Nefret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nefret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2017 Perşembe

Nereye Gidiyorlar?

The photo of art has been taken
from Marek Petras' collection.
For more visit: instagram.com/artofmarek
Nefret ettiğim birinin askere gittiğini öğrendim az önce Blog. Allah'a her aklıma geldiğinde beddua ettiğim 1-2 kişiden biri. Onun yüzünden böyleyim biraz da, çok da konuşmak istemiyorum, ama ben ne kadar rahat yaptıysam askerliğimi, o inşallah bin misli kötü yapar. Bana bile burada nefret kusturacak kadar etki etmişse demek ki... Sen düşün Blog. Şu anda burada oturmuyor olabilirdim mesela, neyse.

Biri de Avrupa turunda... O da nereden aklıma geldiyse bakayım dedim. Sanırım yanındaki de sevgilisi, arkadaşı olamayacağına göre...

Son 2 saattir sinirimden, oturduğum yerde terliyorum adeta. Bakma Arif, yapma Arif, etme Arif dedikçe direndim. Sonuç böyle gecemin kısmen içine ettim. Şimdi yazınca biraz sakinleştim. Tabi camımı açmamın da etkisi var.

Geçen gün Apple etkinliği olduğu. iOS 11 ve yeni cihazlar tanıtıldı. Artık telefonum güncelleme almayacakmış Blog. Hala daha, çok şükür, sıfır gibi olan cep telefonumu ısrarla kullanmaya devam edeceğim. Çünkü hiçbir kasma ya da benzeri bir sorun çıkarmıyor bana. Eğer iPhone 4S falan olsaydı çoktan deli etmişti. Ki gördüm biliyorum. Macbook Pro da yenilenmiş, önceki güncellenmiş sürümünden daha iyi. Tabii başlangıç hafızalarını saymazsak. 128 GB depolama ile başlıyor. Yine de fiyatı 6300 TL. 😀 Seni alacam olum! iPhone için bir şey diyemem, çok pahalı bir cihaz ve Türkiye'deki kullanıcılarının çoğu gösteriş amaçlı kullanıyor. Telefonumu ne zaman yenilerim bilmemem tabi.

9 Haziran'da çıkmasını beklediğim London Grammar'ın albümü, geçen gün nete düşmüş. Dinliyorum ben de epeydir. İlk albümden daha güzel, demek ki beklemeye değmiş. Lorde ve Katy Perry'nin albümleri de çıkacak o gün.

Ramazan'ın da kısmen yarısına geldik be Blog. Çok anlamadım ben nasıl geçtiğini ama, geçiyor bir şekilde. Bilemiyorum. Ben de oruç tutuyorum, İzlanda'daki bir müslüman da, Afrika'daki bir başka müslüman da...

Facebook, Twitter ve Instagram. Bunlardan sadece Twitter'ı kapatırsam eğer 30 gün sonra siliniyor hesabım. Diğerleri durabiliyor kapalı şekilde. Hesabım silinirse tekrar o kullanıcı ismini ve maili kullanamam. Doğum günü tarihimi Facebook'da kaldırdım. Çünkü geçen gün hatırlamam gereken bir tarihi ilgili kişi kapattığı için hatırlayamadım. Ve bu çok kötü hissettirdi. Zaten duvarım kapalı. Sırf o yüzden belli kişiler üşenmeyip mesaj atıyor. Şimdi muhtemelen kimse hatırlamaz. Zira ben tarihler konusunda çok kötüyüm.

Bence ben doğum günüme kadar uzaklaşayım. Zaten neredeyse hiç kullanmıyorum sosyal medya denen şeyleri. Ne malum yerlerde profilim var ne de Twitter/Instagram/Facebook üçlüsünü kullanıyorum.

Ben de gideyim, evet. Onlar nereye gidiyorsa ben de oraya gideyim... Bana yakışmıyor gitmek, ama gideyim ben.

2 Haziran 2016 Perşembe

Aman Yeter Be!

Sağa ya da sola... hiç fark etmiyor. Kafamı ne tarafa çevirsem aynı şeylerle karşılaşıyorum. Savaşsam da pes etsem de; kazanır gibi gözüksem de kaybetsem de; sonuç aynı: Boş bir çabalama bendeki sevgi olayı.

Suçlu kim biliyoruz. Ah yok, kendimi suçlamayacağım bu sefer; ama onları(!) da suçlamayacağım. Bu sefer büyük bir değişiklik yapıyorum ve caretta carettaları suçluyorum. Çünkü nesilleri tükenmekte oldukları haberlerini her sene duymamıza rağmen hiç tükenmiyorlar. Ve onun gibi yığınla bana "umut" aşılayan şey var bu koca lanet dünyada! O yüzden caretta carettalar ve onlar gibi bütün minicik umutları bünyeme yerleştiren her şey suçlu benim gözümde! Yoksa bu durumuma lanet insanlar sebep olamazlar. Kesinlikle o popoları kakalı insanlar sorumlu olamaz!

Yok, hayır Blog. Bu atarlı halime herhangi bir flört deneyimim sebep olmadı. Zaten benden geçiyor bu gidişle o işler. Sadece bazı yazışmalar çok boğmaya başladı beni artık. Benim de bir limitim olduğunu biliyorsun.

Dipnot: Artık RSS olayına da el attım. Bizi zaten okuyanlar belli ya da yok çoğu zaman, biliyorsun. Ben yine de RSS'mi kısmi olarak kapatıyorum. İsteyen bizi gelir yerimizde ziyaret eder. 

Hatta ünlü bir bilir kişinin sözüyle kapatıyorum yazımı: "Bizi beğenen beğenir, beğenmeyen de yok olup gider."*

*He! Ben uydurdum. N'olmuş?

4 Ekim 2015 Pazar

Son/bahar

Eylül ayını es geçmişiz be Blog. Hoş, temmuz ayından eylül ayının ortasına kadar süren iş hayatım neye zaman ayırmama yardımcı oldu ki?..

Velhasıl, istifa dilekçesi de yazmadım demem hayatımda. Sevinenler çok oldu. Diğer mühendis şahıs da sevinmiştir kesin. Meğersem, ayrıldıktan sonra söylendi bana başkaları tarafından, kendisinin yerimde öyle bir gözü varmış ki "ben senin iyiliğini düşünüyorum" ayağına gizlemeye çalışmış hepsini. Allah'a havale ettim, döndüm kendi köşeme. Aslında çok şey derdim işimle, iş yerimle, ortamla ilgili... bana yakışmaz. O yüzden ayrılışım da sessiz oldu. Yoksa beni biliyorsun...

