Yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2017 Pazar

Neredesin Sonbahar?

Neredeyse eylül bitecek. Havalar bir ara ağustosta soğuktu resmen, peki şu anda neden cehennem gibi sıcak? Üstelik akşam saatleri olmasına rağmen. Çöl sıcakları diye bir şeydir gidiyor geliyor. Sanırım buraları çöle çevirmeden, temelli gitmeyecek... 💦

Geçen hafta yeni iPhone'lar tanıtıldı. iPhone X iyi güzel de, iPhone 8 çıkarmaya ne gerek vardı diye düşünmedim değil. Şimdi tasarım olarak farklı deyip muhtemelen 300-400 TL farktan dolayı iPhone X'e yanaşmayacak mı insanlar? Muhtemelen iPhone 9, iPhone X tasarımıyla devam edecek. Ben alacak olsaydım iPhone X alırdım. Face ID mi barnak izi mi diye düşünürdüm tabii. Sonra ekran özelliklerini baz alıp iPhone X'e giderdim. Super Retina denen şey var sonuçta. 😋 O değil de, benim ayfoncuğum artık güncelleme alamayacak, ama şu haliyle bile çatır çatır çalışıyor. Zira iPhone 4S zamanında güncelleme almayı kestiğindeki halini görmüştüm. Onu yaşamıyorum çok şükür. Şimdilik böyle güzeliz biz. 💖 Zaten telefonu neredeyse hiç kullanmıyorum. Ne sevgili ne de sürekli iletişimdeki arkadaşlar(!) var. Biliyorsun öyle merhaba/merhaba deyip telefonlaşan biri değilim Blog. 💩

Ben yine diyete başladım Allah seni inandırsın. Bu sefer artık bozamayacağım hale geldim çünkü. Şimdilik güzel gidiyor. Pek zorlanacağımı da zannetmiyorum. Çünkü yemek yemekten bile sıkıldım. Durumlar çok ciddi.

Cuma günü termal devremülkümüze gidiyoruz Blog. Her ne kadar ben termal yanını çok kullanmakla ilgilenmesem de, temiz hava, faydalı su ve kafa dinleme şeklinde maksimum çıkarım sağlamayı hedefliyorum iki hafta boyunca. Sarot Termal Vadi çok eğlenceli olmasa da, işte... 😐

Korkuyorum artık. Her şeyin böyle devam edeceğinden, bir anda gözümün dönüp her şeyden vazgeçeceğimden... tamamen pes edeceğimden. Umudumun tamamen tükenmesinden korkuyorum yaşama dair. Geçen gün hastanede birini görmüştüm. Çok etkilendim ondan. Halime şükretmeye utandım. Allah yardımcısı olsun diye dua ettim. Benden daha gençti, ben belki evden çıkamazdım onun yaşadığını yaşasaydım. O herkesin garip bakışlarına rağmen kendi işini yapmak için oradaydı. Bilmiyorum. Allah ona kolaylık versin her işinde...

Bana da yardım etsin...
Eder mi sence Blog?
Senelerdir bekliyorum çünkü.

5 Eylül 2017 Salı

Ben

Anlatamıyorum Blog. Ağlayamıyorum, konuşamıyorum, gülüyorum; ama yetmiyor. Moralim bozuk oluyor hep. Yemeye veriyorum kendimi. Depresyon deyip geçiyorum...

Dinleyenim yok Blog. Çünkü anlatamıyorum. Dinleyenim cidden yok, çünkü tutmadım kimseyi çevremde. Pişman olamıyorum Blog. Garip, ama öyle. Adını inat koy, gurur koy; haklısın de... ne dersen de yani. Umursamıyorum. Umursayamıyorum Blog.

Babam bir dünyada, annem başka bir dünyada, diğer aile üyeleri kendi hayatlarındalar. Hiçbirine anlatamıyorum. Denemeye kalkışıyorum her sefer aynı hatayı yaparak; ama olmuyor. Ne zaman öleceğim sence Blog? Hiç öyle psikolog vesaire deme bana. Birilerine para bayılacak halim hele hiç yok. Öyle bir lüksüm de yok.

Özetle hayatımda hiçbir şey yok. Olan şeyler için şükürler olsun yine de. Böyle demezsem, Allah elimdekileri de benden alır diye korkuyorum. Sırf onun korkusuna diyorum sanırım Blog. Hani beterin beteri vardır hesabı. Bunu açıkça diyebilen az insandan biriyim bence. Sonuçta Allah biliyor her şeyi, ama hangimiz diyebiliyoruz "sırf daha da rezil olmamak için o cümleyi kuruyorum" diye?

Korku işte. Korkularımı anlatabiliyorum galiba. En azından kendime. O konuda dürüsttüm, ama ne işime yarar ki?

Ne zaman öleceğim? İnşallah organlarım bir işe yarar. Başkalarının hayatlarında işe yarar, ziyan olmaz yani. Aslında umursadığım ziyan olması değil de, hak eden birinin ikinci şansını yaşaması sanırım. Yoksa öldükten sonra benden iyisi yok.

Ölmek istiyorum.

24 Ağustos 2017 Perşembe

Ağustos Biterken

Hayatımı daha az acı verecek şekilde nasıl geçirebilirim diye sordum kendime bugün. Hazır son 3-4 gündür serinken havalar ve haliyle daha az eziyetli geçirirken günleri... bu soruyu sorayım dedim. Bu düşüncelere nereden bulaştığımla başlayayım. Tabii ki Instagram ve Facebook. Başka nereler olabilir ki? Hatırlarsın Blog, şu yazımda ve o günde sosyal hesaplarımı kapatmıştım. Sonra minik bir neden yüzünden şu yazımda ve o günde tekrar geri açtım. Yani şöyle 1.5 ay olmuş olmamış.

Uzaktan bakılınca tabii tek derdimin bu aç kapa meselesi olduğu düşünülebilir. Yalnız yatak odam, pencerem ve laptopımın dilleri olsaydı daha fazlasını anlatabilirlerdi. Ben her ne kadar çoğu şeyimi buraya aktarıyor olsam da, asıl özel şeyleri anlatamıyorum. Böylesi daha iyi belki. En azından kendimle olan belli bir çizgiyi aşmamış oluyorum.

"Kapat gitsin o zaman, neden açık tutuyorsun?" diye ben de kendime soruyorum sürekli; ama dile getirmesem de, kendi kendime hiçbir şey yapmayıp beklesem de, adına "umut" koyup bekliyorum. Gerçekten bir umut olsa, neyse diyeceğim...

