuyorum. Yine de tek bildiğim kimsenin anlayamadığı ve benim de anlaşılmaktan çoktan vazgeçtiğimdir.

Takip ettiğim bir astroloji sitesinde Temmuz ayının benim için yenilenme ayı olduğunu söylüyordu. Ne konuda yenileneceğim tartışılır.

Artık yazasım bile gelmiyor. Zorla yazıyorum şu anda.

Sakallarımı uzatmayı düşünüyorum Blog. Geçen gün aynaya baktığımda böyle yine renk renk, kızıllı sarılı sakallarımın olduğunu gördüm. Aslında uzatınca da rahatsız oluyorum. Çünkü yaşımı daha da garipleştiriyor, bir de bu sıcakta tek o eksikmiş gibi hissediyorum. Sonra da boş veriyorum. Zaten şu 1 aydır özellikle kökten bir boş vermişlik var üstümde. Kimseyi takmaz oldum, yine eski "başkası ne der" hallerimi kaybettim çoğunlukla.

Kilo da vermem lazım. Saldım iyice Blog.

Parfüm alasım var. Bakınıyorum bakınıyorum, sonra vazgeçiyorum. Bir parfüme bu kadar vermemeli diyorum. Elimde şu anda benimle özdeşleşen Antonio Banderas'ın parfümü var Blue Seduction. Bir de Hugo Boss'un Sport'u var. Keşke şöyle yurt dışına gidip gelen sevenlerim olsa da bana gelirken parfüm alsalar, hatta beni de parfüm şişesine sokup giderken götürseler. Mesela Eiffel'den atsalar, kırılsa camlarım... Paris sokaklarında kaybolsam.

Koptum yine.

Sınav geçti, hala numaramı vermedim kimseye. İnanır mısın hiç de veresim yok. Eski sevgilim geçen gün bana, nasıl akıl ettiyse artık, email ile ulaştı. Sınavımı merak ediyormuş falan. Ben sınavı kenara bırakıp yine içimdekileri kustum. Sonra sustum. Bir de Facebook'ta engellediğim herkesin engelini kaldırdım. Gereksiz bir şey olduğunu düşündüm. Özetle "I don't give a F**K!" durumu oldu Blog.

1-2 hafta sonra bu sıcak şehirden ayrılıyorum. İstanbul semalarında 1-2 gün kalıp, Ankara'daki bir uç şehre gidip ailemle devam edeceğim. Oysaki ne planlarım vardı 2-3 ay önce, bu günler için.

Şöyle ilgili herkesi karşıma alıp suratlarına doğru "TEŞEKKÜR EDERİM!!!" diye bağırmak istiyorum.

Oysaki susuyorum her zamanki gibi.

Dipnot: Eski hattımı kullanmıyorum. Oradan ulaşamayıp da Blog'umdan ulaşmaya çalışan kişilerin dikkatine.
Dipnot 2: Blog'umu öylesine ziyaret edenlere de müteşekkirim.
Dipnot 3: Parfüm almak isteyenlere posta adresimi verebilirim. Hafif ve kalıcı kokuları seviyorum.

Bir de bu. Öptüm!

29 Haziran 2014 Pazar

Bitmiyor Kelimelerim

Aslında yazmak istediğim çok şey var. Böyle sabahlara kadar yazasım var. Ya da konuşasım mı var? Yok, yazasım var, evet. En azından yazınca daha çok rahatlıyorum. Karşımda bön bön bakıp anlamadığı halde kendi doğrularına göre baştan savma çözüm yolları sunan ya da günümüzün Msn'i olan WhatsApp'ten adeta yardırarak yazışıp bana yoldaşmış gibi görünen biriyle muhatap olmaktansa her zaman yazmayı tercih etmişimdir Blog. Ve kimse de kusura bakmasın biraz açık söylediğim için. Ne yazık ki durum böyle. Oturduğumuz yerden bir çok şeye tepki gösteriyoruz. İşte, mesela hiçbir zaman ulaşmayacak internet tabanlı imza kampanyaları, 10 binde 1 belki bir ihtimal dikkate alınma ihtimali olan Twitter etiketleri, beğenmediğimiz siyasetçilere karşı sürekli bir tepki hali... Çok yordunuz be. Yemin ederim hepiniz çok yordunuz. Çoğunuzun altına giyecek "donu" bile yokken ısrarla çevresine mükemmel görünmeye çalışan insanlar olmanız, artık boğazıma kadar geldi. Israrla spor salonlarından çıkmayan, aynanın karşısında 15-20 dakika duran ve sonra utanmadan çevresindekilere "ben kendim için spor yapıyorum, kaslarımı geliştiriyorum" diyen tiplerden bu.nal.dım! Hele bir de Instagram tipleri yok mu, Allah'ım sizi neden yarattı hala anlamış değilim. Ben mi çok doğallıktan yanayım, bunu da anlamış değilim. Ama çok yapmacık hepsi. Bir yere kadar "kendine özen gösterme" durumunu anlıyorum tabii ki; ama artık devir öyle bir hal aldı ki insanların gerçekten nasıl olduklarını anlayamaz oldum. Aşırı bir gösteriş, aşırı bir "benim geri kalmamam lazım" düşüncesi... Merak ediyorum acaba nasıl bir enerjileri var? Kafamı nereye çevirsem o tip insanlarla dolu her yer. Instagram'deki poz verme şekillerinden artık karakter tahlili yapar oldum. Ve lanet olsun ki yanılmıyorum. Ve hayır, bu hiç de iyi bir şey değil. Süzme salak olmayı yeğlerdim.

