Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2017 Pazar

Neredesin Sonbahar?

Neredeyse eylül bitecek. Havalar bir ara ağustosta soğuktu resmen, peki şu anda neden cehennem gibi sıcak? Üstelik akşam saatleri olmasına rağmen. Çöl sıcakları diye bir şeydir gidiyor geliyor. Sanırım buraları çöle çevirmeden, temelli gitmeyecek... 💦

Geçen hafta yeni iPhone'lar tanıtıldı. iPhone X iyi güzel de, iPhone 8 çıkarmaya ne gerek vardı diye düşünmedim değil. Şimdi tasarım olarak farklı deyip muhtemelen 300-400 TL farktan dolayı iPhone X'e yanaşmayacak mı insanlar? Muhtemelen iPhone 9, iPhone X tasarımıyla devam edecek. Ben alacak olsaydım iPhone X alırdım. Face ID mi barnak izi mi diye düşünürdüm tabii. Sonra ekran özelliklerini baz alıp iPhone X'e giderdim. Super Retina denen şey var sonuçta. 😋 O değil de, benim ayfoncuğum artık güncelleme alamayacak, ama şu haliyle bile çatır çatır çalışıyor. Zira iPhone 4S zamanında güncelleme almayı kestiğindeki halini görmüştüm. Onu yaşamıyorum çok şükür. Şimdilik böyle güzeliz biz. 💖 Zaten telefonu neredeyse hiç kullanmıyorum. Ne sevgili ne de sürekli iletişimdeki arkadaşlar(!) var. Biliyorsun öyle merhaba/merhaba deyip telefonlaşan biri değilim Blog. 💩

Ben yine diyete başladım Allah seni inandırsın. Bu sefer artık bozamayacağım hale geldim çünkü. Şimdilik güzel gidiyor. Pek zorlanacağımı da zannetmiyorum. Çünkü yemek yemekten bile sıkıldım. Durumlar çok ciddi.

Cuma günü termal devremülkümüze gidiyoruz Blog. Her ne kadar ben termal yanını çok kullanmakla ilgilenmesem de, temiz hava, faydalı su ve kafa dinleme şeklinde maksimum çıkarım sağlamayı hedefliyorum iki hafta boyunca. Sarot Termal Vadi çok eğlenceli olmasa da, işte... 😐

Korkuyorum artık. Her şeyin böyle devam edeceğinden, bir anda gözümün dönüp her şeyden vazgeçeceğimden... tamamen pes edeceğimden. Umudumun tamamen tükenmesinden korkuyorum yaşama dair. Geçen gün hastanede birini görmüştüm. Çok etkilendim ondan. Halime şükretmeye utandım. Allah yardımcısı olsun diye dua ettim. Benden daha gençti, ben belki evden çıkamazdım onun yaşadığını yaşasaydım. O herkesin garip bakışlarına rağmen kendi işini yapmak için oradaydı. Bilmiyorum. Allah ona kolaylık versin her işinde...

Bana da yardım etsin...
Eder mi sence Blog?
Senelerdir bekliyorum çünkü.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

İzlerken...

Her uzun bir asosyallik döneminden arkadaş ortamına girdiğimde olan şey oldu geçtiğimiz günlerde. Çenem durmadı. Çok konuştum; çok güldüm, çok güldürdüm... Sonra yine eve dönünce garip oluyorum. Tıpkı şimdiki gibi.

İçimdeki havayı vakumla alıyormuş gibi hayat adeta. Ya da içime çekiliyorum, daha çok kendi dünyama dönüyorum gibi oluyor. Daha da sessizleşiyorum. Ne gülmek ne de konuşmak geliyor içimden. Hele bir de Ankara'nın uzak bir köşesinden dünyaya bakmaya çalışınca daha da karamsar gözüküyor. Eh ruhsal durumumun daha farklı olması beklenemezdi bu şartlarda.

Ankara'da yaptığım tipik şeylerden bahsetmeme gerek yok galiba Blog. Zaten hepsini az çok tahmin edebilirsin. Ufak tefek değişiklikler dışında aynıydı. Aynı olmasına rağmen eğlenebiliyorum; ama hep arkamdan dürten "geri döneceksin" şeklindeki sesin bendeki etkisiyle eğlendim diyeyim.

İnsanın elinin kolunun bağlı olması kötü bir şey. Bu benim hayatımın birçok bölümünde geçerli. Aynı anda çevremdekiler için de geçerli; ailem, arkadaşlarım, benimle tanışmak isteyenler...

Şu kalbimi dinleme mevzusunu denedim bu arada. Beceremedim sanırım tam olarak. Havaların sıcaklığı beni nasıl boğuyor anlatamam Blog. Aslında birçok şekilde anlattım bugüne kadar da, acaba sen de mi diğer insanlar gibi anlamamazlıktan geldin? Neyse.

Hazır Ankara'dayken 1-2 şey de aldım. Bol bol yedim içtim Blog. Ve pişman değilim. Yine de eksiklik hep vardı. Sanırım yalnız olduğum sürece eksiklik hep olacak. Tabii şu anda tek umursamamız gereken nasıl para kazanırım sorusu olmalı, değil mi?..

17 Kasım 2015 Salı

Sevgili O, Bir Sen Yoksun!

İSTANBUL!

Seni çok seviyorum, ama ah şu beni terleten nemli hava'n olmasa! İnan, o aptal trafiğine, yazları her tarafını dolduran Arap turistlerine, her köşedeki bir adet AVM'ne... hepsine razıyım; ama işte... İşte.

Ablamın doğumu için geldiğim Gebze semalarındayken, fırsattan istifa 3. kez arkadaşlarımla buluştum ve bugün gerçekleşen sonuncusunda, eski iş arkadaşım, çok tatlı bir bayanla geçirdim günümü. Velhasıl, kendi dertleri olsa da benim dertlerimi az çok anlayan biriyle bütün günümü eğlenceli ve gülerek geçirmek bana adeta 1 yıllık mutluluk sağladı. Gel gör ki, geçen hafta hayatımdan çıkardığım 3 adet dostum dediğim insanı, senede 2 kere belki görebilirken ne kadar mutlu olduğumu tarif edemem; ama herkes başkalarında aynı hissiyatı yaratmıyormuş ki şu anda onları çıkarmak durumunda kaldım.

Çok güzel bir gündü. Gittiğim mekanların adlarını vermeyeceğim Blog, sen biliyorsun zaten, ama az biraz ilgili kişiler, kişisel Twitter ve Instagram hesaplarımdan olayı çözerler. Bugün Kadıköy, Beşiktaş, Eminönü ve daha birçok noktada oturdum, yedim, içtim... güldüm, bol bol güldürdüm. Ve evdeyim.

Kendi fotoğrafımı da ekliyorum ki Allah bozmasın, olmayanlara da nasip etsin, mutluluğu buraya taşıyayım. Zira son 1-2 yıldır doğru düzgün mutlu bir haber paylaşamaz oldum seninle Blog.

Bu arada görüyorsun değil mi ne kadar tombiks bir hale geçtim? Evet, diyet yapıyorum 3 gündür. YAPIYORUM!