Sanırım işin en büyük sırrı, kişinin kendini ne olursa olsun sevmesi ve saygı duymasıyla alakalı. O zaman, en azından, kendine verdiği sözleri tutabiliyor. Bende hangisi eksik ya da daha eksik, henüz çözemiyorum. 4-5 gün sonra ablamgil gelecekler, bayramda diğer ablamgil. Hayata sanırım en çok, yeğenlerimle birlikte olunca, renkli bakabiliyorum.

Bu hayattaki sınavım da bunlar sanırım. Yani yaşadığım şeyler, burada dile getiremediklerim. Bunlara da şükür diyorum çoğu zaman, ama öyle anlar geliyor ki isyan etmemek için zor tutuyorum kendimi. İpini koparmamış, düzgün bir birey olmakla kime faydam dokunuyor ya da nasıl bir pozitif sonuç elde ediyorum, inan hiç bilmiyorum Blog. Hani aksi durumuna sıcak baktığım ya da bakacağım, hatta bakabileceğimden değil de; daha çok sorguluyorum sadece.

Yarın cuma günü. En sevdiğim gün, değil mi? Hesaplarımı tekrar kapatsam daha mantıklı galiba, değil mi Blog? Kullanmıyorum çünkü. Hiçbir şekilde kullanmıyorum yani, değil mi?

27 Temmuz 2017 Perşembe

Ben (kalp) Salatalık

Nasıl desem, böyle 29 olunca hiçbir değişiklik olmuyor insanın hayatında. Geçen gün Facebook ve Instagram profillerimi geri açmak zorunda kaldım. Liseden, belki de en son evlenecek olan bir arkadaşım, düğün fotoğrafı paylaşmış. Ben ŞOK. Gençler evleniyor yahu. Ben de yaşlandım ya sanki.

Hesaplarımı geri kapatacaktım sonra yine vazgeçtim. Sanırım böyle kısır bir döngü bendeki bu durum. En son Facebook bana "yeter Arif." diyecek. Der mi sence Blog?

Demez... 

Gördüğün üzere Blog, artık sayfalarda reklam var. Normalde sana reklamları bulaştırmak istemiyordum; velhasıl, mecbur kaldım sanırım. Durumu fazla dramatize etmek istemesem de, biraz öyle. Google Adsense geçmişimizi biliyorsun. Uzun yıllar önce onay alınıp iptal olmuştu, sonra onay alamamıştım kaç kere, sonra vazgeçmiştik ki son başvurumda onay alabildim. Eh Google da mecburen, tarayıcılardaki reklam engelleyicilerle zor savaşıyordur herhalde ki, onay verdi. bir de Admatic var. Ama bu iki reklam da seni okumaya gelenleri rahatsız etmeyecek şekilde duruyorlar. Ne seni ne de okumaya gelecekleri... Kimse gelmiyor da işte. Neyse...

Yazıda paylaştığım saygıdeğer salatalık fotoğrafı, geçen akşam dikkatimi çekmişti. Malum şu sıralar mevsimi, böyle bol bol salatalık yiyoruz Blog. Önce dedim ki "bu tıpkı virgüle benziyor" sonra baktım "bence benimki gibi yarım kalmış bir kalbi tamamlamak için yaratılmış" Ben de hemen tamamladım. Çünkü benim tamamlayabildiğim sadece böyle şeyler... Velhasıl, Instagram profilimde paylaştım. Hazır epeydir yoktum, bunu paylaşayım dedim. Eh, tabii benim öyle "ay benim hayatım süper! Bak ne güzel her gün her gece farklı yerlerde farklı insanlarlayım" durumum yok. Olmasına da gerek yok. Şey gibi geliyor bana, insanlar hayatlarının bu şekilde olduğunu göstermeye "ısrarla" çalıştıkça, sırf o fotoğrafları paylaşabilmek adına yaşıyorlarmış gibi geliyor. Suçlu kim biliyor musun? O masum, güzel ve profesyonel fotoğraf makineleriyle aldığı zevki paylaşmaya çalışanlarda. Haliyle diğerleri de "benim de vardır muhakkak hayatta paylaşacağım bir şeyler" diyerek her bir haltı paylaşabiliyorlar.

Bu arada doğum günümdeki kuzenim kına gecesi ve erkeklerle olan akşam oturması pek eğlenceliydi. Tek hatırladığım, bir ara acıktığım ve midemi düşünürken, insanlara tabak hazırladığım sırada gözlerimin doymuş olmasıydı. Öyle ki kendime hazırladığım özel tabakla uzun süre bakıştım. Sarmalar, kete dilimleri, tatlılar ve çayımla sessiz bir seans geçirdik. Bu arada malum kimsem yok paylaşacağım, buradan sana söyleyeyim Blog. O gün biri dikkatimi çok çekti. Sonra kendime "boş ver Arif. Sen vazgeçeli çok oldu" dedim. Ve günü öylece bitirdim...

Çok sıcak be Blog. Neyse.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

29'a Az Kala



Sertab Erener - Tek Başıma

"Hatalarım oldu günahlarım da
Zaferlerim oldu bozgunlarım da
Ne yaptıysam yaptım şu hayatta
Tek başıma, tek başıma
Terk ettiğim oldu sevdiklerimden
Üzdüğüm oldu değer verdiklerimden
Vazgeçmedim doğru bildiklerimden
Azaldım bu yüzden, hep bu yüzden
Çok kırılsam da eğilmedim
Söndü derlerken ben alevlendim
Düşsem gecenin en karanlığına
Yeni sabahlara doğmayı da bilirim
Tek başıma..."

Son 7 gün. Artık bitiyor 28'in tüm boş vermişliği, tembelliği, yalnızlığı... tüm kötü, negatif, bana ve hayatıma eziyet eden etkileri.

Ve 29...

2 ve 9. Muhtemelen tam tersini göremeyeceğim. 92 yaşımı yani. Ailemde gören yok çünkü. Bir de aramızda kalsın Blog, ama ben bu detaycı hallerimle o yaşları göremezdim zaten. Görsem bile alzaymır falan olmuş olurdum çoktan.

29 yaşında sence nasıl olur hayatım Blog? Sen de bilmiyorsan... Geçmiş yazılarımı analiz edebilseydin bence önümdeki 5 yıllık olası hayat düzenimi çıkarmış olurdun. Sen de haklısın. Her sene farklı yaşadım hayatımı...

Olay aslında benim yazdığım 2-3 satırdan daha dramatize olmuş durumda. Emin olabilirsin. Sadece, derin bir kuyunun içinde, sessizce ölümü bekleyen biri misali yaşıyorum hayatımı. Bunu insanların tam tersi görecek şekilde de lanse edebilirdim. Öyle Instagram fotoğrafları paylaşırdım ki aklın hayalin şaşardı. Buraya öyle güzel şeyler yazardım ki Gülse Birsel dondurma reklamı yapmaktan bile vazgeçip bana odaklanırdı. Ne alakaysa, değil mi? 