İki haftadır ailemle geldiğim termal devremülke yapışmış bulunmaktayım. Sol kulağıma su kaçırıp enfeksiyon kaptırana kadar suya girip çıktım. Yaklaşık 2 gece sabaha kadar kulak ağrısından uyuyamadım. 1-2 güne dönüyorum buradan. Daha da sessiz bir yere gidiyorum...

Aklımda ne var diye emin ol ben de kendime soruyorum Blog, diğer herkes gibi. BOK VAR.

Bana iyilik yapın ve benim pılımı pırtımı toplayıp yurt dışında soğuk sayılabilecek bir ülkeye yollayın. Ne halim varsa göreyim.

Dipnot: Bu arada Lana Del Rey'in yeni albümü Honeymoon'u dinlerken yazdım bu yazımı da.

16 Ağustos 2015 Pazar

Aman, Benden Uzakta Olsun!

Yapamıyorum yahu! Cidden olmuyor. YAPAMIYORUM! Diğer insanlar nasıl beceriyor hiçbir fikrim yok, ama ben yapamıyorum, beceremiyorum yaşamayı. YAPARIM, EDERİM, YAPACAĞIM gibi çıkışlara sahip olmakla da olmuyor o işler sevgili diğer insan(-lar). Ben beceremiyorum.

Çözümü çok basit. Basit, ama g*tüm yemiyor yapmaya. Çünkü kolay değil, geride koca bir aile var, geride Allah korkusu var. O var, bu var... saymakla bitmez. Cesaret yok yani anlayacağın Blog.

Aslında çok dolu, belli konularda çok yetenekli, iyi bir bakış açısına sahip ve daha bir sürü olumlu özelliğe sahip biriyim. Yok ama, olmuyor. Olmuyor arkadaş!

Kilo vermem lazım. Bildiğin acil bir şekilde diyete başlamam lazım. Yiyorum sürekli. Çünkü depresyondayım. Başka hiçbir şey mutlu etmiyor. Ben ne yapayım?

Bir de insanlardan iyice yaka silker oldum. Yahu arkadaş spor yapıyorsun da neden gidip bunu fotoğraflıyorsun? Protein tozlarıyla şişirdiğin vücudunu neden paylaşıyorsun orada burada? Hiç mi bilmiyoruz nasıl olduğunu o işlerin? Hiç mi gitmedik spor salonuna sence? Ya da bu dedikodu merakı nedir arkadaş? Kadınların adı çıkmış, kısmen haklı da söyleyenler, peki ya da erkekler? Hemcinsimin dedikoducu olanı kadından daha beter, Allah sizi inandırsın "a dostlar(!)" diyesim geldi. Makam-mevki için g*tünü yırtan insanlara ne demeli? Peki sizinle ilgilenip sonradan bunu rutin şekilde birçok insana yapan türdeki şıpsevdilere ne demeli? Yeminle hepinize küfredesim var ağız dolusu. Hiç yapmadım gerçi, ama kulağa rahatlatıcı geliyor.

İşimden ayrılabilirim. İşsiz, depresif ve yalnız kalabilirim. O yüzden ilgiye ihtiyacım var. Nazımı çekebilecek birine ihtiyacım var. Beni sevgiye doyuracak birine ihtiyacım var.

Benim O'na ihtiyacım var.

30 Nisan 2015 Perşembe

Hepsi Silindi

Askerlik engeli(!) kalktı sözde. Ben en büyük korkumdan/kaçmaya çalıştığım şeyden kurtuldum sözde. Hatta "sözde" askerliğimi yapınca büyük bir rahatlama(!) gelecekti bana. N'oldu peki?

Hiçbir şey.

Emin değilim, ama yaşadığım durum başka insanlarda mutlu bir son hatta mutlu bir başlangıç bile getirebilirdi. Getirmiştir belki de, bilmiyorum.

Bir de bende sürekli bir saçmalama var şu sıralar. Böyle ilişkimi bitirmemden mi bahsedeyim, salak salak insanları incelememden mi bahsedeyim, yoksa her an büyük bir yanlış yapmaya yakın olmamdan mı bahsedeyim?

Yoksa, yoksa dur! İntihar etmeyi şimdi daha da mantıklı bulduğumdan mı bahsedeyim? Ya da dilimi tutup hayatımı neden köksüz ağaçlara adadığımı kendi kendime söyleyip kendimi daha da soğutayım hayattan.

En temizi.

Eski yazılarıma dönüp bakmaya yüzüm yok biliyor musun? Askerlik konusunda dediklerimden dolayı. Geçmişteki bir ilişkimi bitirmeme neden olacak kadar şiddetli olan askerlik mevzusunu yazdığım hiçbir satırı okumaya yüzüm yok.

Yaptığım şeyin askerlik olmayışından dolayı belkide bu durum. Korktuğum şeylerin neredeyse çoğunluğunu görmedim askerde. Gördüklerimin de üstesinden geldim. Ve askerlikle alakalı neredeyse hiçbir şey yapmadım, vatana hizmet etmek dışında. Yapan arkadaşlarım oldu kendi tertiplerim arasında. Korktuklarımı çeken arkadaşlarım da oldu, duyduklarım, gördüklerim... Ben şanslıydım işte. Arkadaşlarımın deyimiyle "yata yata" yaptım. İşte...

Neredeyse 2 hafta olacak, ben hala mal gibiyim her konuda. Ve diğer konulardaki korkularım kendilerini öyle yoğun hissettiriyorlar ki... elim ayağım boşalıyor düşündükçe. İçimi büyük bir korku sarıyor. Ölme isteği geliyor en kolay kaçış yolu olduğundan dolayı. İstek geliyor zaten. O da ayrı bir saçma düşünce olarak geliyor ve geçiyor.

Zaman geçiyor bir de Blog. Hiçbir konuda tutamıyorum zamanı. Kısmen beni rahatsız ediyor; ama suç bende tabi, bir de güzel ülkemin saçma salak sisteminde. Askerliği gözümde öyle büyütmüşüm ki sanırsın askerliğimi yapınca süper güçlerim olacak. Böyle sokaklara çıkıp bütün kedileri uysallaştırıp düzenli bir şekilde hareket etmelerini sağlayacakmışım gibi adeta.