Özetle bugün güzeldi. Ve çok yakında Ankara'ya döneceğim. Tekrar eve kapanan, mecburen, hayalleriyle doymaya çalışan bir insan olacağım; ama bu sefer kimsenin halimi hatrımı sormasını beklemeyeceğim. Dostum dediklerimin %80'i beni kendi halime bıraktıklarında anladım bu hatamı. O yüzden bazı kararlar aldım:
  • 3 gündür devam ettiğim diyetimi daha da yoğunlaştırıyorum. Ki 3 gündür epey aerobik yapıyoruz küçücük yeğenimle.
  • Aklımda bazı şeyler var geleceğime dair, onlara yoğunlaşmayı düşünüyorum.
  • Bir süredir düşündüğüm şeyi yavaştan gerçekleştirmeye çalışacağım: Artık O'nu beklememeyi öğrenmeyi deneyeceğim. O, her kim ise, birgün olur da gelirse hayatıma, göreceği şey, son kullanma tarihi epey bir geçmiş ve kötü kokan bir Nutella kavanozu olacaktır... Bunu yapmak zorundayım galiba. Çünkü ben umut edip beklemekten başka bir şey yapamıyorum ve birine olan ihtiyacımı dizginleyemiyorum. Bu da beni çok yıpratıyor. 
Şimdilik paylaşmayı düşündüğüm ana şeyler bunlar Blog. Bunların dışında şunlar da gerçekleşti bir süredir hayatımda:
  • Instagram'daki içinde insan olan bütün fotoğraflarımı sildim, klini açtım. Twitter profilim de aynı şekilde. Sana özgü profillerimi biliyorsun Blog, hemen sağ kolonda (bana göre) bulunuyor linkleri.
  • Windows 10'un 10586 numaralı sürümünü yükledim. Ve Allah seni inandırsın, daha da hızlandı laptopım. Ben varya, iyi ki almışım bu bilgisayarımı Amerika'dan. Beni daha götürür bu, inşallah.
  • Artık hemen hemen canımı sıkan her şeyi rahat bir şekilde boş verebiliyorum. Ve bu durumdan mutluyum. Kafama takmıyorum mesela, çok yoğunlaşmıyorum, bozmuyorum moralimi.
"Böyle saydım, ama kesin bozulur moralim." demek bile istemiyorum. Şu anda böyle hissediyorum ve mutluyum. Allah bana nazar değdirecek insana bile versin ki gözü doysun!

Şu şarkıyla da kapanışı yapmak istiyorum. Çünkü sözleri kısmen beni anlatıyor ve hep etkilemiştir. Sezen Aksu da yengeç zaten... 

28 Ekim 2014 Salı

Neyin Korkusudur Bu?

Karadeniz türküleri çalıyor arka fonda. Hani o duyunca, farklı bir yere dokunan ezgiler var ya, onlar işte. Çünkü korkularım gelince aklıma ya da dolunca beynimden tüm vücuduma doğru, çocukluğum geliyor aklıma. En saf hallerime bürünüyorum. Bazen gözlerim doluyor, bazen gülüyorum. Bazen donuklaşıyorum. Sonra uzun uzun düşünüyorum. Nasıl geri gelir tüm iyilikler üzerime, nasıl güçlü olabilirim, nasıl yenebilirim korkularımı diye...

Şimdi korkulu anlarımdan birindeyim. Aslında şu anda değil de bir süredir bu haldeyim. Ne hikmetse kimseye çaktırmıyorum. Kimse de anlamıyor öte yandan. Çünkü herkeste aynı heyecan var: Arif askere gidiyor. Büyük haber ne de olsa. Ben olsam şüphelenirdim kendimden yahu. "Bu çocuk ağlamıyor, bu çocuk doğru düzgün gülmüyor, bu çocukta hiç heyecan yok, sanki askere başkası gidiyor" derdim kendi için. İşte, o heyecan onları sarmış durumda. Onlardan kastım da ailem ve arkadaşlarım. Olsun, heyecanlansınlar. Nasılsa yaşayacak olan benim iyi/kötü.

Geçtiğimiz cuma günü öğrendim nereye çıktığını askerliğimin. Bizimkilere önce İzmir'e oradan da Kıbrıs'a gideceğimi söylediğimde hepsi bana tatile gidiyormuşum gözüyle bakıyordu. Sanırım hala öyle bakıyorlar. Oysaki internetteki yorumları okuyan ve özellikle Kıbrıs'ın gerçekte nasıl olduğunu hayal eden benim.

Neyin korkusunu yaşadığımı bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Hani, sürekli spor yapacak olmam mı, devrecilik muhabbetiyle ezilecek olmam mı, oralarda temizlik konusunda epey bir ödün verecek olmam mı, yoksa kafa dengi birini bulamayacak olmam mı, diğer bazı meselelerde epey zorlanacak olmam mı... bilmiyorum neden korkutuğumu. Ne kendimi ne de başkasını bozuyorum bu konuda. "Aman boş ver geçer" diyorum yani.

Ben ailemden, Erasmus öğrencisi olduğumda bu kadar uzakta kalmıştım; yaklaşık 6 ay kadardı. Tabii askerlik kesinlikle Erasmus kavramının tamamen zıttı. Yani özlem konusu beni ne kadar zorlar bilmiyorum. Kastettiğim özlem insanlara olan özlemim bu arada. Yoksa maddi şeylere duyacağım özlem de mevcut. Senden çok uzaklarda olacağım Blog'um. Günlük de tutmak istemiyorum oralarda. Çünkü, oradakilerin ruh halleri nasıl bilmiyorum. Rahat yazamam günlüğe okunur diye; ama ikimiz de biliyoruz ki yaşadığım iyi/kötü her saniye beynime olacaktır. Sonuçta senelerdir korktuğum bir süreç. Ben oralarda çarşı iznine de çıkamam muhtemelen. O yüzden çok heyecanlanmıyorum o konuda. Kendimi 6 aylık bir dünyadan zıtlama evresine sokuyorum. Her şeyim askerlik olmalı belki de. Ancak öyle geçirebilirim o 6 ayı.

Geçtiğimiz 1 hafta içinde, neredeyse tüm akrabalarımı, ablamları ve çok sevdiğim ve görebilme şansım olan arkadaşlarımı gördüm. Hepsiyle vedalaştım. "Hayırlı teskereler" sözünü duydum çoğu sefer. Ve hepsine karşılık olarak gülümseyerek "amin, inşallah" dedim. İyi yapmış mıyım Blog? Bence çok güzel bir vedalaşma oldu. En son ailemle vedalaşıp gideceğim bu evden. Bütün kalbimi bırakıyorum bir de. Uzakta kalacak o da benden.

Bilmiyorum Blog. Belki çok abartıyor gözükebilirim. Belki abartıyorumdur, ama askerlik mevzusunu birçok kişiden daha iyi biliyorsun ne demek olduğunu içimde. Şundan da korkuyor olabilirim: Döndüğümde hiçbir şeyi yerinde bulamayabilirim. Allah biliyor ya onu da. İçimden geçen cümlelerin biri de o yönde zaten: "Allah'ım sen olacaksın yanımda bir tek."

Hala hazır değil eşyalarım. Bu akşam listesini hazırlayıp yarın da Ankara'nın merkezine geçip oralardan edinmeyi düşünüyorum. Ben istesem de uzun bir süre hazır olamayacağım Blog. Öyle ya da böyle gideceğim kesin. Aksini hayalimden bile geçirmiyorum. Gerçi bir keresinde Kıbrıs'ta asker olmayı geçirmiştim. Sanırım onun enerjisini çektim. Ama son zamanlarda da yurt dışında askerlik yapmayı hayal ediyordum. Demek ki o enerji varmış. Bilemedim ne desem kendime.

Sen de beni özleyeceksin biliyorum Blog. O yüzden içim rahat. Bana olan sevgin ve sadakatin çok güçlü. Yeterki Google ya da başka biri sana bir şey yapmasın.

Bir de dönememek var Blog. Askerlikte başıma bir şey gelebilir. O ihtimalleri de göz önüne alıp ayrılmak lazımdı herkesten; ama işte insanların gözünde tatile gidiyormuşum havası olunca da bozamıyorsun. Bozulmamaya dirençliler bir de. Sevdiklerin sonuçta...

Askerden dönünce ne olacağı konusunda hiçbir fikrim yok. Zaten oradayken düşüneceğim şeyler ne olur bilmiyorum. Askerlik deyince her şey bir belirsiz, bir bilinmezlik, bir hasret, bir yetememe... Belki de o yüzden boş veriyorum. Sanırım askerlik boyunca da planlardan, telefondan, internetten ve tüm sevdiklerimden uzak kalacağım.

Seni bile bırakamıyorum 1 saattir Blog. Çok korkuyorum. Korktuğum şeyin ne ya da neler olduğunu bilmesem de korkuyorum.