Ne gerek var? Benim hayatım mutsuz geçiyorsa, mutsuzumdur Blog. Yazarken de, biriyle konuşurken de, kendimi soyutlarken de... öyleyimdir. Mutluysam bunu anlamak için mucit olmak gerekmez.

27-28 yaşlarım boyunca, sanırım sadece insanlar konusunda "keşke yapmasaydım" dediğim bir şey yok. Hatta dost/sevgili konusunda aldığım kararların hala arkasındayım. İnsanlar bu kadar etkili olmamalı hayatımda. En azından bunu kısmen de olsa başardım. Bunun dışında tekrarladığım hatalar ve atamadığım adımlarla dolu son yıllarım hep.

İyileşir miyim sence Blog? Ruhum yani... 29'da nasıl olurum sence? Gebze'de olacağım yeni yaşımda. Sonra tekrar Ankara semaları... Döndüğümde yapacağım yığınla şey var. Çünkü 29'umu, hiçbir yaşıma benzetmemeyi istiyorum.

Gece gece büyük konuştuk yine. Haydi hayırlısı.

😀

2 Temmuz 2017 Pazar

Serin Hava

Soğuk bir Blog yazısı yazmaya karar verdim. Çünkü sadece hava sıcak...

  • Birkaç gündür cehennem gibi havalar. Aşırı sıcak. Yalnızca akşamları serinleyebiliyorum. Buna da seviniyorum. Çünkü nemli bir yerde olsaydım akşam serinliği diye bir şey de olmayacaktı.
  • Beklentiye girmemek güzel bir şey. Facebook, Instagram vb. yerleri beklentiler yüzünden tutuyordum. Ve iki haftadır kullanmadığım için de bunu daha iyi anlayabildim. Artık beklentilerim yok.
  • Sevgili konusundaki tüm umut ve beklentilerimi de geçen sene sonlandırdığım için, kafam rahat. İyice nefret etmeden yaşamaya çalışıyorum bulunduğum toplum(!) içinde. Ben yalnızlığımla daha az üzülüyorum çünkü.
  • Temmuz, benim ay. 28 yaşımın son zamanlarını yaşıyorum.
  • Evet, kilolar size de merhaba!
  • Geçen cuma namazı esnasında, her zamanki namaz kıldığım yer, normaldekinden daha da gereksiz bir yoğunluktaydı. Mesele çok terlemek de değil, terlerken beni boğacakmış gibi bir vücut sıcaklığı oluyor. O yüzden neredeyse bırakıp çıkacaktım. Üstelik camide klima açıktı. Bir ara arkamdaki adam "öndekine söyle de klimayı kapatsın" dedi. Allah'ım bari camide sınama beni, ne olur? 
  • Belki de kanser hastasıyımdır.
  • Ölmek en çok bana yakışır zaten.

4 Haziran 2017 Pazar

Tek Pencereli Oda

Küçük bir odadayım. Yarısını koca bir yatağın doldurduğu, masası olmayıp uzunlamasına bir sehbası ve komidini olan, küçük bir oda...

Hayatımın %60'i sanırım bu odada geçti. Ve geçmeye de devam ediyor. Geçmemesi aslında en büyük dileğimin bir sonucu olabilirdi; ama ne yazık ki buradayım. Kendimce yalnız, işsiz, herkesten uzakta ve tamamiyle hayattan soyutlanmış... Sen ne demek istediğimi anladın Blog.

Gündüzleri düşünmem gereken sorunlarımı, geceleri düşünüyorum mesela. Ertelemelerimi de ertelemeye başladım. Dur öyle hemen depresyon tanımını yapıştırma. Ne o öyle? Sen karışma bi' hemen. Sana demiyorum Blog. Alt benliğime(!) diyorum.

Geçen gün domain yenilemesi de oldu. 10$ da sana gitti Blog. O değil de eskiden böyle zamanlarımda kendimi gerekli gereksiz alışverişlere verirdim. Canım onu dahi istemiyor. Üstemde hiçbir şeyi istemeyen ve keyifsiz insan havası yok; ama daha farklı bir hava var. Adını koyamıyorum sadece. Hatta bak o kadar zaman eski sevgilimden ayrı kaldım ki normalde herhangi bir tanesine gider dayanamaz mesaj atardım. Belki özlerdim, belki sadece konuşmak isterdim... Onu bile istemiyorum Blog. İçimden "atacaksın ne olacak Arif? Hadi tekrar konuştunuz ne olacak?" Yani artık sonunu bile bile lades de demiyorum.

1.5 ay sonra 29 yaşıma giriyorum Blog. Bu konuda söylenecek çok şey var, ama susuyorum. Korkularımın ardına saklanarak susuyorum hem de. Konuşsam, bağırsam ne olacak diyorum. Aha tam önümde korktuğum şeyler. Bağırsam küçülmeyecek haldeler. "Bakar mısınız?" diye rica etsem dönüp de kafasını bile çevirmez haldeler...

Şimdiyse mübarek Ramazan ayının bereketinden nasiplenmeye çalışıyorum bu küçük odada. Hiç çıkmıyorum neredeyse. Genel ihtiyaçlar için, bazen de bahçeye iniyorum, bazen balkona çıkıyorum. Düne kadar yağışlı olan havalar yerini artan sıcaklara bıraktı bile bugünden itibaren. Nasılsa evdeyim diye çok takmıyorum. Ama her yaz olduğu gibi benzeri sorunları yaşayanlardan mailler almaya başladım bile çoktan. Onlar da olmasa zaten bizi ziyaret eden yok Blog. Bu halim hoşuma gitmiyor değil. Gerçek hayatta da sosyalleştiğim bir arkadaşım yok şu anda mesela. Öyle Whatsapp yazışmaları yaptığım kişiler de yok. O değil de, biri benimle sevgili olsa, benden daha sadığını bulamazdı. Gerçi bunu benimle 10 dakika konuşan biri anlayabilir. Tabi gerçekten aynı renkten bakıyorsak dünyaya.

Bu arada Macbook birikimime biraz daha para ekledim. Kullanmadığım bir kondisyon bisikletim vardı. Eniştem vasıtasıyla sattık. Gelen paranın bir kısmını da oraya aktardım. Ne olursa olsun o paraya dokunmamam lazım Blog. Büyük konuşmayayım yine de.