Ne yapmam gerektiğini, ne hissetmem gerektiğini, ne düşünmem gerektiğini; nasıl nefes almam gerektiğini, nasıl yemek yemem gerektiğini, nasıl yürümem gerektiğini bilmiyorum Blog. Ve bu zamanlarda yaptığım şeyin daha da kötüsünü yapıyorum kendime ve çevremdekilere: Uzaklaşıyorum, soğuyorum her şeyden. Büyük bir depresyonun habercisi gibi adeta şu halim. Kendimi dışardan eleştiri yağmuruna tutuyorum. Şizofreniye kadar yolu var yaptığımın. Şurada en fazla 1-2 hafta daha İstanbul dolaylarında kalırım. Sonra baba ocağına dönerim ki oraya dönmem demek, az önce bahsettiğim uzaklaşmaya dair düşüncelerimi daha şiddetli yaşama şansını elde etmem demek oluyor. Ve mutlu son gerçekleşir böylece:

Ağır depresyon.

Sonra epilepsi krizi geçiririm yine. Böyle böyle kafayı tamamen yerim ben. Oysaki şu lanet hastalığım olmasa, düzgün bir işim olsa, yalnız ama çok mutlu olsam... benden iyisi olmaz, değil mi?

Hadi oradan.

Bu dediklerimin olması imkansız. Aynı anda olması hele ki kesinlikle imkansız. Yok, hayır, "imkansız zaman alır" saçmalığına girmeyeceğim. Açık sözlülüğümü bozmaya niyetim yok. Hele ki bitik bir psikolojideyken. Bundan iyi self-destruction olabilir mi?

Olmaz!

Kafam tıka basa dolu Blog. Aslında en büyük ilgiye ve desteğe tam da şu zamanlar ihtiyacım varmış meğer. O yüzden hep diyorum, iyi ve mutlu zamanımda beliren sevgiler/sevenler/dostlar şu zamanlarda neredeler?

Neredesiniz?

Ya da s*kt*r edelim Blog onları. Ben kendi başıma nelerin altından kalkıyorum. Şimdi de devam ederim tek başıma yürümeye.

19 Ağustos 2014 Salı

Durul(-a)mayanlar

Ben kötümserlikten vazgeçsem de o benden vazgeçmeyecek sanırım. Şu son birkaç ayımı da bu konudaki savaşımla geçireceğim galiba. Olsun. Zaten zaman benden yana geçmiyor pek, alışkınım. Sorun değil.
+ Seni anlıyorum.  - Emin misin?..
Bugün yine bir arkadaşımla dertleşirken bilinçsizce kurduğum bir cümleye takıldım. Ona "Artık hissetmiyorum. Düşünmekten bile yoruldum. Öyle ki o düşüncelerimin hepsi uyuşmuş el gibi, varlıkları var; ama hareket ettiremiyorum. Ve sanki hep uyuşuk kalacaklar gibi. Çünkü gittikçe daha da kötüleşiyor."

Bitmedi lanet yaz! Sonbahar gelse de içimdeki olup biten her şeye en azından mevsimin tepki verdiğini görebilsem. En azından yağmur yağar, rüzgar eser; ağaçlar yapraklarını döker, insanların suratları asılır "yaz gelse ya" şeklinde saçma çırpınışlarına şahit olurdum.

Amsterdam'daki Hollandalı bir arkadaşımın bana ısrarla hayat rengi katmaya çalışması, aynı cümlelerle bile olsa, epey garip geliyor her sefer. İnsanların aynaya bakmadan yaptığı yorumlara bitiyorum. Gülesim geliyor sinirden ama beceremiyorum, ayıp olur diye.

+ Peki, seni anlıyormuş gibi yapsam benim olana kadar? - Ne kadar tatlısın. Bir o kadar da mal.
 Facebook'un arkadaş listende olmayanlara mesaj atarken seni üstü kapalı tehdit etmesine ne demeli? Ne zaman attığımı hatırlamıyorum, ama eski sevgilime attığım bir mesajı "Eğer şu kadar ücret ödersen eski sevgilinin Gelen Kutusu'na, eğer ödemezsen spam muamelesi gören mesajını Diğer klasörüne göndereceğim. Seçim senin." demesi üzerine, "f*ck you!" deyip normal şekilde göndermiştim. Aldı mı hatırlamıyorum. Ama bilgisayardan Facebook profiline girip özellikle mesaj kutusundan özellikle Diğer klasörüne bakmazsa, muhtemelen mesaj silinmiş bile olabilir. Ha çok önemli değildi zaten, ama bugün başka eski bir arkadaşıma yine aynı şeyi yapıyordu. Bu sefer "hiç göndermiyorum o zaman" dedim. Göndermedim.

+ Ya bir kere öpeyim n'olur? Belki seni anladığımı anlarsın. - Ben de seni benzinle yaksam bir kereliğine. O zaman ateşle oyun olmayacağını anlarız ikimiz de, olmaz mı?
Duygularım uyuştu özetle Blog. Birkaç aylık ömrüm kaldı. Sonra da isterse arkamdan ağlasınlar, isterseler gülsünler.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Sonuna Gidemiyorum

Artık üstüme üstüme gelmiyor duvarlar. Ben de gidip çarpmıyorum kendimi ölmek istercesine. Şimdi ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum. Eskiden olsa "elektriklerimi kesmişler benim" derdim, şimdi diyemiyorum; şimdi ifade edemiyorum kendimi, ne hissettiğimi. Şimdi'nin farkında bile değilim. Kaldı ki yarınları düşüneyim...

Kpss vardı geçen cumartesi. Var-dı, bitti; artık yok. Yok gerçek anlamda, artık hiçbir şey yok. Şimdi beklemeye başladım; ama sınav sonucunu değil. Neyi beklediğimi bilmiyorum Blog; sınav sonucu değil, en azından bunu biliyorum. "Hayırlısı olsun" dersem bir kez daha, galiba sonum hiç iyi olmayacak. Neyse, geçti gitti Blog. Soranları geçiştiriyorum hep. Bir kısmı zaten "sözde" soruyor, o da ayrı bir mesela. Ha hiç sormayanlar da var mesela. Gereken tepkiyi gösterdim ilgililere cumartesi gecesi, göstermeye de devam ediyorum. Hiç şüphen olmasın Blog.