Numaramı değiştirdiğimden beri kimseye vermiyorum Blog. Ailem dışında tabii. 1-2 kişiye vermek mecburiyetinde kaldım çok acil nedenlerden dolayı; ama onun dışında kimseye vermiş değilim hala. Ve ne tuhaftır, hiçbir fark hissetmiyorum. Sağ olsun, ısrarla numaranı ver diyen insanların da Facebook gibi yerlerde benimle iletişime geçebilme durumları varken, hiçbir şekilde oralı olmamaları da çok daha ilginç bir durum. Bu konuyu salladığımdan değil de daha çok bu mevzuyu ilgililerin yüzlerine söyleyemediğim için içimde bir rahatsızlık oluşuyor. Ondan yazıyorum. Yoksa beni sallamayanı ben ne yapayım Blog. Ama isterdim ki şöyle yüzlerine "Ya ne ayaksın arkadaş? Nerede kaldı o imalı/özlü sözlerin?" diyebileyim. Olmuyor, kırmak istemiyorum yine de; ama gördüğün üzere susan üzülüyor bir tek.

He evet, ben de filofobik olmuşum meğersem. Geçenlerde biri Twitter'ına yazdığında fark ettim. Suçlu olan da benim. Kimse değil. Salağım çünkü. Dini inançlarım ve sevgiye olan sonsuz saygım ile diğerleri arasında kalınca bocalamanın alasını yaşadım bugüne kadar. Oysa ben de diğerleri gibi sallasaydım, ne bileyim inançlarım kimliğimde yazmaktan ibaret kalsaydı, sevgi gibi bir duygu türüne inancım olmasaydı, 5 dakikalık ihtiyaçlar için ölüp bitseydim; ben de mutlu olurdum. Niye olmayayım? Bugüne kadar o 5 dakika için öldürmediniz mi her şeyi?

He evet, haftaya Cumartesi sınav var, biliyorum.

40 derece sıcaklıkta hiçbir şey çekilmiyor biliyor musun Blog? Ve galiba bu şehirden ayrılmadan 45 ve 50'yi bile görme ihtimalim var. Yok vallahi, çok ciddiyim. Görürüm yanı. Gün içinde klima ile ciddi anlamda bir yakınlaşmam var. Öyle böyle değil.

Şu anda, keşke geçen gün geçirdiğim ufak çaplı krizle ölseydim diyesim geliyor, ama susuyorum, sen beni anla Blog.

O değil de ölmek en kolay ama bir o kadar da en ağır olan bir sonuç. Cesaret mi istiyor, salaklık mı istiyor anlamış değilim.

Twitter, Instagram ve Facebook kullanmak istemeyip neden tuttuğuma dair kesin bir sonuca vardım. kesinlikle adıma göre olduklarından dolayı kaybetmek istemeyişimden kaynaklanıyor. Birkaçını dondurunca hesap gidiyor, dondurmasam olmuyor. O yüzden komple çıkış yaptım telefonumdaki uygulamalardan. Zaten bilgisayardan da bakmıyorum pek. Sınavdan sonra koyacağım asıl postayı ben. Şimdilik susuyorum, başkalarının sessizliğine de susuyorum.

Anlaşılan Ramazan'ın en az yarısını bu sıcak şehirde geçireceğim. Hoş, İstanbul'daki nemli havayla geçirmekten iyidir yine de. Ankara'ya da dönmeyi hiç istemiyorum. Yeteri kadar üzgünüm çünkü.

16 Haziran 2014 Pazartesi

Sahipsiz-lik

Bu günlerimi unutmuyorum Blog. Özellikle bu günlerimi unutmuyorum. Yani kimsenin desteğini görmediğim/hissetmediğim, sahipsiz olduğum ya da sahipsiz bırakıldığım günleri... Bir arkadaşım bana "kin tutuyorsun" demişti. Keşke beni tanıyabilen bir arkadaşım olarak tanımlayabilseydim onu; çünkü ben kin tutmuyorum. Kin tutmak için duygusuz olmak lazım, kalpsiz belki biraz da. Benim en başta yapım böyle bir şeye izin vermiyor. Yoksa, inan Blog, ben de geçmişimi hemen unutabilen biri olmak isterdim.