Ray Donovan dizisini izleyip bitirdim Ramazan'ın başından beri. Süper bir diziydi. 5. sezonu ağustosun ilk haftası geliyormuş. Favori iki dizim de başladı, ama tamamen yayınlanmasını bekliyorum. Çünkü izlenmeyi bekleyen başka dizilerim de var. Bu akşam da Luther'a başladım mesela. İlk bölümü fena değil gibiydi. Bakalım. 😀

Tek tutunduğum şey dizilerim ve bilgisayarım. Onlara bir şey olmaz inşallah. Telefonuma ödeme yapmıyorum 1 aydır. Sadece açık duruyor. Ve bir keresinde 56 saatlik bekleme süresini görmüştüm şarj %18'deyken. 2 saatlik de kullanma süresi vardı. Sonra şarja taktım tabi. O derece yani Blog.

Ve kapanışımızı Sóley ile yapıyorum. Soğuk diyarlardan gelen ılık ses...

Dipnot: İnan hiç meraklısı da değilim telefona bağlı bir sosyal iletişime. O yüzden WhatsApp'mış, Instagram ve türevleriymiş... Böyle kafam daha sakin Blog. 😀

2 Mayıs 2017 Salı

Olay

😀

Çok tatlı değil mi ama ya? Yani gülen yüz emojisi? BEN NE ZAMANDIR BEKLİYORDUM EMOJİLERİ, SENİN HABERİN VAR MI???

😀😀😀

Neyse, konuma döneyim. Havalar ısındı Blog. Hani senin teknolojik termometren, o ne oluyorsa artık, olmadığı için ben söyleyeyim dedim. Eh biliyorsun, sıcak havalardan ne kadar nefret ettiğimi ve ne kadar boğuştuğumu; hatta ne kadar rahatsız olup hayatımı cehenneme çevirdiğini.

Yine de: 😀

Bugün gerçek anlamda diyete başladım Blog. Eğer 3 ay önceki kilomu korumuş olsaydım ve diyetime devam etmiş olsaydım, şimdiye her şey daha düzgün olacaktı. Ama olsun, ne diyeyim? (1) Evet, oradan "tek derdin bu olsa keşke Arif" dediğini duyabiliyorum. Ama olsun, ne diyeyim? (2)

2 gündür yeni bir dizinin ilk sezonunu izledim: Santa Clarita Diet. Yani sesli güldüğüm nadir dizilerden. Belki genel konusuna bakınca saçma ya da sıradan ya da kimine göre vakit kaybı gelebilir, ama ben izlerken bazı espirilere cidden güldüm. Keşke daha uzun olsaydı.

Bu arada geçen haftalarda Episode Calendar'ın Türkçe çeviri moderatörü olduğumu ve bu sayede 1 yıllık Premium üyelik aldığımı söylemiş miydim? Üniversite yıllarımdan beri kullanıyorum o siteyi dizi takibi için. Bir başka site daha var kullandığım yedek olarak ve limit sorunu olmadığı için, ama Episode Calendar hep favorimdi. Ve Premium olduğum için de 20 diziden fazlasını ekleyebiliyorum oraya artık. Isn't it excited? Kendim de almak isterdim aslında, ama ne yazık ki sadece Paypal ile ödeme kabul ediyor ve Paypal Türkiye kullanım dışında. Şimdilik böyle 1 yıl deneyelim. 🌼

İnsanlar son zamanlarda aşırı şekilde özel hayatını sanal ortama yaymaya başladı Blog. Görsel anlamda olanlardan bahsediyorum. Bunun en büyük paylaşım yolu ve rolü ne yazık ki Instagram oluyor. Artık her 10 insandan 4'ünün profiline girsem, gördüğüm kendi fotoğraflarıyla, ki bunlar değişik açılardan selfieleri kapsıyor, dolu olması. Yani profesyonel makineyle çekip de bir şekilde Instagram profilinde paylaşanları anlamıyorum, ama "beni beğensinler" havasında sadece kafası görünen selfielerini paylaşan insanları hiç anlamıyorum. Anlamadığım o kadar çok egoist olan ve bunu inkar eden insan var ki anlatamam. Örnekleri çok yani. Ben ne paylaştığımı söylemeyeyim, gülersin. Sosyal hesaplarımı kapatmayı çok istiyorum aslında Blog. Ama sırf ismimi kaybetmemek adına ve arada sadece oradan yazışabildiğim kişiler olduğu için açık tutuyorum mecburen. Yoksa zamanında denedik birçok kez seninle, biliyorsun. Olmuyor, yine de birine bir şey yazmam gerekiyor ya da bir siteye giriş yapmak zorunda kalıyorum, mecburen tekrar aktifleştiriyorum.

Biliyorum, çok az yazıyorum sana da artık. Sebebi keşke yoğunluğumdan dolayı olsaydı, ama öyle değil. Arada, benim de ilk 500 yazardan biri olduğum Blog Sözlük'e yazıyorum. Kısmen ağlama duvarı benim için belki de. Bilemiyorum.

Ha, aklıma gelmişken, faturan geldi sevgili Blog. Domain yenileme zamanının geldiğini haber verdi Google. Bilgilerimi kontrol edip kredi kartı bilgilerimi kontrol etmem lazım. Umarım zam gelmemiştir ücretine. Malum... Keşke şöyle $2-3'lık bir şey olsaydı, değil mi? 😁

Canım kocaman bir hamburger çekti Blog. Yanında büssürü büssürü kızarmış patates! Ve ranch sos. Oy. Neyse ben gidip kahvemi alayım. Şuraya da fotoğrafını bırakayım hayalimin. 🍔🍟


11 Nisan 2017 Salı

+N'aber? -Ben de iyi değilim, boş ver...

Sinemia macerasından sonra böyle olacağımı ikimiz de biliyorduk Blog.

Harçlığımın oldukça azalacağını, zaten pek arkadaşımın olmayışının ve yalnızlığa iyice alışmamın verdiği sonsuz güçle(!) daha da kendime dönük kalacağımı biliyorduk şimdi birbirimizi kandırmayalım. Yukarıda Allah var sonuçta. Yine de biraz fazla geldi sanki ha? Ne dersin?

"Her duyguyu bu kadar derinden yaşamak zorunda mıyım?" diye sorup duruyorum kendime şu günlerde. Cidden bak, birinden ayrılmak için 1 senemi harcıyorum, telefon numaraları değiştiriyorum falan. Dışarıdan biri izlese ya deli der ya da ergen bu der. Oysaki saflığımdan hep. Kendime ettiğimden hep. Vallahi bak.

Benim yine her şey aynı be Blog. Düzelmiyor hiçbir şey. Bozuk bir durum da yok aslında, ama eksik çok fazla. Hani şu standart hayatın gerekliliklerini kastediyorum: İş, aşk, ev, para vs. Yok onlar. Yine de karnımız tok, sırtımız pek çok şükür. Daha ne olsun? Bir de içime sor bunu diyorsun değil mi Blog? Biliyorum.