Ramazan geldi. Bir aceleyle geçiyor nedense. 40 derece sıcak havada, mümkün olduğu kadar dışarı çıkmadan, klimayla ya da çoğu zaman klimasız geçirmeye çalışıyorum Ramazan ayını. Halime şükrediyorum hep. Beterin beteri var. Allah sağlık versin tabii herkese; ama ben bile bu fizyolojik ve psikolojik halimde, Müslüman biriyim diyerek tutabilirken orucumu; başkalarının bırak tutmayı, tutanlara karşı olmayan hassasiyeti, vicdanları sorguluyor biraz. Kendilerini okumuş, bilgili, kültürlü ve aydın olarak tanımlayan kişilerin davranışlarını gördükçe, cahil kalasım geliyor Blog. Yine de bana düşmez irdelemek, ben kendiminkinin bile yukarıda ne kadar yeri olduğundan şüpheliyken hele...

Derin derin nefes alıyorum bazen, içimden "oof of" desem de, dışarıya bir parça kullanılmış hava çıkartıyorum. Öyle çok konu var ki tepkili olduğum, rahatsız olduğum, üzüldüğüm, kırıldığım... Karşıma birini alıp sabaha kadar her şeyi anlatasım var sanırım. O biri olmuyor işte. Kendimle konuşmaya başlarsam da şizofreniye yelken açmış olacağımdan korkuyorum. Yine de tek bildiğim kimsenin anlayamadığı ve benim de anlaşılmaktan çoktan vazgeçtiğimdir.

Takip ettiğim bir astroloji sitesinde Temmuz ayının benim için yenilenme ayı olduğunu söylüyordu. Ne konuda yenileneceğim tartışılır.

Artık yazasım bile gelmiyor. Zorla yazıyorum şu anda.

Sakallarımı uzatmayı düşünüyorum Blog. Geçen gün aynaya baktığımda böyle yine renk renk, kızıllı sarılı sakallarımın olduğunu gördüm. Aslında uzatınca da rahatsız oluyorum. Çünkü yaşımı daha da garipleştiriyor, bir de bu sıcakta tek o eksikmiş gibi hissediyorum. Sonra da boş veriyorum. Zaten şu 1 aydır özellikle kökten bir boş vermişlik var üstümde. Kimseyi takmaz oldum, yine eski "başkası ne der" hallerimi kaybettim çoğunlukla.

Kilo da vermem lazım. Saldım iyice Blog.

Parfüm alasım var. Bakınıyorum bakınıyorum, sonra vazgeçiyorum. Bir parfüme bu kadar vermemeli diyorum. Elimde şu anda benimle özdeşleşen Antonio Banderas'ın parfümü var Blue Seduction. Bir de Hugo Boss'un Sport'u var. Keşke şöyle yurt dışına gidip gelen sevenlerim olsa da bana gelirken parfüm alsalar, hatta beni de parfüm şişesine sokup giderken götürseler. Mesela Eiffel'den atsalar, kırılsa camlarım... Paris sokaklarında kaybolsam.

Koptum yine.

Sınav geçti, hala numaramı vermedim kimseye. İnanır mısın hiç de veresim yok. Eski sevgilim geçen gün bana, nasıl akıl ettiyse artık, email ile ulaştı. Sınavımı merak ediyormuş falan. Ben sınavı kenara bırakıp yine içimdekileri kustum. Sonra sustum. Bir de Facebook'ta engellediğim herkesin engelini kaldırdım. Gereksiz bir şey olduğunu düşündüm. Özetle "I don't give a F**K!" durumu oldu Blog.

1-2 hafta sonra bu sıcak şehirden ayrılıyorum. İstanbul semalarında 1-2 gün kalıp, Ankara'daki bir uç şehre gidip ailemle devam edeceğim. Oysaki ne planlarım vardı 2-3 ay önce, bu günler için.

Şöyle ilgili herkesi karşıma alıp suratlarına doğru "TEŞEKKÜR EDERİM!!!" diye bağırmak istiyorum.

Oysaki susuyorum her zamanki gibi.

Dipnot: Eski hattımı kullanmıyorum. Oradan ulaşamayıp da Blog'umdan ulaşmaya çalışan kişilerin dikkatine.
Dipnot 2: Blog'umu öylesine ziyaret edenlere de müteşekkirim.
Dipnot 3: Parfüm almak isteyenlere posta adresimi verebilirim. Hafif ve kalıcı kokuları seviyorum.

Bir de bu. Öptüm!

13 Ağustos 2013 Salı

Kötüyüm...

Çok şey oldu Blog. Şu son 7 gün içinde çok şey oldu ve olmaya da devam ediyor...

Sadece telefon numaramı yenileyip, eskisini iptal ettirip, ailem dışında kimseye vermiyor oluşum; Facebook ve Twitter'ımı yenileyip, yine kimseye vermiyor oluşum; hiçbir arkadaşımla, hiçbir şekilde iletişim kurmuyor oluşum; eski sevgilimin, onlarca kez ayrılışımızdan sonraki son ayrılışımızdan sonra daha da uzaklaşıp bir şeyleri daha da yitirmemize neden oluşu ve benim güvenimi kazanmak için hiçbir şey yapmayışı... sadece bunlar değil şu son 7 günde gerçekleşen ve devam eden şeyler.

Koca bir, benim için ruhsuz, bir Ramazan ayı geçti. Ben artık daha da iyimser olmak için fazladan çaba gösterir oldum. Israrla kimsenin anlamayışını umursamayı reddettim. Neden? Ne ben ne de başkaları yorulmasın diye. Hata ettiğimi düşünmüyorum. Sonuçta geçen zaman içinde olanlar, sorunlarımı çekerken her sefer ve her zaman yalnız olacağımı, hiçbir zaman hiçbir kimsenin benim yanımda olmayacağını daha da iyi gösteriyor...

Bayram arifesinde oldu her şey. 7 Ağustos'u 8'e bağlayan gecede, sabah saat 5'e kadar, annem ve ablamgille olan diyalogumdan bahsediyorum olup bitenlerle ilgili. Bir ara ablamgille paylaşmayı düşündüğüm; ama daha sonra tamamen vazgeçtiğim, belki de en gizli sırrımı, ağlayarak söyledim onlara. Bugüne kadar çektiklerimin sadece hiperhidrozis ya da geleceğimin karamsarlığından ibaret olmadığını anlamaları dışında, başka hiçbir şey anladıklarını düşünmüyorum. Her ne kadar şu anda İstanbul'da olsam da, önümüzdeki günlerde psikologa gidecek olsam da, içlerinden geçirdiklerini, üzüntülerini anlayabiliyorum. Hiçbir şeyin güllük gülistanlık olmayacağını ben de biliyorum tabii ki; ama niyeyse, konu insanlar ve sevgi olunca, çok naif bakıyorum sanırım her şeye. Daha iyimser, daha umutlu oluyorum. Belki hata ediyorum. Emin değilim...