16 Ekim'den beri hastayım. Hala burnum akıyor, hala bu havaya rağmen saçma şekilde hastalığımla alakalı terliyorum. Tamam, belki dışarda çok gezdim bu zaman içinde; ama şimdiye geçmesi lazımdı Blog. Sanırım hastalığımı bile bırakamıyorum. Ya da bu ruh haliyle iyileşemiyorum. Ne yapacağım böyle ben?..

Bu son yazım. Yani şimdilik. İnşallah askerlikten dönünce çok güzel anılardan bahseceğim şekilde hoş geldin yazısı yazarım. İnşallah en hayırlısı ve en iyisi olur benim için. Ve inşallah çok çabuk bir şekilde alışırım her şeye. Ve inşallah sağ sağlim, ruhsal ve bedenen sağlıklı bir şekilde dönerim sevdiklerimin yanına. Allah bana ve geride bıraktıklarıma sabır versin.

Amin.

Zaten şunun şurasında 6 ay yokum. Ne ki?
180 gün.
4320 saat.
259200 dakika.
15552000 saniye.

5 Eylül 2014 Cuma

Bodrum Beni Mi Bekliyorsun?

Şu iki hafta değişik geçti Blog. Hani iyi ve kötü, tarif edemediğim şeylerle doluydu. Bir ucundan tutsaydım yaşadıklarımın, ya dibe batardım ya da göklere çıkardım. Biraz abarttım bu tabirle, ama asıl demek istediğim şey, benim korkuyor olmamdı. Mutlu olmaktan da mutsuz olmaktan da korkuyorum. "Böyle bir şey olabilir mi Allah aşkına?!" dediğini duyar gibiyim, ama oluyor. Böyle bir hale büründü her şey. Korkularla dolu bir hayal dünyasındayım.
Hiç mi güzel bir şey olmayacak ya da her şey mi kötü?
Değil...

Aslında iyi olan birçok şey var, ama ben kötü olanların üstünü kapatmaktan çok yoruldum. Sanırım ondan batıyor hayat bana.

Çok az kaldı Blog. Bak ağustos bile hemencecik geçti. Geriye kaldı yarım bir eylül ve son rötuşları yapacağım ekim. Sonra mutlu son TSK'nin beni sahiplenmesiyle gerçekleşecek. Happy Ending misali.

En azından ekimin başına kadar yapacaklarımın az çok belli olması biraz zamanı daha farklı geçirtiyor. Yine de ekim ayı biraz zorlu geçeceğe benziyor.

Peki ben hazır mıyım? HAYIR!
Yine de geçtiğim hafta çok yoğun bir duygusal dalga etkisindeydim. Güzeldi. Bol bol ağladım, bol bol hissettim. Güldüm, mutlu oldum. Sevdim, sevildim. Hayatı yaşadım yani.

Şimdiyse önümde, ablamların beni de yanlarına aldıkları kısa bir Bodrum tatili var. Ona odaklandım kısmen. Tek istediğim sabah güneş doğmak üzereyken uyanıp otelin sahiline gidip güneşin doğuşunu izlemek. Üşürüm belki. Üstüme ince bir şey alırım. Ya da hiç almam, şort ve tshirt ile içime kadar işletirim havayı, güneşin selamlamasını... 10 gün sonra Bodrum'u da görmüş olacağım. Kısmetse.

İçim nasıl diye sorarsan eğer, her zamankinden daha karışık olduğunu söyleyebilirim. Çünkü çok korkuyorum Blog. Senelerce kaçtığım şeylerle yüzleştiğim bir yaş'ı geçiriyorum. Ağır geliyor biraz. Gururuma dokunuyor, hatta yumrukluyor. Bilmiyorum.

Bir de aylardır bekledim albüm sonunda yayınlandı. Şimdiden birçok kez dinledim albümün tamamını. Keşke canlı da dinleyebilsem onları. İngiltere'deki konserleri çok uygun fiyatlı ve yoğun değil. Belki olur bir gün.

Kim bilir?..

Dipnot: 15-20 Eylül arasında Sundance'dayım.

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Doğum Günüm ve Rachel Corrie'yi Anma


Dün doğum günümdü Blog, 22 Temmuz. Artık "kazık kadar" adam olma özelliğimi en dipte, en derinlerimde yaşıyorum. Yine alışmam gereken bir rakam var önümde 2 ve 6'dan oluşan. Olsun. 25'e de alışmıştım bir şekilde.

Bu yaşımdaki doğum günümü ilginç bir şekilde kutladım diyemiyorum, ama ilginç geçirdim diyebilirim. Çünkü öncelikle Ramazan'dı, oruçluydum önceki iki doğum günümde olduğu gibi. Sonra Diyarbakır'daydım ki Diyarbakır şehriyle ilgili düşüncelerimi başka bir zaman yazacağım. Ve akşam İstanbul'a uçtuğumdan dolayı iftarımı uçakta yaptığım için değişik bir doğum günüydü. Kutlamadım. "Neyini kutlayacaksın Allah aşkına?!" der dediğini duyar gibiyim Blog. Haklısın belki de. Ben kutlayamadım. Küçük bir plan vardı ama telaşelerle geçmişe karıştı unutularak. Çok da sorun etmiyorum. "Benim arkadaşlarım kutlar ya!" diyordum ki gün boyunca gelen Facebook mesajlarına döndüm. Çok mu kıymetli acaba... Kıymetli olanları vardı içlerinde. Bu arada Facebook duvarımı kapalı kullanıyorum. Haliyle o klasik "doğum günün kutlu olsun" postlarını atamadığı ve zahmet edip(!) mesaj yazamadığı için birçok ilgili ve yakın (!) arkadaşım doğum günümü kutlayamadı. "Aww, how sad those bitches couldn't make it!" dediğinden eminim Blog. Haklısın. Derken toplamda 20 kişi güzel cümleleriyle yazdılar bana. Mutlu oldum. Hele 1-2'si çok içtendi. Çok daha mutlu oldum. Zaten onlar da bana yetti. Bu arada numaramı kimse bilmiyor hala. Tepki gösterenler de oldu, hatta biri aylardır arayıp sormamasına rağmen tepkiliydi. Nasıl cevap vereceğimi bilemedim kendisine Blog. Biraz kırmalı/küsmeli konuştum. Sustu. Mesaj atan arkadaşlarımdan biriyle hayatla ilgili dertleşirken şöyle bir cümle kurdum, aynen kopyalıyorum:

"Beni tutan bi Allah inancim bi de ailem. Arkadaslara baska seylere resti cektim. O yuzden uzak duruyorum."

Tabi bu cümlem her arkadaşım için geçerli değil. Yerini bilen arkadaşlarım her daim oradalar. Ve böylece doğum günüm geçmiş oldu Blog. Şu anda İstanbul'a yakın olmanın verdiği rahatlıkla belki çok önemsemiyorum, belki doğum günümü uçakta geçirdiğim için önemsemiyorum, belki önemseyecek başka şeylerim vardır o yüzden önemsemiyorumdur. Ama önemsemiyorum özetle. Ya da çok önemsiyorum.

Bu gece Kadir Gecesi. Önemli bir gece ve iyi geçirmek istiyorum. Son zamanlarımda orucumu açmadan Filistin'de ölen onlarca masum insan için dua ediyorum belki o anda daha çok kabul olur diye. Elimden geldiğince boykota da destek veriyorum. Ortalıkta "yok efendim Facebook da Yahudi malı, boykotunu da oradan yapıyorsun, komiksin" şeklinde yorumlar görüyorum insanların başkalarına verdiği tepki olarak. Ve soruyorum: Senin elinden ne geliyor? Hiçbir şey. Hiçbirimizin elinden bir şey gelmiyor ve ben bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Birileri polis orantısız güç uyguluyor diyordu. Orantısız gücün en iyi örneği Orta Doğu'da yaşanıyor şu anda. Onu geçtim, savaşanlar bir yana, çocuklar ölüyor. Belki önce anne babalarını ölürken görüyorlar, öyle bir ölüyorlar; sonra da kendileri ölüyorlar. O çocukların ellerinde güzel oyuncaklar olmasına rağmen koca koca taşlar var. Belki benim tepkim de onca şeye etkisiz kalmasına rağmen o taşlar gibi. Yine de mücadele ediyorum diyebiliyorum. Hiçbir şey yapmayıp oturmanın ne kadar acı verdiğini biliyorum ben.