Yalnız şu son 2 ayda çok iyi anladım. Dış görünüş hiçbir b*ka yaramıyor. Yaramıyor. Birinden etkilenmiş, hoşlanmış olman hiçbir halta yaramıyor. Eğer ki cebinde karşındakinin gözünü az ya da çok doyuracak kadar paran yoksa, o dış görünüşler, yok efendim elektrik almalar falan... fasa fiso. Şöyle geçmişime dönüp bakınca gördüğüm birkaç şey var. Hayatıma aday olarak bile giren kim olduysa, bir noktadan sonra bendeki bu "parasal" belirsizlikten dolayı gitti ya da alacağını aldı ve kendi yoluna devam etti. Tabi bunlar yüzüne söylenmedi insanın, ama belli bir olgunluğa ulaşınca daha iyi anlayabiliyor insan.

"Lan, hani benden etkilenmişti? Hani hayatında benim gibisi çok nadirdi ya da hiç denk gelmemişti? Hani sevgi önemliydi daha çok?" bu ve daha benzeri birçok sorum var her bir karşıma çıkana Blog. Tek bildiğim bir şey var, o da bu konuda kendi cesaretimin üstüne kimseyi görememiş olmam. Bu da diğerlerinin korkak olduğunu ima ettiğim anlamına gelsin Blog. Çünkü öyle. Ve üzgün olmadığım için de kusura bakma. Sorry not sorry.

Bir de bir kısmıyla daha sonra karşılaşınca bana hayattan tavsiyeler falan veriyorlar. Ya arkadaş, tövbe estağfirullah. Git biraz sevmeyi öğren diyesim geliyor. Çünkü artık bulunduğum iğrenç ortamdaki insanların en büyük sorunun ne olduğunu tam anlamıyla kavramış oldum: SEVMEYİ BİLMİYORUZ. Ondan  hep öyle gecelik modda gidiyor her şeyleri. Neyse, bu konuya girmeyeyim yeteri kadar uzak kalmaya çalışıyorum hepsinden. Hem ben bir tanesi çıkıp "ben seninle her şeye varım" demediği sürece, kusura bakma da Blog, şeyimde bile değil.

Önümüzde referandum var. Yanımızda iyice iğrençleşen bir savaş var. Daha devam edeyim mi negatif şeylerden? 😐

Az önce ablamgile bebek bezi aldım kredi kartımdaki kampanyayla. Yani bugüne kadar 4 farklı kredi kartı kullandım. HSBC, İş Bankası, Finans Bank ve Teb. Şu anda hepsi kapalı, ama bir senedir falan kullandığım CepteTeb kredi kartım, diğer kredi kartlarımdan edindiğim faydaları çoktan geçti. Hele o HSBC ve İş Bankası kredi kartlarım... limitlerimi doldurduğum zamanları bilirim. Ne düzgün kampanya ne puan... Neyse, CepteTeb'in ikinci Gitti Gidiyor kampanyasını kullandım. Böylece 1 adet bebek bezi 58 kuruşa gelmiş oldu. Bilmeyenler garipser tabi. Ben de ilk başka "öhöhöh böbök bözö nö kö yöö" diyordum. Ama günde 5-6 tane bez değiştirince insan bir dumur oluyor.

Pazar günü teyzeme takılıp günübirlik anneanneme ziyarete gittim. Teyzem de gidemiyordu eşinin rahatsızlığından dolayı, ben de epeydir görmemiştim. Yenibosna'ya kadar teyzemin arabasında gittik geldik sohbet ederek. Anneannemin alzaymırı var. Yani hatırlıyor hepimizi çok şükür 87 yaş civarında. Ama arada bir değil de çoğu zaman olmamış olayları anlatıyor. Öyle bir anlatıyor ki bilmeyen biri inanır. Benimle ilgili de bir hikayesi var anneannemin uzun bir zamandır. Güya ben teyzemin kızlarından birini istiyormuşum ve ona diyormuşum, gerçekleştirsin evliliği diye. Bunu ilk öğrendiğimde gülmüştüm. Bir seferlik bir şey demiştir geçmiştir diyordum, ama meğersem arada aklına geldikçe açıyormuş mevzuyu. Ben oradayken de açtı. Sen o kızı boş ver, onlarla olmaz da falan da filan da. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Tam öyle bir ikilemde kaldım Blog. Sonra teyzem yetişti de konuyu değiştirdi. Yaşlılık işte. Bunlar var Blog, bunlar benim başıma da gelecek. Ben bunları düşünürken ne yapayım sevmeyi beceremeyen ya da cesareti olmayan insanları. Tek başıma yaşarım hepsini. En azından minnet etmem hayat arkadaşı diyebileceğim birine. Anlatabiliyor muyum?

Şu şarkıyı dinledim 5-10 kez yine bu yazımı yazarken. Şu sıralar dolunay var bu arada. Hadi bakalım Arif, yine güzel(!) bir gece bekliyor seni.

11 Mart 2017 Cumartesi

İşsizlik

Evet. İşsizlik.

İnanır mısın Blog, bir tek sen bana sormadın neden çalışmadığımı, neden işe girmediğimi... bir tek sen zamanla soğumadın benden ya da işsizsin/paran yoktur diye düşünüp bunu dile getirmeyip de saçma bahanelerin arkasına sığınmayan... bir tek sen kasmadın beni.

Son 1 sene içinde konuştuğum yeni tanıştığım ya da eskiden tanışmış olduğum bütün insanlar, ailem haricinde, bana "para yiyen, paramı yiyecek, geleceği belli olmayan vb. türde" ithamlarda bulundu. Dile getirmese de çoğu, bariz hissedilir boyutta oldu. İlk tanışmada insanlar birbirini tanımaya çalışır mesela normalde, ama konu "Arif neden çalışmıyor?" şekline dönüştü her defasında. Bir de eskiden tanıştıklarım var mesela, onlar da zamanında benzeri şeylerden ilgilerini yitirmişler demek ki "Arif'in geleceği belli değil, ne yapayım onunla" demişler herhalde, o yüzden karşılaşınca ya da konuşunca konu "ben de işte öyleydim, hayat da zor be Arif, yarın ne olacağımız belli değil" ya da "evet adım atmalısın 'kardeşim'(!)"...

O yüzden ilk kez biriyle tanışmadan önce özellikle belirtiyorum "iş mevzusundan konuşmayalım ne olur diye" ama konuyu illaki oraya getiriyorlar hep be Blog. Ve o soğuyan muhabbetler, düşen suratlar... Gördükçe üzülüyorum. Ne yapıyorsun Arif diyorum. Ne yapıyorsun kendine?