Annemin üzüntüsü, babamın, onunla ilgili söylediklerimden sonraki üzüntüsü, ablamların birinin kuzeye, diğerinin kuzey doğuya bakan düşünceleri, eniştemin beni anlamaya çalışmaları... Öte yandan, benim ısrarla halimden memnuniyetim ve psikologlara ödenecek seans başı 300 lira civarında olacak paralar... Öte yandan, içimdeki "belki bu şekilde artık istediğim şeyi elde etmek için kendimdeki güce daha fazla sarılırım" düşüncesi... Kafam allak bullak. Hepsinden öte, benim duygusal dünyamın maddeci hale döndüğüne dair hislerim ya da yok olacağına dair korkum...

Bilmiyorum Blog. İsyan etmiyorum, etmedim de hiç. Bazen neden ben diye sorduğum oluyor ya hani, odur belki tek isyan etiketi.

En önemlisi de nedir biliyor musun? Diğer sorunlarımda nasıl yalnızsam, şimdi de öyle yalnızım. O yüzden bundan sonra kimse beklemesin benden, duygulara karşı mantıklı bir yaklaşım.

Bu sefer ailem dışında yalnızım Blog. Emeği geçenler mi diyeyim, yanımda olduklarını hissettiremeyenlere mi diyeyim ya da gerçeği bana bu şekilde gösteren Allah'ıma mı diyeyim... bilmiyorum; ama teşekkür ederim.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Bahar Geldi

Çok öncelerde oldu sanırım. Ben hatırlamıyorum. Belki kimse bilmiyordur kimin beni lanetlediğini. Belki doğmadan önce olmuştur, emin değilim. Tek, gerçek olduğuna artık sonuna kadar inandığım bir şey var, o da hiçbir zaman, hiçbir mutluluğu doyasıya yaşayamayacak oluşum. Bundan eminim. O yüzden sanırım, bunun farkına vardığım zamandan beri, hiçbir şeye, beni mutluluğa götürecek olduğunu bilsem bile, bağlanamıyorum. Bağlanmak istemiyorum. Az ile yetinebilen biri olduğuma eminim; ama bu halimle bile elimdeki mutluluğu az görüyorum. Bu yüzden ertesi gün için umutlarım sadece 3-4 saatten ibaret oluyor. Sadece birkaç saatten ibaret oluyor yaşam enerjimin beni ayakta tutuşu. Sonra gerçeklerin içinde boğulduğumu ciğerlerime kadar hissediyorum. Nefretim sadece beni değil; çevremdekileri de yakıyor. Dumanı tütmeden yeni alevler çıkartıyorum her sefer... Her 3-4 saatin dışında uyanık kaldığım zaman boyunca...

Katalog gibi adeta geçmişim. Bir parça yeni insanlar, bir parça ders çalışma, bir parça sağlık sorunları, bir parça uzak ülkelere seyahat, bir parça zenginlik, bir parça sosyallik... hep birer parça. En kötüsü bu aslında. Nerede, nasıl ve ne tür bir hayatın insanı olduğunu bilememekte. Ne istemem gerektiğini şaşırdığım zamanlar o kadar fazla ki. Bazen sadece sağlıklı olmayı; bazen hayat arkadaşım olmasını, bazen çok zengin olmayı, bazen sessizce yaşamayı, bazen kalabalıktan boğulacak kadar yoğun yaşamayı istiyorum. Dışarıdan bakınca ne kadar güzel gözüküyor değil mi?

Şöyle düşünmekte fayda var sanırım. Bir miktar paranız var diyelim. Çalışma odanızı baştan sona yeniden tasarlamak istiyorsunuz. Ve elinize içinde önceden başkaları tarafından oluşturulmuş dizaynların modelleri var. Hepsi birbirinden farklı. Baktığınızda hepsi hoşunuza gidiyor; ama en beğendiğinizi seçiyorsunuz. Kurulum bittikten sonra bakıyorsunuz ki her tasarımdan bir parça var odanızda. Yatağınızın rengi farklı, perdelerinizin modeli farklı, lambanızın rengi farklı... Ben böyle bir etki yapıyorum insanlarda sanırım. Hayatlarının bir noktasına beni alınca içinde birçok şeyden olan bir odaya sahip oluyorlar. Başta eğlenceli geliyor. Belki hep durmasını istiyorlar evlerinin bir köşesinde; ama sonra fazlalık gibi geliyor. Ya da içine girince boğuluyorlar. Ve kapısı hep kapalı kalıyor...

En çok gülenler aslında en çok ağlayanlarmış derler. Öyle mi sence? Sence ben çok mu ağlıyorumdur? Çok mu dertliyimdir? Dokunsan acaba parmağın yanar mı içimdeki ateşten?

Birden fazla ben'in olduğu bir hayatı yaşıyorum işte. Sorun bende değil; küçüklüğümden beri hangisinde olduğumu bulamayışımda. Belki hiçbir mutluluğu tamamen yaşayamamak benim suçumdur. Belki kimse lanetlememiştir. Belki Allah böyle istiyordur benim için. Her şeyi gösterip; doğru olana yönelmemi istiyordur. Çok basit gibi geliyor kulağa, değil mi? Bir de bana sorun yaşadığım hayatı.

Hiçbir şeyde, yerde, mutlu olamayacağımı bilişimden sanırım hiçbir şeye tutanamayışlarım. Korkarak kaçışlarım. En çok ne zaman ağlamıştım Blog? Amerika'dan dönüşte, değil mi? Nedendi sence? O zaman tek başımaydım, paramı kazanıyordum, hayat çok güzeldi, o kadar güzeldi ki mutluluğu aramıyordum. Sanki bana koşarak geliyordu mutluluk. Döndüğümden beri ağlıyorum. Burada her şeye bir engel var çünkü. Engel olarak görmesen bile, bir şeyler gözüne soka soka hissettiriyor engelliğini.