Ve Rachel Corrie... Sen ne güzel bir insandın öyle. Seni yetiştiren anne babaya helal olsun. Keşke hayallerin gerçekleşse bir gün bu dünya için. Eminim Allah yerini cennet eylemiştir.

Tanımıyordum kendisini. Rastlantısal bir şekilde denk geldim haberlerine. Yaptıklarını okudum, izledim. Gözlerim doldu ölüm şeklini öğrenince. İnsanların ne kadar çeşitli olduklarını anladım. "Ben ne yapıyorum peki?" diye sordum kendime. Sustum. Çünkü diyecek hiçbir şeyim yok. Huzur içinde uyu Rachel Corrie!

Ve yine içimde başka başka konularda söylemeyi istediğim bir sürü şey var, ama yetmiyor kelimelerim Blog. Yetmiyor...

Yarın Ankara'ya geçiyoruz. Bundan sonra Ankara'nın küçük bir kasabasından devam edeceğim. Muhtemelen kitaplarımla sevişiyor olurum gün boyu. İnternetim? Muhtemelen olmayacak...

Ve bu şarkı da, 1 Eylül'de albümlerini çıkartacak olan The Pierces kızlarımın dün akşam yayınladıkları şarkısı: 

16 Mart 2013 Cumartesi

Elma Sevgisi

Çarşamba günü Eskişehir'e gitmiştim. Dün akşam döndüm. Bir önceki gidişimden farklıydı bu seferki. Daha özeldi, daha güzeldi. Hatta içim o kadar mutluluk doluydu ki ayrılırken ağlarım herhalde diye düşünürken mutlu bir şekilde döndüm. Sanki "tamam, artık daha güzel olacak her şey" düşüncesi vardı içimde, hala daha var.

Birilerinin nazarı değmesin diye kimseye anlatamadığım duygularım var Blog. Belki çevremdeki çoğu kişiye söyleyebileceğim bir durumu, kimsenin gözü kalmasın, bazı kişilerin de kalbi kırılmasın diye söylemiyorum, söyleyemiyorum. Rahatsız da değilim aslında. Böyle daha mutluyum. Önceki durumumu söyledim de ne oldu? Güya onu da saklamaya çalışıyordum.

Velhasıl, söylemiyorum, soranlara da "belki" anlatıyorum. Bilmesi gereken 2-3 kişi çevremde sürekli iletişim içinde olduğum. Onlar da biliyor zaten. Diğerlerine şimdilik söylemeyi düşünmüyorum. Özel hayatımı bilmek isteyen, kendini hissettirecek kadar ilgilenmeli benimle.

Şu kelimeyi kullanmak istemiyorum aslında; ama duygularımı özetleyen başka kelimem yok: mutluyum... İçimde huzur var, heyecan var, bir şeyleri başarma isteği var. Bunlar yoktu mesela bir süre öncesine kadar. Eksikliğini bildiğim şeye bağlıyordum. Haklıymışım.

Yine de büyük konuşmak istemiyorum. Ya da her şeyi o konuya bağlamak istemiyorum; ama hayatınızda biri olduğunda baktığınız pencere arka sokağa açılmıyor, aksine kocaman güzel bir bahçeye açılıyor. Bazen havası kapalı olan, bazen güneşli olan; ama hep yeşil kalan bir bahçeye...

Dipnot: Sevgili Blog'um, sen de bilmesi gerekenlerden olduğun için yazdım. Zaten seni takip eden biri de muhtemelen bilmesi gereken biridir.

Dipnot 2: Eski sevgililerimin hangisi acaba sevgili Blog'umu inceledi doğru düzgün diye düşünmüşümdür hep.

Dipnot 3: Bir önceki yazımda bulunan pasta tarifini yakın bir zamanda tekrar uygulamalıyım. Mesela Pazartesi? Tamam.

Dipnot 4: Türkiye'deki en çok sevdiğim şehir kesinlikle Eskişehir. Daha sonrasında memleketim Erzurum ve ikinci memleketim Trabzon geliyor.

Hop! Kaçtım ben!

27 Ocak 2013 Pazar

Patates "Pazar"tması

Öncelikle tüm iyi kalpli insanlara iyi Pazarlar diliyorum!

Diğerlerine ise:


"You know what, I'm gonna take it easy, I mean anything by it. Cuz Imma big boy, bitches!" diye Pazar yazıma devam etmek istiyorum... İnsan her gece ümitsizliğe düşüp, ertesi günler için plan yapıp, her sabah boşverip, laylaylom -ki çok hoş bir yaşama biçimidir- şekilde yaşar mı? Yaşar, yaşıyorum... 

Son 4 gündür aklıma bir projeye katılma fikri var. Tamamen buralardan uçup gitmemi sağlayacak bir proje. Başvurmayı düşünmüyor değilim. Aklımın ucunda sürekli kapılarımı tekmelercesine duruyor. Mantıklı geliyor, çünkü başka türlü kaçamayacağımı düşünüyorum yurt dışına.

Zor bir iş vesselam. O kadar ülke gör, o kadar yaşa, sonra da gel annenin babanın dizinin dibinde otur. Bu mantıklı mı? Çoktan beyin göçü olmalıydı böyle bir insanın. Bu konuda isteksizlere şaşırıyorum; ama anlıyorum da çoğu zaman. Zira Amerika'ya giderken yanımdaki ve tanığım bazı kişilerin tamamen cinsel dürtülerden ötürü yurt dışında bulunduklarını görünce "hımm çay alayım ben o zaman." moduma geçmiştim. Öyle kimselerden bekleyemezsiniz tabii ki bu ülkede mutsuz olabileceklerini. Çünkü başka bir ülkeyi başka amaçlarla gören kimseler çoğusu... Demem o ki bildiğin herhangi bir yol, yapılabilecek herhangi bir yardım, feci makbule geçer... İletişim bölümünden bana ulaşmanız doğrultusunda ilk sevaplı adımı atmış olursunuz.

Ben olsam benle sevgili olurdum. Gerçekten. Yalnız mümkünse sorunlarım hallolduktan sonra sevgili olurdum. Çünkü şu halimle çekilmiyorum. Bence yani. En azından insanların benden alabilecekleri performansın yarısını bile gösteremiyorum galiba. O yüzden bilemiyorum. Ben de zaten uzak durmaya çalışıyorum ikili ilişkilerden. Yine de beni bütün dertlerimden kurtarabilecek biri olursa, why not? derim. Tabii öyle biri olmadığını Pollyanna, Pamuk Prenses hatta yedi cüceleri bile biliyor.

Pazarları da Cumalar gibi seviyorum. Tabii Cumaların yeri ayrı bende. Bu Pazar da bir böyle boşlamışlık, bir vurdumduymazlık var üstümde ve nedense Fuck You cümlesine takmış hatta şu şarkıyı da Pazar günü melodisi olarak seçmiş bulunmaktayım. Dinleyebiliriz...

Dipnot: Hamburger yemeği çok özledim, kızarmış patates yemeyi çok özledim. Diyet yüzünden verdiğim 58 günlük işkence yüzünden mutsuzum. Yine de üzgünüm, I'm good at it, bitches!


28 Kasım 2012 Çarşamba

Duvarlar

Fotoğraflardaki gibi olmalı hayat. Bir anlamı olmalı. Gülümseyecek kadar huzur vermeli. Ağlayacak kadar değerli olmalı üzüntüler. Bazen tüm kusurları harikaymış gibi sahiplendirmeli insana. Çok şey anlatmalı kimi zaman, hayat. Bazen bir durgunluğu barındırmalı... İçinde kötü insanlar olmamalı. "Kötü" diye tarif edilen neyin fotoğrafını çekebilirsiniz ki?.. Sigara içen birinin çıkardığı duman? Manavdan elma çalmaya çalışan çocuk?..