Sahi ne yapıyorum ben Blog? Ne zaman pes edeceğim? Bugün duş alırken bunu düşündüm. "Artık kapatmalısın bu defteri Arif. Artık sana malum konuda mutluluk yok. Sen yalnızsın ve yalnız kalacaksın." İnsanların saçma sapan bahaneleri, istekleri, beklentileri, korkuları, tahammül edilemez tuhaflıkları, seninle örtüşmeyen yaşam biçimleri...

100 kişiden 5 kişi mantıklıysa, bunlardan sanırım 1 tanesi %20'lik bir ihtimalle benim için yaratılmış oluyor adeta. Ömür yetmez be Blog.

Neyse.

Sinemia üyeliğim sayesinde zamanım dolu geçiyor. Eğlenceli de. 24 Mart'da bitiyor. Ne yapacağım diye düşünmeye başladım çoktan. Zira uzatamam, o kadar lüksüm yok. Geçen gün 8. filme de gittim. Bu sekiz filmin biri VIP salonda, biri de IMAX formatında. Haftaya da 4DX formatında bir film izlemeye gideceğim Marmara Forum'a. Buradan nasıl gideceğimi az çok öğrendim. O değil de tek başıma epey takılır oldum. Eskiden zorlardı beni ama neyse...

VIP salondaki rahatlığımın fotoğrafını koyayım dedim. Vallahi kıçımı devirdim yattım öyle izledim çoğu zaman filmi. Lion'u izlemiştim o salonda.

Yarın iki yeğenim de bana emanet tüm gün. Pazar günü yine yalnız bir şekilde yollara vuracağım kendimi. Muhtemelen yine Akasya AVM'ye giderim. Hatta erken kalkarsam Moonlight'a giderim. Belki hızımı alamaz karşıya bile geçerim. Hatta Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nde nargilemi içer dönerim. Belki de hiçbir şey yapmaz evde kalır dizi izlerim. 😔

3 Mart 2017 Cuma

Hassasiyet

Sevgili Blog,

Bugün...

Böyle yazıya mı başlanır ya? İnsanlara, Blog yazıyorum ben arada, dediğimde yüzüme bakıp "hehehe ne yazıyon, sevgili günnük bugün hava çok gözeldi" diye espiri yapıyorlar. Normalde tepkim epey büyük olurdu ama sustum. Ne gerek var? Blog yazdığımı bile bile beni sevdiğini söyleyip açıp okumayan, okuduğu için meraktan neden okuyorsun diye sorduğumda bana, sanki onunla sevgili olacakmışım da bunun önüne geçmek için açık açık set çeken insanlar olduktan sonra ne yapayım ben gereksiz birine tepki verip. Vermiyorum o yüzden.

Vermeyeceğim de.

Yıllardır yazıyorum Blog. Ahan da görüyorsun. Sence bir gün oldu mu "hadi beni birileri okusun, gidip kendime yorum arkadaşı bulayım, bir şeyler yapayım" diye? Eskiden Instagram, Twitter falan yoktu. O zamanlar blog yazanların bir kısmının tek derdi egolarını şişirmek için yazdıklarına yorum yapılmasını, paylaşılmasını sağlamaktı. Şimdi geçti tabii o işler. Şimdinin blog yazarları da "ayh işte nerede o eski bloggerlar" diyor. Lan?

Benim blog yazmamın iki sebebi var. Bunlardan biri kısmen de olsa deşarj olmam, diğeri de bir gün cidden bana değer veren biri olursa geçmişime dönüp bakması içindir. Yoksa ben çoktan geçtim, yazılarım sayesinde birinin bana ulaşmasından. Anlatabildim mi benimle dalga geçen ve blogumun adresini bile soramayan ya da beni sevdiğini söyleyen ama blogumu hiç okumamış olan ve diğerleri?..

Neyse.

Geçen hafta, sırf kendimi dışarı çıkarmak adına bir etkinlik olması ve insan içine çıkmam için Sinemia üyeliğine başvurdum 1 aylık. Kampanya vardı Blog. Yalan değil. Zaten epeydir de istiyordum, ama pek sinema salonunda film izleme kültürüm olmadığı ve çalışmadığım için elimdeki parayı idareli kullanmam gerektiğinden ötürü imrenerek bakıyordum. Velhasıl, 50 TL'ye benim de Sinemia üyeliğim oldu. Ve geçen haftadan bugüne tam 4 filme gittim. Daha gideceğim filmler de var. Üyeliğimin parasını çoktan çıkardım tabii, ama yine de bazen daha uzaktaki sinema salonlarına gitmem gerektiği için, git gel, bir şeyler ye falan derken bazen harcamam oluyor; ama işin daha da güzel yanı var: Artık yalnızlığımdan daha çok keyif almaya başladım Blog. Mecburen. Ben ki dışarıda yalnız gezmekten, yeyip içmekten, bir şeyler yapmaktan hoşlanmayan, istemeyen ve sıkılan kişiyken, şimdi yanıma aldığım küçük IKEA poşetine koyduğum çerezimle İstanbul'un bir ucundaki sinema salonuna gidip tek başıma film izliyorum. En son izlediğim filmde, yanıma birer çift oturdu hatta. Sağımdaki sevgilisinin omzuna, solumdaki de sevgilisinin omzuna koydu başını öyle izlediler filmlerini. Ben de işte, saf saf...

Neyse boş ver Blog. Aslında yazmak istediğim öyle çok şey var ki. Olur da bir gün biri hepsini okumak isterse, bir kısmını kendi yaşamış olacağı için, okurken sıkılmasın diye yazmıyorum. 😊

24 Eylül 2016 Cumartesi

Sen Orda Yok Musun?

Son 2-3 gündür hastayım Blog. Başında doktora gittim, antibiyotik ve 1-2 ilaç verdi. Onları kullanıyorum. Bizimkiler devremülke gittiler, ben gitmedim. Evde yalnızım. İki hafta kadar. Kafamı dinliyorum galiba...

Dün, en son ne zaman yaptığımı bile hatırlamadığım bir şey yaptım gün içinde: 5 vakit namaz kıldım vaktinde. Tabii en sonunda yatsı namazı duasına kadar bekleyen gözyaşlarım boşaldı gözlerimden. Zaten burnum tıkalı, gözlerim şiş, tuhaf bir haldeydim. Hep sormak istediğim, ama her sefer içimden geçirdiğim şeyleri sordum O'na kısık bir ağlamaklı sesle bu sefer. Bu sefer kapattım galiba o soru kısmını. Tekrar sormam sanırım neden ben, neden bir tane değil de birkaç tane dert diye.