Bakalım ne kadar daha kaçabileceğim mutluluktan, hayatımı yoluna sokmaktan ya da pes edip sistemin istediği köleliği mi yaşayacağım. En çok da bundan korkuyorum Blog. Sistemin bir parçası olmaktan korkuyorum. Yapmam dediğim şeyleri yapmaktan korkuyorum. İnsanlara bunu anlatınca anlamıyorlar. Lambanın açılıp kapanması gibi sanıyorlar kendime verdiğim sözleri çiğnemenin. Öyle ya, çok zaman oldu başkalarının beni anlamasını bekleyeli. O yüzden direniyorum Blog. Belki sonunda sağlığımdan, belki canımdan olacağım; ama direniyorum. Elimde inandığım bir avuç kadar umudum kaldı kendime dair. Onları da kaybetmek istemiyorum.

Tek başıma veriyorum bu savaşı. Kendi sorumluluğumla, kendi mücadelemle. Kaybedersem ben kaybedeyim istiyorum. Üzülmesin benim yüzümden kimse istiyorum. Geriye annem, babam ve kardeşlerim kaldı. İnsanların nefretini kazanmak çok zor değil sanırım Blog. Belki kan bağında daha zor olur; ama başarmak zorunda kalırsam onun da üstesinden gelirim herhalde. Gerekirse onların nefretini de alıp giderim buralardan. O zaman göçüp gittiğimde kimse üzülmez fazla. Doğru ya, sevginin yerini bir tek nefret doldurabilirmiş.

Yine de zamanım var. Az da olsa umudum var bir şeylerin düzeleceğine dair; ama çok zorlanıyorum be Blog. Bu kadar hassas olmamalıydım. Yaratılış kuralını bu kadar bozmamalıydım. Benim suçum değil bu kadar düzensiz yaşamış oluşum.

Gerçekten, benim suçum ne Blog?

Neyse. Nisan ayına girdik. Bahar geldi. Bahar hep yeni umutlarla gelirmiş. Belki bu bahar şansım yaver gider.  Belki diğer baharlar kadar umutsuz geçmez.

21 Mart 2013 Perşembe

Bozuk Ruh Hali

Dün, 20 Mart'da, uzunca bir süredir girmediğim depresyona girdim. Düzeltir umuduyla sabahtan akşama kadar ne bulursam yedim. Gece ye doğru midem biraz rahatlasın diye yeşil çay içtiğimi hatırlıyorum en son. Sabah tartıda yaklaşık 73 kg gibi bir değer görünce; artık beni mutlu eden tek şeyin bile işe yaramadığını gördüm...

Olmayacak bir hayale kapıldım yaklaşık bir senedir. Hayal de denmez aslında; ama umut diyebilirdim. En azından hayatımı 6 sene rahatlatacak bir umut. 2 gün öncesine kadar azimli şekilde ilerliyordum; ama gerçeklerin yüzüme tokattan ziyade, hakiki birer yumruk şeklinde inmesi, bütün dünyamı allak bullak etti. Aslında daha önceden bildiğim; ama ısrarla kabullenmediğim gerçekler... Şimdi  "ne için yaşıyorum" sorusu daha da önemli bir cevap arıyor kendine. Bense sessizce bekliyorum cevabın gelmesini.

Annem bazen haklı. Ya da hep haklı. Anneler hep haklıdır gerçeğine getirmek istemiyorum konuyu; ama haklı olduğu 1-2 konu oldu arkadaşlarımla ilgili. Facebook'umu bu akşam dondurmadan önce PKK ve BDP ile ilgili bir şey paylaşmıştım. Twitter'da da... Milliyetçi biri değilimdir. Hiç olmadım. Siyasete sarıyor bir süre sonra mesele. Bense ülkesinde mutlu olmayan bir vatandaş olarak hiç bulaşmıyorum o işlere. Sağcıymış solcuymuş... Futbol benim dünyamda 0 değerindeyse, siyaset de -1'e yakın bir değerdedir benim için; ama gördüm ki insanlar sevdikleri için kendi düşüncelerini açıklayamıyor hatta açıklayabilecekleri düşünceleri başkalarından duyunca, aksi düşünceleri savunuyorlar. Bunu eğitimli insanlar yapıyor. Hoş, artık herkesin "eğitim" adı altında aldığı bir şeyler var. Twitter'ımı kapatmadan önce de şöyle bir şey yazdım "insanın en büyük düşmanı kendisi, daha sonra da dostudur." Bir anda geldi aklıma çok ilginçtir. Sanırım çevremde "sevgilisi olunca sizi satabilenler" grubunun bende yarattığı etkiden dolayı oldu böyle bir düşünce.

Bugün protein günü yaptım. Ve şu anda sabahtan beri kesik suların, bendeki duş alamamış hale verdiği negatif enerji ile, blogumun başına geçtim, yanımda da Fransa'daki bir arkadaşımın, sağolsun, gönderdiği çikolataların son parçaları ve sıcak bir kahve var. Yarın Cuma. En sevdiğim gün. Sabah eğer sular gelmezse, epey bedduamı alacak ilgili kişiler. İnşallah sabah gelir sular. Zor; ama işte...

Benim kendime bir sözüm vardı Blog, hatırlar mısın bilmem; hayatımı düzene sokana kadar kimseyi hayatıma sokmama gibi bir karar almıştım son ilişkimden sonra. Harbiden ne oldu o? Hayırdır yani?

Anlaşılamıyorum Blog. Bu benim en büyük derdim sanırım. Peşinde de hayatımı düzene sokamamış oluşum ve askeri mevzular var. Bazen inançsız olsam cidden hiç beklemez gider intihar ederdim diyorum. Şimdi beni tutan tek neden o.

Mezun olduğumdan beri maddi manevi yarattığım yükün ruh halime etkisini kimse anlayamaz. İçsel dünyamda yaşadığım fırtınalı olaylar yetmiyormuş gibi üniversiteden çıkışımı aldığımdan beri eziyet gibi geliyor yaşamak. Ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. Bu haldeyken de kimsenin omzuna başımı yaslayasım yok. Çünkü dengemi kaybediyorum ben. Fazla güveniyorum. Bu hiç doğru değil. Ben hayatımı düzene soksam da olmayacak bir şey bu sanırım.

Geriye doğru bakınca bu konuda kimsenin ahını almadığımdan adım gibi eminim. Hiçbir konuda almadığımdan eminim. İçim çok rahat; ama düşünüyorum da neden ben? 

Derken çikolatalar da bitti... Yarın da protein günü yapmayı düşünüyorum.