Hayat nasıl geçmeli Blog? Karşına seni mutlu edecek insanın çıktığını düşündüğünde, aynı zamanda her şeyden uzaklaşırken, hayatın ne kadar tuhaf ve çelişkiler içinde yaşadığını derinden hissederek mi geçmeli? Ya da her gelen kişi için bütün tabularını yıkarak mı geçmeli hayat? Yoksa hiçbir şeyin seni eğilirken kırmasına izin vermeden mi geçmeli?

Sessizlik nasıl mutlu ediyor beni şu sıralar, bilemezsin. Hayatıma giren insanlar, hayatıma girmesine izin verdiğim insanlar, hayatlarına girdiğim insanlar şeklinde geçiyor dünyam son aylarda. Nerelerden geldiğimize bakıp, neleri kaybettiğimizi, neleri boş yere harcadığımızı, kimlere hak etmedikleri şansı verdiğimizi düşünüyorum Blog. Hepsini alıp çöpe koyacak kadar değersiz buluyorum bazen. Almam gereken dersi aldığımı, bundan sonra ders almayı bırakmayı düşünüyorum. Sanki bu benim elimde değilmiş gibi de düşünüyorum aynı zamanda. Ne zaman bitecek acaba bu öğrencilik durumu, bir şeyleri bıkmadan tekrar keşfetme durumu...

Hayatlarına girdiğim insanlara olabildiğince mutluluk ve hüzün getirmeye çalışıyorum. Çünkü inanıyorum ki tekinde aşırıya kaçarsam ilişki denen şeye karşı bütün dengeyi bozacakmışım gibi geliyor. Hayatıma girmesine izin verdiğim insanlar, bana bir şey öğretmeli diye düşünüyorum. Benden karşılığında istediklerini alabilirler; ama öğretmek şartıyla. Hayatıma giren insanlardan ne beklediğimi şaşırmış durumdayım. Çünkü ben sevgi beklerken onlar bendeki sevgiyi tüketir olmuşlardı her defasında. Kimi içimi, kimi dışımı, kimi elimdekileri tüketti. Evet, ilişkiler tüketmeye dayalı artık; ama azalarak çoğalan bir yapım yok benim. Şimdi kalanımı korumaya alıyorum. Kendimi, kendime saklıyorum bir süredir. Ve uzun bir süre de böyle devam edeceğime inanıyorum. O yüzden Ankara'da daha fazla nefes almayı umuyorum. Cumartesi günüyle birlikte yeni bir sayfa, yeni bir dünya ile devam etmeyi umut ediyorum. Kendime karşı olan bütün saygısızlıkları, ilgisizlikleri, umursamazca kullanımları telafi etmeyi umut ediyorum.

İstanbul her gelişimden daha fazla şey aldı benden. Küçükken gözlerimin ışıltısıyla baktığım koca şehir; adeta bütün büyüsünü alıp, söndürdü hayallerimin. Ankara'da başlayan, kısmen de olsa, hayatımı, tekrar orada devam ettirmeye itiyor şimdilerde.

Sonsuz uzunluktaki bir çukurda debelenmeye benziyor biraz da durum. Çukurun duvarlarını kendimin oluşturduğunu da eklemek isterim. Hikayemin geri kalanı için umutlarım var; ama yazmak için kendimi yeteri kadar güçlü hissetmiyorum. O yüzden nokta koymakta fayda var Blog.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Tatil Başlasıııın!

Evvvet, tekrar! Sonunda benim de "tatil" diyebileceğim bir zaman dilimim başlıyor sonunda. Ne yapsam ne etsem derdim yok. Her şeyim çok açık. Yapacaklarım çok belli. Şöyle Ankara buluşmaları, İstanbul buluşmaları, İzmit buluşmaları. Bol bol ileri seviye İngilizce, bol bol kitap, bol bol müzik dinleme, derin derin nefesler çekme...  Böyle pozitif şeylerim var Mart ayının başına kadar. 2012 senesi benim için Sınav Senesi olacağı için, böyle sınavlar için stres yapmayı düşünmüyorum artık. Birilerine üzülmemeye yeminliydim ki yeminimi bozdum 3. kez; ama bu seferkiyle gözlerim de açıldı kalbim de açıldı. O yüzden diyorum ki hazır açılmışken boşlukları doldurasak? Şöyle bir göz keyfi yaşasam bir gönül festivali düzenlesem en sonsuzundan? O zaman bakalım, bekleyelim...

Uzun yolculuklardan hoşlanıyorum, diyemem. Eğer yalnızsam ve ciddi anlamda kendi kendime kalmaya ve düşünmeye ihtiyacım varsa, o zaman uzun yollar benim için en güzel zamanı dilimi oluyor. Ki evime dönüyor olmamın bu fırsatı sağlamasından ötürü ayrıca bir memnunum. Yolculuğum sırasında kitap okumayı düşünüyorum. Bununla birlikte ipoduma attığım Günce Koral'ın, Halil Sezai ve günlerdir beğenerek dinlediğim Göksel'in son albümlerini attığım için, müzik ziyafetime devam etmeyi de düşünüyorum. Ve tabiki bir süre de düşüncelere dalacağımdan hiç şüphe olmasın.

Tatilde en çok istediğim İstanbul durumları. Çünkü görmeyi istediğim önemli kişiler var. Ve beni görmeyi isteyenler de var. Özlediklerim var. Biraz umut var. Biraz renk var.

Stres beni tatilde de bırakmayacak; ama elimden geldiğince atlatmaya çalışacağım.

dippisnottus: Facebook profılime eskilerden kimseleri ekledim. Tabii aldığım yorumlar direkt "Arif, ne güzel zayıflamışsın. Çok iyi olmuş" şeklinde. Eh ben de önce Allah'a, sonra Dukan'a, sonra da baş rol oyuncusu kendime teşekkür ediyorum, bu güzelliği yaşattığımız için.

dippisnottus 2: Göksel insan değil. Kesinlikle değil. O nasıl güzel şarkılar yazmış ve o hoş sesiyle söylemiştir ya. Kaç kere daha dinlerim bilmiyorum; ama dinledikçe dinleyesim geliyor. Her kelimesinde görüyorum kendimi. Ve kendi dediğine göre, o şarkıları 5 sene bekletmiş. Artık 5 senede mi oluştu, yoksa o şarkılar böyle bekletilince yıllanan şarkılar mıdır, bilemem. Yine de tavsiye üstünde bir beğenim var paylaşmakta olduğum. Bu da en sevdiğim şarkısı:


Yatağıma geçeyim artık. Son 3-4 günüm biraz garip geçti; ama bugün "refreshed" oldum.

Sevgiler.

20 Eylül 2011 Salı

İşte Tatil budur bebek!

Geçtiğimiz Haziran ayı boyunca tatilde yapacaklarımı düşünüyordum final sınavlarına çalışırken. Yıllardır yazıştığım, kafa dengi, Popmundo oyunun bana kazandırdığı, harika bir bayan arkaşımla buluşmayı, kilo vermeyi, İstanbul'u bu sefer baştan sona gezmeyi ve daha birkaç küçük şeyi yapmayı düşünüyordum. Tabii en önemlisi ise devremülkümüzde geçireceğim koca bir hafta idi. Planladıklarımın hepsini yaptım, kısmen, ve tatilimin son evresi olan devremülk olayına girdim. Dün ve bugün hissettiğim huzurun ve keyfin haddi hesabı yok. Şükretmekle kalmıyorum dolu dolu da yaşıyorum.

Suyu çok seviyorum ben. Ve burdaki en önemli faktör tabiki termal kaynaklı su. Halıyle benim tüm ilgimi çekiyor. Bugün de dün olduğu gibi 2 kere banyo keyfi yaptım; ama normal zamanda olsa bu kadar banyoda kalmam gün içinde. Kaldı ki normal zamanda çatır çatır kullanabileceğim bir jakuzi yok elimin şeyimin altında. Annem ve babamla koca iki gün geçirdim bu doğa harikası yerde. Burada günün en sevdiğim anı, şu anda yaptığım gibi, akşam üzeri balkonda oturup kahve içmek ve karşıdaki rüzgarın oynattığı agaçlardan yükselen huzurun oluşturduğu ormana bakmak!