Şu anda böyle kim gelse karşıma dert anlatsa, ona karşıma sanki Hitler gelmiş de yaptıklarından pişmanmış da bana yakınıyormuş gibi bakardım. O derece tepkisizim...

Ev sessiz. Bazen soğuk, bazen siyah beyaz, bazen kırmızı. En güzel anlardan biri de dizilerimi usb diske atıp TV'den izlemek galiba. Daha güzel. 2+1 ses sistemini bağlamayı düşünüyorum bir de. Artık biraz da bas verme zamanı...

Ben en iyisi gidip bir film izleyeyim.

Şunu da buraya ekleyeyim:

15 Eylül 2016 Perşembe

Yazarsam Geçer

Önce biraz havalardan bahsedeyim. Belki sakinleşirim az da olsa. Eylül dedim, sonbahar geliyor dedim; gelmemiş gibi sıcaklar yükseldi adeta. Ta ki şu birkaç güne kadar. Bugün gayet serin bir havayla yazıyorum sana Blog.

Biliyorsun kurban bayramını yaşıyoruz. Etrafın et kokmasından, benim yine bir süre kırmızı et görmek istemeyişimden bahsetmeyeceğim. Ablamgil, eniştelerim ve yeğenlerim, geldiler. Çocuk sesleri, siyaset, dedikodu... hepsi geçildi sırayla. Bense kendi köşemde oturdum. Salı akşamı yayınlanan iOS 10'u önce kendi telefonuma, sonra ablalarımınkine yükledim. Reset atarak yüklediğim için ekstra efor harcadım her birinde. iPhone 5, 5S ve 6 modellerine yüklemem; bana daha bir ekstra yük oldu. Çoğu kişinin şikayet ettiği yeni klavye tıklama ve kilit sesini ben gayet beğendim...

*****************************

Neyse ki bu bayramda üzerime gelinmedi çok. Mevzu daha da kritik konularda ve başkaları hakkında oldu. Kaldıramazdım demiyorum, ama boş yere konuşmuş olurdu insanlar diyorum Blog. Kendimi bazen gereksiz şeylerle uğraşırken buluyorum şu sıralar. Ya da acelesi olmamasına rağmen uğraştığım şeylerle... Sebebini biliyoruz, öteliyoruz kendimizi. Bakalım nereye kadar, değil mi?

İçimden çoğu kişiye "aman siz çok iyi biliyorsun. Her b.ku biliyorsun, tebrik ederim." diyesim geliyor. Demiş sayalım buradan yine de Blog, içimde kalmasın. Belki okurlar falan. İyi olur.

****************************

Seyrek yazmamın sebebi, yazacak bir şeyler bulamıyor oluşum değil. Hiçbir güzel haber paylaşamıyor oluşumdan dolayı Blog. Aynı tempoda geçen günlerimin özetini buraya aktarmak da istemiyorum. O yüzden yazamıyorum. Bazen şimdiki gibi yazmak geliyor sadece içimden. Belki gerçekten isteyip de yazamadığım konulardan dolayı az biraz rahatlama sağlarım diye, belki yazınca geçer diye.

Yazınca geçer mi Blog? Yazınca hiç geçti mi acaba. Keşke yazınca geçse be Blog. Keşke...

4 Eylül 2016 Pazar

Yitik Hayaller

Ve benim mevsimim geldi... Sonbahar!

Kendimi en çok bütünleştirdiğim mevsim sanırım. Şu anki hallerimi de anlatıyor. Renklerini yavaş yavaş kaybediyor her şey. Soluyor renkleri çiçeklerin. Bulutlar sanki bütün yaz boyunca tozun toprağın içinde oynamışçasına, pis bir şekilde geziniyor gökyüzünde.

Hüzün var havada. Öyle anlar geliyor ki bardaktan boşalırcasına ağlıyor gökyüzü. Sonrasında gelen biraz rahatlamayla, az biraz güneşi yüzüne yansıtıp etrafa renklerini saçıyor gökkuşağıyla. Adeta dans ediyor duyguları... doğanın.

Aynı ben, değil mi Blog? Bence de.

Seviyorum bu mevsimi. Çünkü içinde iyi ya da kötü ne varsa gösteriyor. En çok da gözyaşlarını gösteriyor. Hani şu çoğumuzun sakladığı gözyaşlarını...

*****************

Bugün kötü bir haber öğrendim. Yani üzerinden 1 ay geçmiş olsa da ben yeni öğrendim. Hala daha etkisindeyim. Annem ve babamın haberleri yok. Duyduklarında epey kötü olacak... Nasıl dua edeceğimi de şaşırdım. Tabii her şeyden önce Allah sağlık versin, ama bir anda altüst olmayı hak etmeyen insanların hayatı söz konusu olunca, ne bileyim be Blog. Herkesin sınavı bir başka oluyor bu hayatta.

*****************

Yoruldum insanlardan. Karşıma hep aynı saçmalıkta insanlar çıkıyor. Kimse sevilmeye değmiyor, belli ki ben cidden yalnız kalacağım hep. Başka biri olsa neyse de, ben beceremiyorum yalnız olmayı be Blog. "Daha ne kadar yalnız olabilirsin ki?" diyorsun, değil mi? Doğru, ama işte.

Vurdumduymaz biri olmayı isterdim. Ne bileyim işte, o lisedeyken aşırı solcu olan, bazen yolunu şaşırıp aşırı komünist olan, eylemlerden eylemlere giden bir tip olan biri olsaydım. Ya da sürekli içip o ortamlarda olsaydım. Ya da mesela lise sona doğru Allah inancımı bir kenara bırakıp kendime değişik sıfatları yakıştırıp yoluma devam edebilseydim. Vicdanımı sadece insanlık olgusunun bağlı tuttuğu bir hayata bırakabilseydim, yani Allah korkusu falan olmasaydı... Böyle olsaydı gerçekten daha rahat bir Arif mi olurdu? Oysaki bunların hiçbirine sahip olmadığım için şükrediyorum ve çok mutluyum şu anki halimden. Ama ya öyle olsaydım?

****************

Ölmeyi bekliyorum Blog. Durumumu haykırmıyor olsam da etrafa, şu anda yaptığım tek şey bu. Ölmeyi bekliyorum. Aynı ilkbaharda açıp bütün yaz etrafa neşe saçıp sonbahara doğru yavaşça kendi huzura bırakan bir çiçek gibi...

10 Ağustos 2016 Çarşamba

İzlerken...