Aslında yazarken bir daha sana yazmamak üzere son yazımı yazacaktım Blog. Şimdi biraz rahatladığımı hissettim. Tek sen kaldın. Dilin olsa belki neler derdin; ama insanların dediklerinden diyeceksen, ömür boyu sessiz kal. Razıyım ben.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Ruhum Mu Olgun?

Ne zaman kaybettim içimdeki çocuğu diye düşünüyorum şu Pazartesi sabahı... Kimdi katili diye düşünüyorum mesela. Neden insanlara güvenemiyorum diye düşünüyorum. Acaba neden eskisi gibi hayal kuramadığımı, kimseye ısınamadığımı, aynı şekilde sonuçlanacağına inandığım şeylere adım atamadığımı düşünüyorum. Neden 75 yaşındaki birinin baktığı gibi bakıyorum ilişkilere? 75 yaşındaki biri nasıl bakıyor, diye düşündürüyor bu cümlem de. 75 yaşında ve yalnız olduğunuzu, sevgi ve aşk için hiç umudunuzun kalmadığını, biriyle bir araya gelip yeni bir hayat kurma konusunda isteksiz ve geç kalmış olduğunuzu düşünseniz 1-2 saniyeliğine. Benimki de bu hesap işte. Olmuyor demek ki yapamıyorum. Bir şeyleri eksik olarak görüyorum sürekli insanlara güvenme mevzusunda. Kırılıyor artık inancım kolayca, eskisi gibi değilim, o 6-7 sene önceki Arif yok. Tanıştığı, konuştuğu insanlar ona fazlasını öğrettiler bugüne kadar. Kimseye güvenilmemesi gerektiğini öğrettiler. Oysaki yol gözleyen biriydim ben, ne kadar da saftım. Hala daha safım aslında. Bu da benim kendi kalkanım galiba, uzak tutmaya çalışıyorum kendimi bir şekilde.

Dün gece eniştemde 5-10dk'lık bir muhabbete girdik. Bana 1-2 sene içinde Avrupa'daki mühendislerin Türkiye'ye geleceğini ve haliyle de buradaki firmaların "yerli" mühendislere rağbet göstermeyeceğini söyledi. En kısa zamanda askerliğimi yapıp tecrübelenmem gerektiğini söyledi. Ona da aynı cümleleri kurdum daha önce konuştuklarıma olduğu gibi. İnsan yaşadığı ülkede mutlu olma ihtimali varken mutsuz bir vatandaş olarak yaşayabilir mi acaba? Ben de yaşamak istemiyorum zaten. Onun dışında da sorunlarım var. Bunların arasında sağlıklı düşünüp kendim için bir şeyler yapmaya çabalıyorum her gün. Epey efor sarfettiğimi kimsenin anlamayışı da bonus sıkıntı olarak geliyor dünyama. Beklemiyorum insanlardan bir şey artık. Sanırım böyle kendi alıştığım yalnızlığımla hayatımı sürdürmeye çalışmam en doğrusu herkes için...

Yeğenlerimle vakit geçirdim dün. 5 aylık yeğenimin ufacık bir gülümsemesinin verdiği huzuru hiçbir şey vermiyormuş. 1 tane dayıları var. Belki bir gün o da olmayacak. Bazen geri dönüp aileme bakınca, kendime bakınca, kısaca sahip olduğum her şeye bakınca, ne kadar şükür dolu olmam gerektiğini düşünüyorum. Genelde öyleyim de zaten; ama hayatımdaki 1-2 çıkmaz var ki çözülse her şey kolaylaşacak. Çözülmüyor ne yazık ki bir türlü...

İstanbul kapalı bugün.

22 Ocak 2013 Salı

Susuyorum

Ben uslanmam Blog. Konu duygular olunca uslanmam. Ondan eminim. Çünkü sevgi konusunda zamanında en ağırını yemiş, yerin dibine batmış biri olmama rağmen, bu iğrenç ötesi ortamda hala nefes almaya çalışıyorum. Nefes? Suçlu olduğum faktör ne? Umut...

Bitmedi bir türlü *küfür* umudu. O klasik "nefes alıyorsan, hala umut vardır" sözü ne kadar da doğru. Mecazi anlam yüklenmesi daha makbul olan cümlenin, fiziksel açıdan da doğruluğunu o kadar çok yaşıyorum ki anlatamaz hiçbir kelime. Fakat çok yoruldum, usandım, bıktım. Hala aynı beklentilere girebiliyor oluşuma tüm öfkem, hala onlardan biri olarak, aynı etiket altında yaşıyor olmama bütün nefretim, isyanım...

Vazgeçmiş olmam lazımdı şimdiye; ama diğerlerinin sözüyle kandırdım kendimi her defasında, "daha yaşın 24, ne gördün ki?".. Bunu 17 yaşımdan beri duyuyorum. Ne değişti Blog? Para kazanmaya başlamamış olmam, hayata atılmamış olmam, elim ekmek tutmuyor oluşu, hayat kavgasına bulaşmamış olmam; gerçekten de bazı duyguları yaşayıp hissetmek için, yaşım çok mu erken olduğunu gösteriyor? 30 yaşımda da aynı tepkiyi göstereceğimden adım gibi eminim. Çünkü bu b*ktan dünya, iyileşmek gibi bir değişim göstermiyor; aksine daha da iğrenç, vurdumduymaz, pis ve tüketim meraklısı insanlarla doluyor. Sanki dünyaya gözlerini açan her çocuk, masumiyetini en fazla 2-3 hafta yaşıyor gibi hissediyorum. Yine de bunları yazdıktan sonra hiçbir şey olmamışçasına hayatıma devam edebiliyorsam, tek sebebi, o öldüremediğim, umut denen şeydir.

Bazen küçük bir valize birkaç eşya koyup, hiç bilmediğim yerlere gitmek istiyorum. Beni hiç tanımayanların olduğu, her şeye sıfırdan başlayabileceğim bir yere. Geçmiş o kadar yoğunlaştı ki artık taşıyamıyorum. Geçen her gün daha da fazlasını bırakıyor mazi kefesine.

Susuyorum. Ben dertlerimle doldukça susuyorum, içime atıyorum sürekli. Çünkü bağırıp çağıramıyorum, tepkimi gösterebileceğim kimse yok. Kim suçlu? Kimi, neyi suçlayabilirim? Hiçbir şeyi, hiç kimseyi... Susuyorum o yüzden. Kimsenin faydası olmuyor, kendime faydam olmuyor bazı konularda. Vazgeçmek en güzel, en kolay, en rahat çözüm oluyor; ama bu sefer de vazgeçemiyorum. Vazgeçmeyi gururuma, hayallerime ve saygı duyduğum kişilerin hatrına ödetemiyorum. Yine de bazı şeylere daha fazla katlanamayacağım. Belki temelli vazgeçmiyorum şu anda; ama tamamını ertelemeye karar verdim. Ne zaman, kiminle olduğu konusunda hiçbir fikrim yok. Elimden gelmiyor hiçbir şey.