Yakın zamanda, sayılır yani, bir ilişkinin daha sonuna gelmiştim. Sonra da o da diğerleri gibi; bendeki tüm inancı, tüm umudu ve hayalleri alıp geçmişte yerini edinmiş oldu. Şu anki halimi düşünüyorum. Özellikle son 2 yıldır hayatımın en fazla manevi desteği görme ihtiyacını yaşarken ben, birilerinin değişik yollarla hayatımdan çıkması hiç de yardımcı olmuyor. O yüzden unutmuyorum Blog, bu günlerimi unutamıyorum; unutmayacağım da.

Bazen bir sahip arama duygusuyla hareket ediyor insan. Bazen de sahip olma duygusuyla... Hangisi daha masum sence Blog?

İşte bunlar yüzünden unutmuyorum. Herkesin bana yaptığı en küçük iyilikten en önemsiz kötülüğe kadar her şeyi aklımda tutuyorum. Bazen geçmişimin kayıtlarındaki derinlik beni bile şaşırtıyor, ama keyfimden değil bu durum Blog. Elimde değil. Birinin yüzüne bakınca önce kötülükleri geliyor aklıma, eğer ılımlı konuşmaya başlarsa yavaş yavaş iyilikleri çıkıyor ortaya geçmişte yaptığı. Ama artık bunu da yapmak istemiyorum. Madem silemiyorum insanların bende bıraktıkları iyi-kötü şeyleri, o zaman en acı vermeyeni, o kişilerin hep kötülüklerini hatırlamalıyım diyorum.

Yine de içimde büyük bir eksiklik var Blog. Geçici şeylerle dolduramadığım bir eksiklik. Ve son zamanlarımda sahipsiz durumum daha da koyuyor bana. Bu yüzden unutmuyorum. Böyle bırakıldığım için...

15 Mayıs 2014 Perşembe

Kimsesiz-lik

Annem babam Ankara'nın uzak bir ilçesinde yaşıyorlar. Ben de ilköğretim hayatımın neredeyse hepsini orada geçirdim. Yakınlarındaki başka bir ilçede termik santral var. İşte... Soma'da olanların haberini ilk okuduğumda aklıma gelen o zamanlarım oldu. Bazen geç saatlere kalır, balkondan dışarı bakardım. O termik santralin, maden işçilerini taşıyan servis otobüsü geçerdi. Bazen gündüz çalışanları bırakır bazen de gece nöbetine kalanları alırdı. Hep derdim o zamanlar "ne zor işleri" diye...

Hayatta kendi hiperhidrozis hastalığımla öğrendiğim şeylerin başında geliyor: Bir acıyı ancak ve ancak çeken bilir. Ben ne yazsam, başkaları ne yazsa; dışarıdakiler ne kadar gösteri şeklinde eylemler de yapsa, kimse, o madende yakınlarını kaybedenlerin acılarının 1 milyonda birini bile anlayamaz. Hissedemez. İfade edemez. Bence...

Belki her günümü hayatımı sorgulayarak geçiren ben, Soma ile ekstra bir kere daha gözden geçirdim. Halime şükredeceklerimin listesi çok uzun. Şükrediyorum da. Öte yandan kızıyorum bir şeylere/birilerine. Hayatımdaki eksilere kafamı çok takacağım bir beyne sahip olduğum ve hayatımı dengesiz hale getiren şeylere sahip olduğum için...

Kimsesiz'iz bu dünyada. Her sevgi, anne babanınki bile yarım kalıyor. Bir gün herkes birbirini geride bırakıyor ya da yarım bırakıyor. Şu günlerde buralarda havalar epey ısındı. Ağaçların kıymetini anladığımız aylara geldik. Gölge aramak dışarıda yaptığım en büyük etkinlik. Heyecanlı değil, zevkli de değil. Yeter ki daha az terleyeyim diye verdiğim ufak, kendimce bir savaş.

Dün bir ara aklımdan şu geçti: "Keşke madende vefat eden ve çocukları olan bir babanın yerine ben ölseydim." Sonra düşündüm, "acaba" mı falan oldum. Yani samimi bir şekilde isteyip istemediğimi sorguladım. Galiba samimiydim Blog. Çünkü benim yaşamamdan daha faydalı olur o babanın ailesiyle yaşaması.

Eski duygusuz günlerime doğru hızlı yol alıyorum Blog. Her şeyden ve herkesten uzaklaştığım, sevgi-aşk konularıyla özenip bezenmediğim günlerime dönüyorum. Zaten bana mutluluğun yakışmadığını kabul edeli çok oldu. Şimdi daha az ağlamanın ve hayatta biraz olsun gülmenin yollarını arıyorum.

Yine de keşke ben ölseydim.

Allah'tan, vefat edenler için rahmet, geride kalan yakınları için de sabır diliyorum. Allah onların günahlarını bağışlasın. Ve özür dilerim, benim elimden bir tek bu geliyor.