Bir ara Isparta'ya dönerim sanırım. Ders programları açıklanmış ve yine, 5. seneme girmeme rağmen, Cuma günleri boş! Cumaları çok seviyorum; çünkü o günüm 4 senelik üniversite hayatımda hep boş oldu ve ben de rahat bir şekilde insanların arasına karışıp camide ufak da olsa bir ibadet haline girebiliyorum.

Tatilde tek yapamadığım ya da şöyle diyeyim tamamen hedefimi gerçekleştiremeyeceğim konu sanırım getirdiğim romanlarımı okumak olacak. Aslında önümde daha zaman var bunu da gerçekleştirmek için. Belki yarın bu konu üzerine yoğunlaşabilirim.

Dukan Diyeti'ni okumuştum ki bir arkadaşım bu sefer de Karatay diyetinden bahsetti; ama sonra karar kıldık ki Dukan Diyeti daha mantıklı geldi. Bir de Karatay Diyeti'nin yazarı sayın Profesör biraz fazla bilimsel takılmış kitabında, arkadaşımın dediğine göre. Aslında diyorum kı protein evresini Ankara'da uygulayayım ben, sonra diyorum ki sacmalama evde annen yemekler yapacak güzelce ve uzun süre yemeyeceksin bu yemekleri, o yüzden de Isparta'ya erteliyorum tekrar.

Kafamda feci planlar var önümüzdeki bir yıl için. İnşallah hepsini gerçekleştirebilirim. Ve sanırım 1 sene boyunca hayatıma kimseyi sokamayacağım ki zaten istesem de imkansız oluyor bu çamura bulanmış dünyada. Şu anda, aslında zayıflamaya başladığımdan ve hayatımı değiştirmeye karar verdiğim Ocak ayından beridir, ciddi anlamda düşünemiyorum. Aslında pek samimi kimse de yok etraflarda. Bir şeyler hep eksik geliyor bana. Ve en büyük etken de insanların vazgeçmeye kolayca meyilli olmaları.

O zaman en güzeli, uzun süredir yaptığım gibi, sadece kendimi ve ailemi düşünerek yaşamak. Geriye kalanları dostlarıma dağıtıyorum. Sevgimi...

1 Eylül 2011 Perşembe

Tatil Zamanı! - İkinci Evre

Geçen zaman için:

Üzülüyorum. Yani mutlu olabilecek miyim diye düşünüyorum uzun uzun bazı konularla ilgili olarak. Düşünürken karşıma güzel ve çirkin insanlar çıkıyor. Ben çirkinleri, güzellerden daha güzel sanıp, seçiyorum. Ve gerçek hallerini görünce, üzülüyorum. Pişman oluyorum bir saniyemi bile harcadığım için o çirkin insana. Daha da kötüsü, güzel insanları elemiş oluyorum. Sonra da mutsuzluğa gömülüyorum... Aslında hatam tamamiyle yalanlara kolayca kanmamla alakalı. Yalanlara, ve insanların bitmek bilmeyen doyumsuz, her iyiye sahip olma isteklerine... Neyse ki ve şükür ki Allah iyilerin yanında her zaman. Dualarım her zaman çirkin ve kötü insanların benden uzak; iyi ve güzel insanların da bana yakın olması yönünde... Ve bu durum açıklaması için yandaki resmi ilgili hayatıma girmiş çıkmış, kötü çirkinlere yolluyorum. Sizi sevmiyoğum.


Tatilimin ikinci haftasını yaşamaktayım. Cidden tatile ihtiyacım varmış. Ramazan harika bir şekilde geçti, özellikle Kadir gecesi. Güzeldi yani her şey. Şu anda Ankara semalarından uzaklardayım. Ve haftaya harika planlarım var İstanbul içinde. Bu hafta biraz böyle bayram havasını yaşamaktayım ailece.


Fransız diyetini keşfettim!!! Ablamdaki kitabı hemen okumalıyım! Isparta'ya döndüğümde başlamayı düşünüyorum o diyete. Özet geçeyim, protein ağırlıklı besleniyoruz, sürekli çalıştırıyoruz midemizi ve kilolarımızdan sağlıklı bir şekilde, çok yiyerek, kurtuluyoruz!


İstanbul'a doğru gelirken sene içinde yapmayı planladığım şeyleri düşündüm ve epeyce güzel şeyler ortaya çıkacakmış gibi hissediyorum. Hatta feci halde inanıyorum; ama çaktırmamaya çalışıyorum. Büyüsü bozulmasın.


Bayramı mübarek olsun bloguma özellikle bakanların, yanlışlıkla uğrayanların, birine bakıp hemen çıkacakların, bi' dur karpız kesceedik ifadesini hakedenlerin... Az şeker, her evde bir dilim baklava dışında sağlıklı bayramlar geçirelim. 


Sevgiler.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Kalabalik Sehir, Istanbul ve Ben

 
4 gundur Istanbul'dayim. Son 1 ayimdan farkli olarak, daha fazla kalabaliga karistim, kardeslerimi ve akrabalarimi gordum. Yegenimi gordum. Istanbul'da yasayan insanlari gordum. Denizi gordum uzaktan. Insanlara dayali bir cok seyi gordum ozetle. Degisiklik oldu, iyi geldi, mutluyum. Yarin bayram ve Avrupa yakasina gecip anne tarafima ait akrabalari ziyarete gidecekmisiz. Daha da degisiklik olacak yani. Bu da guzel olacak.

Insan eger sıkılmak istiyorsa, Ankara'nin merkezinde de olsa, Istanbul'da da olsa, Isparta'da kendi hayatiyla bogusuyor da olsa sıkılabiliyor. Diger bir degisle, sıkılıyorum. Bu hani yapacak bir sey olmadigi icin meydana gelen bir sıkkınlik degil. Diger turlusu. Artik farkli bir boyuta gectim, boyle hicbir seyden zevk almama durumunu coktan geride biraktim. Bir seylerden zevk almak icin ugrasiyorum su siralar; ama basarisizligim ve elime yuzume bulastirisim beni daha da kopartiyor hayattan. Bazi seylerin eksikligini kapatmaya calisisim; beni huzurlu bir duruma sokuyor olsa da; aslinda bir yandan da icten ice daha cok uzuyor. Ne kadar basarili oldugum tartisilir o konuda.

Hani artik bir sey de beklemiyorum bir yerden/birinden. Kendimden beklemeye basladim bazi seyleri. Yine de sogutuyor her sey beni kendisinden. Suraya bunlari yazmak beni biraz da olsa rahatlatiyor; cunku daha genel bakabiliyorum gecen gunlerime, biraz daha rahat dusunmemi sagliyor bu durum. Yoksa deli miyim geleyim buraya her yedigim halti yazayim? Degilim.

Dusunuyorum da beni bu duruma iten nedenlerin basinda geliyor, kalabalik  insanlarin arasina karisiyor olmam, baskalarinin mutlulugunu gorup kendi yalnizligima uzulmem ve gordugum bir kac yuzde hep hayal ettiklerimi goruyor olmam... Ve moralimin bozuldugu ya da ona benzer bir durum oldugunda hep bu hali aliyorum ben. Eski yazilarima da soyle bir baktim ve hep ayni benzer satirlari yazmisim buraya, ayni nedenlerden oturu. Cozum belli. Zamaninda o cozumu de uyguladim. Insanlardan mumkun oldugunca uzak kalmaya calistim, asosyal olmaya calistim. O yuzden kopuk yasadim bir sure cevremden. Tam o anda basariya ulasmisken, Amerika'ya gidip, birini sevmek gibi bir sey yaptim ve sok ustune sok olarak geri dondum. Boyle kaynar bir suyu, dondurucu bir gucle etkilemis gibi bir durumdaydim ve su anda duzelmeye calissam da ya da basarmis olsam da meydana gelen hasarin etkisini goruyorum attigim her adimda. O yuzden verdigim savasi kimse anlamiyor. Ve ben bu sekilde devam ediyorum hayata. Yaribucuk, eksik, karamsar, guvensiz...