Susuyorum.

13 Ocak 2013 Pazar

Bilemedim

Bilemedim sevgili Blog. Bilemiyorum hatta. Ne yapsam bilmiyorum. Hayatıma birini almak istiyorum; ama istemiyorum da aynı zamanda. Muhtemelen almayacağım da. Ya da aladabilirim. Almalı mıyım? Bence hayır. Hayatımı düzene sokmadan hele ki. Öncekileri aldım da ne oldu? Sahi ne oldu onlara blog? Aman ne halt yerseler yesinler. Ben en önemlisini hayatımda tutuyorum bana çok uzak da olsa. Çünkü bir tek o beni üzmedi... Diğerlerine sevgili bulma konusunda başarılar. Bu boktan hayatta bakalım ne bulacaklar.
44 gündür diyette oluşum ve sanırım tam 1 aydır hamburger yememiş oluşum; bende feci halde MCDONAAAALLDDS!!! çığlıkları attırıyor. 70.5 kiloluk adeta bir HERKÜL vücudumun hakkını veriyorum vermesine de, hamburger istiyorum ben. İstiyorum Blog. Bunu istiyorum! Ve sanırım ya Eskişehir ya da Ankara; en olmadı İstanbul'da yiyeceğim! Neyse fazla yemeğe girmesem iyi olur. Akşam yemeğime daha 1 saat var.

Ben en çok birini mutlu edince mutlu oluyorum; ama sevgimi, ilgimi gösterdiğim şekillerde olunca oluyor. Biri benimle konuşurken keyif alıyorsa, mutlu oluyorsa sözlerimden, bakışlarımdan, yazdıklarımdan belki ya da paylaştıklarımdan... ben de mutlu oluyorum. İçim, böyle bir şeyleri paylaşmış olmanın verdiği huzurla ve sevinçle doluyor. İyi bir şey değil mi bu Blog? Bencillik değildir sanırım...

Maciej isimli arkadaşımın bana önerdiği hatta zorladığı şeyi araştırıp harekete geçmeyi düşünüyorum elimden geldiğince. Korkak adımlar atsam da bu konuda, elimden geleni yapmam gerekiyor. Aksi halde olacaklar/olabilecek hiç güzel değil. Değil, zira ben intihar edeceğim dediğimde şaka olarak algılanması da güzel değil. Bilemedim bu yüzden Blog. Ben İstanbul'u özledim, Virginia Beach'i özledim, Akçaabat'ı özledim...

25 Ekim 2010 Pazartesi

Etiket: Nefret - Ilk yazi!

Son 1 haftadir hayatimin boyle "yeter" dedigim noktalarini yasiyorum. Hatta o kadar sacma-salak durumlara giriyorum ki kelimeler ifade edemez o derece. Harika baslayan bir Cuma gununun aksami, hayatimin en salak durumunu yasamis biri olarak kayitlarima gecti... Salakligimi burada anlatmak istemiyorum. O aksam o kadar yalniz kaldim, kimse yanimda olmadi ki, bloguma yazacak kadar bile kendimi guclu hissedemedim. Cok kotu acinasi bir durumdaydim. Halimden anlayacak kimsenin olmayisi ne kadar aci veriyor bilemezsiniz...

Mevcut hafta icinde bir cok seyi farkettim. Insanlarin egolarini tatmin etmekten baska bir ise yaramiyormusum ben. Cok ilginc, ben 2. siniftayken egitimime 1 yil sureyle yardimda bulunan insanla su anda selamlasmiyoruz bile. Neden? Cunku bu insan benden alabilecegi her seyi aldi. Ben o insanin Turkiye temsilcisi oldum resmen. Her sefer mesaj atan, yazan, halini hatrini soran, ustune sitemli bir sekilde de konusan ben oldum; ama ben yazmayinca o da yazmadi. En son yaptigi dengesiz seylerden sonra bile, sinirlerimi yumusattim o insana karsi... Sonuc? Koca bir hic. Yaptiklarina her zaman minnettar kaldim ben o kisinin. Sanirim benden daha fazlasini istedi ki alamayinca umudunu da diger her iliskisini de kesti. Buna bir de eskilerden biri eklendi. Farkettim ki birine muhtac oldugunuzda, o kisiye ne kadar muhtac oldugunuzu gosterdiginiz surece, hatta onun sahip olduklarina sahip olmayi istediginizde ve bunu o kisiye belli ettiginizde; gayet onun egolarini tavan yapmis olabiliyorsunuz. Bunu gordum ve son 1 haftadir bir kac konuda daha yasadigim ve ogrendigim aci gerceklerle, boyle yerin dibinde yasiyorum artik.

Son yasadigim hafta bana insanlardan neden nefret ettigimi tekrar hatirlatti.

En kotusu de, zerre kadar zararim olmayan insanlarin boyle benim ustumden bir sekilde mutlu olmalari ve bunu acitasi bir sekilde yapmalari, beni bu hayattan daha da nefret eder hale getiriyor. Herkes ne yapsam da acaba boyle mutlu olsam, birilerinin ezildigini gorsem, sahip olduklarimla kendi kendimi yuceltsem havasinda.

Ne kadar cok mutlu olma sekli var aslinda, degil mi? Bense hic birini secmeden bana gelmesini bekliyorum mutlulugun. Oysaki git, sen de egolarini tatmin et, sahip olduklarinla ovun, baskalarini kiskandir. Kendini begenmis ol. Yapabilirsin bunu, degil mi?

Arif salak. Arif saf. Arif iste.

Son bir haftadir olumle ilgili garip sekilde dusunur oldum zaten. Sirf sahip oldugum guzel insanlar icin, su mezuniyetimi yasamak istiyorum. Ayni gun olsem, sanirim benim icin en harika mezuniyet odulu olur. Ah simdi boyle dedim ya, kesin o gune kadar harika seylere sahip olurum, o gun de bilincli bir sekilde olurum.

Hayat iste. Oyle ya da boyle, herkes bir gun nefret ediyor en az. Her gun olmasa bile...