Son gunlerde projelerimle de ilgilenemedim, kitap bile okuyamadim hic. Degisik ortam ve hizli yasamdan etkilendigimi bahane ediyorum. Bugun Ramazan ayi da bitiyor ve projelerime, ozellikle yemekle ilgili olana, daha fazla yuklenebilirim. Bu tip yamalarla kapatmaya calisiyorum yaralarimi. Aslinda direkt kalpten islem yapsam kesin cozum olur ki yamaya bile gerek kalmaz; ama iste...

Ilk firsatta kendime yeni romanlar almaliyim. Bayramdan sonra son hazirliklarimi yapip universiteme donuyorum. Kucuk ablamin nikahi icin masraf yapan ailemi bu duruma fazla sokmak istemesem de yeni ve egitimim icin bir kac masrafa adim atiyorum.

Bazen cidden neden yasadigimi dusunmuyor degilim. Neden, ne icin, kim icin?..

Iyi bayramlar herkese, sana da blog...

23 Mayıs 2010 Pazar

Paris* // Madrid // Barselona

* Gittim bu sehre... Dunyada, az da olsa, bulunmam gereken tek tuk birkac onemli noktada gezdim, kaldim, dolastim, havasini soludum, insanlarini izledim, mutlu oldum, hayal kurdum... ozetle yasadim. Paris aralarinda, hep gitmeyi istedigim, ayri bir yeri olan, guzel bir sehir olarak kalmisti benligimde. Asklarin sehri, pahaliligin sehri, ihtisamin sehri, guzelliklerin sehri... ve daha bir cok sifatla tanimliyor kendini benim icimde. Bu sekildeyken gidip gorup, hakli oldugumu hissederek yasamak kadar guzeli yok. Paris hep orada; ama ben neredeyim ki ona gideyim?.. Erasmus vs. zimbirtilarini firsat bilip, onceki blogumda da bahsettigim uzere, hayalini kurdugum bu sehre gittim. 3 gun 2 gece kaldim. Gormem gereken yerleri, sokak ve caddeleri gordum. Insanlarini anlamaya calistim. Ve tamamiyle hayran kaldim. Keske orada yasayabilseydim dedim. Cok ozel bir yer hala daha icimde. Ve Fransizlar oyle herkesin bahsettigi turden insanlar degil. Gayet yardimsever ve "Ingilizce" bilen insanlar. Her ulkedeki insanlar kadar iste... Ozetle Paris'e asik oldum.

6 gun gecirdim toplam gezimde bu sefer. 3 bayan ve 2 erkek Turk olarak gezdik, eglendik, tartistik... yani seyahate ciktik. Sonuc olarak mutlu olduk her seyden. Herkes kendine gore bir hayranlikla yorumladi gezip gordugu yerleri; ama ben hayalimdeki yere odaklanmistim tamamiyle.

Madrid ve Barselona, aslinda sanirim neredeyse butun Ispanya, bana Turklerle ilgili seyleri hatirlatti. Cok yakin hissettim birden onlari kendime; ama Avrupa Birligi kavramini sorgulamama neden oldu bu 2 sehir benim icimde... Turkiye'nin, bir kez daha, Avrupa Birligi icinde olmasi gerektigini hissettim. Madrid baskent havasini korur gibiydi; ama bizim Ankara gibi degil tabiki. Barselona ise, deniz kenarinde olmasi nedeniyle ve bircok guzel mekani barindirmasi nedeniyle ayri bir guzellige sahip bana gore. Ispanya da guzeldi. Begendim ben.

Gezerken ne kadar sehri anlamaya ve kavramaya calissam da icimde bir yerlerde hayal kuran Arif, moduma devam ettim her bir adimimda. Amerika'dan sonra her gittigim sokakta, kafede ya da herhangi bir yerde, karsima cikabilecek X kisisini arar oldu gozlerim. O kadar inanmisimki artik ancak bu sekilde bulabilecegime, her seyi pembe gorur oldum sanki(!)..

Simdi yine Vilnius'a donmus, odasinda bloguna birkac not dusen, yorgun, yapmasi gerekenleri dusunmeye calisan bir Arif var.Yarin farkli bir gun olacak, buna inaniyorum. Daha iyi, daha positif, daha guzel, daha verimli bir gun olarak. Ve yarindan sonraki her gun, bir onceki gune nazaran daha guzel gececek... Oyle hissediyorum su anda, her ne kadar sol ayagimin agrisini fazlaca hissediyor olsamda...

15 Nisan 2010 Perşembe

Su siralar: ben ve Italya gezisi

Oncelikle cidden blog yazma isini boyle aylik dergi kivamina getirmis durumdayim, bunu farkettim yani. Reklam felan mi alsam ne yapsam? Hulya Avsar gibi parfum felan mi cikartsam, yapmaliyim bu tarz seyleri, evet! Saka bir yana, yazmak aslinda bana faydaliyken, neden yazmaktan kopuyorum anlamis degilim. Aslinda nedenlerim var: Zamanim yok. Yani eskisi gibi yazmaya ayiracak vakit bulamiyorum. Bazen cok sacma seyler de yapsam, yazmaya ayiracak vakit bulamiyorum...

Iyice koptum kendimden. Hani kotu anlamda degil. Boyle sadece eski ben olmayi istiyorum, ustune gitmiyorum ayni zamanda bu konunun... Ama surekli bu konuyla ilgili yakiniyorum kendime... Eskiden kastim da hani boyle sessiz, sakin, daha masum, daha saf olan ben. Simdi degil misin, derseniz. Hayir degilim de diyemem. Evet, hala ayniyim da diyemiyorum...

Hayatimda hic boyle hissetmemistim. Bos dusunuyorum artik. Dusuncelerim bos degil, ama... Sadece alakasiz seyleri dusunuyorum. Ya da dusunmeye calisiyorum; ama beceremiyorum. Garip bir ruh haline burundum. Eskisi gibi yemek yemiyorum. Eskisi gibi uyanmiyorum. Eskisi gibi hissetmiyorum... Eskisi gibi nefes almiyorum. Kalp atislarim eskisi gibi degil... Bakislarimda, eskisi gibi hayat kipirtisi yok. Artik daha huzunlu bakiyorum. Sadece gormesini istedigim kisilere gosteriyorum bu bakislarimi. Sanki anlamasalar ne degisecek...

Kopuyorum kendimden. Sanki bir gun boyle iki tane ben olacak. Ama hani yapmasi gerekenleri duzenleyen bir ben, ve hayati hic umursamayan ikinci bir ben gibi. Hayir, sizofreni degilim. Belirtileri de degil bunlar. Sadece hala icimde olan ve kaybetmeyi istemedigim o "sevme duygusu" bunlara sebep oluyor. Ama hani boyle sinirdayim, kaybediyorum sanki... Bu kadar mi duygusal olmak zorundayim ben? Ya da nasil beceriyor diger insanlar bu kadar duygusuz olabilmeyi? Ikisinin ortasini yapabilme yetenegim neden yok? Unutmayi bu kadar kolay becerebilirken, ya da ustunu kapatmayi bu kadar iyi yapabilirken, neden yeni gozlerin esiri olup; binbir hayale girebilecek kadar hassas olabiliyorum?.. Anlamiyorum, anlayamiyorum...

Duzene girmeyi istiyorum artik! 7-8 ay gecti, yeter artik! Dursun su etrafimdaki her sey! En azindan 1 sn olsun dursun ve ben farkedeyim nerede, nasil, ve ne icin oldugumu...

-------------------------
5 Nisan'da Italya'ya gitmek uzere yola ciktim. Hedefim Milan, Venedik, Floransa, Pisa ve Roma olmak uzere 5 Italya sehri ve Vatikan idi. 13 Nisan'da geri dondum. Her sey harika idi. Tek sorun, Italya, yiginla cingene ile dolu. Ispanya'dan, Portekiz'den ve kendinden olmak uzere etrafta epeyce cingene mevcuttu. Diger ulkelerden gocmenler de mevcuttu orada... Bunlarin disinda, dedigim gibi her sey harikaydi. Ne kadar kismaya calissam da biraz para harcamak zorunda kaldim; cunku Italya, Litvanya'ya gore pahali bir ulke... Ben Erasmus hayatimi orada gecirseydim, epeyce masrafli olurdu her sey, eminim. En cok Milan'i begendim; cunku orada her sey duzenli ve daha az cingeneye sahip. Guzeldi. Milan'da yasamak isterdim, eger Italya'da yasamak gibi bir durumum olsaydi...

Gozlerim yine etraflardaydi tabi. Kim tutabilir ki? Ama hani Turklere benziyordu oradakiler de. Cok yabancilik cekmedim; ama bakislar daha cok boyle insanlari somurmeye yonelik bakislardi. Ne bir duygu ne de bir masum istek vardi gozlerde... O yuzden cok umutlanmadim, kalbimi Italya'da birakmak konusunda.

-------------------------

Sanki her ulkede bir seyimi birakiyorum ufak da olsa. Amerika, Litvanya, Italya, Turkiye... Yine de her bir ulke, her bir sehir, her bir bakis... bana baska bir sey katiyor, goturdugu kadar... Bunu engellemem imkansiz sanirim. Sonuc olarak daha fazla yorulmus oluyorum ben. Daha fazla yipranmis, daha umutsuz, daha duygusuz...

Bir ara su anki halime gelmeyi istiyordum, boyle duygusuz, sorumsuz ya da ne bileyim isteksiz olmayi istiyordum. Simdi istedigim sekildeyim, bu sefer de eski halime donmeyi istiyorum; ama sansimi mi kaybettim, bilmiyorum...

Benim gercekten sevilmeye ihtiyacim var...

17 Eylül 2009 Perşembe

New York'da Ilk Gun


Son 3 haftadir aglamaktan farkli bir hale girdim. Aglamamin bircok nedeni var aslinda... En basta gelenlerden bir tanesi Amerika'yi birakmak istemeyisimdir; ama 3 gun oncesine kadar Amerika'da gecirdigim 3 ayi askin sure zarfinda yasadigim sehir olan Virginia Beach'den ayrildim ve New York yollarina dustum...


2 gundur New York'dayim, merkezinde kalamadigim icin New Jersey'de bir hotelde kaliyorum, ben ve 9 arkadasim ile birlikte. Kaldigim yer New York'un merkezi diyebilecegim Time Square'e yakin ve bugun Time Square basta olmak uzere bircok yeri gezdik. Bir tura katildik aslinda, 48 saatlik bir biletimiz, New York'u gezdiren ve belli duraklarinda inip binebildigimiz ustu acik otobuslerimiz ve 54$ odemisligimiz var. Gayet mutluyuz, New York'u bu sekilde daha iyi geziyoruz. Tek sorunumuz yemek biraz pahaliya geliyor bize. Time Square'deki McDonald's'da da hamburger yedikten sonra heralde artik McDonald's konusunu kapatmis bulunuyorum hayatimda! 7$ cok degil bir Big Mac icin; cok olan kismi Virginia Beach'de 5$'a yeyip burda 2$ daha fazla oduyor olmamiz. Tabii yedigimiz bu McDonald's subesi hayatimdaki en 'manyak' McDonald's subesi oldugu icin yorumsuz kaliyorum bu 2$'lik fazlaliga.


Dunyanin kalbinin attigi yeri gordum bugun... Bence artik dunya fazla sigara icmese iyi olur; cunku dunyanin kalbi; benim oyle abartildigi kadar da ilgimi cekmedi. Oyle asiri ozgur hayatlar var sokaklarda, evet, yine de gayet rahat bir sekilde "bildigim New York iste!" diyebiliyorum; sanki onceden gelip kalmisim gibi... Sanirim Amerika'ya cok alistim ki bana fazla sasirtici gelmedi NYC. Tamam, belki yuksek binalari var, belki Time Square'deki Adidas subesinde 500$'a yakin t-shirtleri var, belki kopruleri cift katli olup; alt katindan metro hatti geciyor olabilir... Ben yine de oyle herkesin abarttigi kadar etkilenmedim New York'dan... Belki de kalabalik sehirleri sevmiyor olusumdandir...


Kaldigim otelin bulundugu New Jersey eyaletinin Jersey City'si bile daha cekici geliyor bana. Ozellikle kaldigim bolgeyi basmis olan sevgili(!) Hint, Ispanyol kokenli insanlar, cok garip ve bir o kadar da bizden biri gibiler. Bizden biri derken, aksanlari anlaminda tabiki...


Amerika bende cok sey birakti. Iyi anlamda hepsi, simdilik, cok sukur. Hani diyorum su son gunlerimde de Amerika'nin o film tadindaki macerali kisimlarini gormeden doneyim ulkeme; tek dilegim budur simdilik.


Bu son 2-3 haftadir oyle garip ve asiri umut dolu kararlar aldim. Artik farkettim ki Turkiye bana cok uzak bir yer. Su anlamda uzak, ben Turkiye'de kaldigim surece, yozlasmis kulturu ve insanlari yuzunden surekli mutsuz bir halde olacagim. Ve Amerika'nin her seyiyle memnun kaldim. Aylardir Turk yemeklerini ozlemis olsam da, ailemi ozlemis olsam da; elime ufacik bir ihtimal gecse burada kalirdim! Ve bir sekilde geri donmek icin ugrasmaya basladim simdiden. Bunu yapmaliyim; ne olursa olsun; basarmaliyim, hayatimin geri kalani icin en azindan...


Amerika'nin bana kattiklarini anlatmak icin kelimelerim yetmez sanirim. Gezip; gordugum seylerden daha fazla adeta. Ve bunlarin hepsinin meyvesini Turkiye'ye dondugumde toplayacagim eminim.


Su anda saat gecenin 2'si olmakla beraber; uyumam gerektigini hissediyorum. Ki yarin da Ozgurluk Aniti'ni gormeye gidiyoruz; yakindan... Sanirim Manhattan'a da geceriz yarin.


New York ve Ben.

3 Mayıs 2009 Pazar

Antalya ve ben...

Gezdik, yani sağolsun inşaat mühendisliğinden bir arkadaşım bana eşlik etti ve 2 saat uzaklıktaki Antalya'ya gittik. Tozduk, orda yeni tanıştığım arkadaşlarımı da görmüş oldum.

Eğlendik, haddinden fazla yürüdüm; ama iyiydi. Konyaaltı ve Kaleiçi favori yerlerimdi. Hep derler, giderseniz Kaleiçi'nde kaybolursunuz, diye. Kim demiş! Kaybolmadık. Yani, evet belki ara sokakları felan çok olabilir; ama abartı durumda değildi.
Ben Antalya'ya 3-4 kere gitmiştim; ama bunlardan 2'si akşam vakti idi ve alışveriş içindi. Gezememiştim... Birinde de yaz tatilini Antalya/Kaş da yapalım demiştim arkadaşımla, o zaman gitmiştim, o kadar. Bu sefer gezmiş oldum epeyce.

Gitmeden önce tüm enerjimi yollamıştım Antalya'ya, hava serin olsun diye. 'Aguleys' bilir enerji olayını. :D Hava Antalya'da serindi. Hele deniz kıyısına oturup da o denizden gelen rüzgarla sarhoş olma durumu yok mu... O, tüm Antalya gezimi tatlı bir şekilde sonlandırmıştı.

Bu da ben ve Antalya'dan bir kare:

Kaldırdım resmimi. - İşte, canım öyle istedi...
Bunların dışında hayat istediğim kadar güzel, istemediğim kadar çirkin geçiyor. Bunu anladım bu Antalya turunda...

O yüzden hayatımın çok güzel geçmesini istiyorum! Siz de isteyin. İsteyin ve inanın...