Her uzun bir asosyallik döneminden arkadaş ortamına girdiğimde olan şey oldu geçtiğimiz günlerde. Çenem durmadı. Çok konuştum; çok güldüm, çok güldürdüm... Sonra yine eve dönünce garip oluyorum. Tıpkı şimdiki gibi.

İçimdeki havayı vakumla alıyormuş gibi hayat adeta. Ya da içime çekiliyorum, daha çok kendi dünyama dönüyorum gibi oluyor. Daha da sessizleşiyorum. Ne gülmek ne de konuşmak geliyor içimden. Hele bir de Ankara'nın uzak bir köşesinden dünyaya bakmaya çalışınca daha da karamsar gözüküyor. Eh ruhsal durumumun daha farklı olması beklenemezdi bu şartlarda.

Ankara'da yaptığım tipik şeylerden bahsetmeme gerek yok galiba Blog. Zaten hepsini az çok tahmin edebilirsin. Ufak tefek değişiklikler dışında aynıydı. Aynı olmasına rağmen eğlenebiliyorum; ama hep arkamdan dürten "geri döneceksin" şeklindeki sesin bendeki etkisiyle eğlendim diyeyim.

İnsanın elinin kolunun bağlı olması kötü bir şey. Bu benim hayatımın birçok bölümünde geçerli. Aynı anda çevremdekiler için de geçerli; ailem, arkadaşlarım, benimle tanışmak isteyenler...

Şu kalbimi dinleme mevzusunu denedim bu arada. Beceremedim sanırım tam olarak. Havaların sıcaklığı beni nasıl boğuyor anlatamam Blog. Aslında birçok şekilde anlattım bugüne kadar da, acaba sen de mi diğer insanlar gibi anlamamazlıktan geldin? Neyse.

Hazır Ankara'dayken 1-2 şey de aldım. Bol bol yedim içtim Blog. Ve pişman değilim. Yine de eksiklik hep vardı. Sanırım yalnız olduğum sürece eksiklik hep olacak. Tabii şu anda tek umursamamız gereken nasıl para kazanırım sorusu olmalı, değil mi?..

31 Temmuz 2016 Pazar

Kalbimi Dinliyorum

Şu sıralar kalbimi dinlemeye çalışıyorum. Hani hep derler ya "kalbini dinle" tarzında şeyleri sürekli insanlara, işte onu denemeye çalışıyorum. Bariz bir şekilde denemeye çalışıyorum bu sefer ama: Ben gerçekten ne istiyorum?

Hayatımda kalbimi dinlediğim çok zaman oldu elbette. Hele benim gibi duygusal bir erkek çoğu zamanda kalbini, sezgilerini ve sonra mantığını dinliyordur Blog. Bu konuda şüphen olmasın; ama bu sefer galiba bütün dikkatimi vermem gerekiyor. Şimdi böyle deyince "bu çocuk ne istediğini bilmiyor" gibi bir şey çıkmasın. Benim istediklerim öyle fuşya öyle toz pembe ki... en masum çocuk bile hayal etmemiştir.

Malum geçen hafta 28 yaşıma girdim. Artık her yerde 28 sayısı beliriyor yaş kısmında. Acımasızca.

Genel anlamda kendimden beklentilerim var, aşamıyorum çoğunu hala. Öyle büyüklerimizin dediği gibi "senin de vardır bir yerde nasibin" şekildeki iyimserliğimi korumaya çalışıyorum en azından. Bu da bir şeydir, değil mi? Umarım.

İnsanlardan beklentim de var. Vatansever, hayvansever vb. türdeki sevgi konularında beklentilerimi elbette bir kenara bırakarak diyorum. Güvenmek istiyorum Blog. Öyle böyle değil. Hiç bu kadar birine güvenme ihtiyacına girmemiştim hayatımda. Aynı zamanda da cesaret. Çünkü ikisinde de korku ve eksiklik yaşıyorum. Bunları birinde görmeye ihtiyacım var. Sadece görmeye de değil tabii ki yaşamaya da...

Başka başka... Windows 10 Yıldönümü Güncellemesi geliyor 2 güne. En basitinden Edge'i kullanmak istiyorum; ama sırf eklenti desteği olmadığı için uzak duruyordum şimdiye kadar. Yıldönümü güncellemesi diyor Microsoft ama bana kalırsa bildiğin Servis Paketi. Benim için tek önemli olan Edge yani.

Bir de Steam'i tekrar yükledim 2-3 gün önce. Zamanında satın aldığım ama şu anki bilgisayarımda biraz kasan, hayatımdaki en sevdiğim ve hala daha özlemle bakıp oynadığım hemen hemen tek oyun olan Age of Empires II: HD Edition'ı tekrar yükledim. Meğer benim uzak kaldığım dönem boyunca ekstra 2 eklenti paketi de çıkarmış ve daha da önemlisi güncellenmiş ve şu anda kasmıyor. Geçen oynadığımda, ki oynuyorum hala, 4 saat boyunca gayet güzel oyunu kazanarak bitirmiştim.

Benim hayatım şimdilik böyle. Sakin kendimce. Yazamadım bir süredir. Yazmak da istemedim. Küstüm, senden bile kaçtım; ama biliyorsun ki aklımdaydın Blog, ben zaten "kaçtım, kapattım, gittim" dediğime bakma sen.

Neyse, senden naber?

25 Haziran 2016 Cumartesi

Naftalin Kokan Blog

Sanırım sorgulama yeteneğimi kaybettim biraz Blog. Sanki daha çok geleni ya tamamen kabul eder oldum ya da içim ufacık da olsa ısınmadığında tümden reddeder oldum. İnsanların bana olan sevgilerini de sorgulayamıyorum artık. Hatta öyle ki insanlardan nefret etmeye başladım tekrar. Geçtiğimiz günlerde hemcinslerimden nefret ediyordum mesela. Kendimi birçok konuda iyi gördüğüm için de olabilir ya da başka sebeplerden dolayı da olabilir. İnsan olmak bence birçok şeyi gerektiriyor. Keşke o sıfatı her düşünebilen iki ayaklıya vermeseydi Allah. Çünkü biz ne kadar insan gibi görmesek de dışarıda epey "insan" görünümlü "tuhaf yaratıklar" var.

Diyarbakır'dan döndüm perşembe günü. Yani oranın kuru kavurucu sıcağının aslında benim için galiba daha iyi olduğunu, Gebze'de 1 gece ve 1 gündüz geçirince daha iyi anladım. Çünkü NEMDEN NEFRET EDİYORUM. Şu anda Mudurnu civarındaki Sarot Termal Kaplıcaları'nda olan devre mülkümüze geçtik. Burası tabii ki Gebze'den daha iyi. Nemli ama yine de iyi. Hatta şu anda bizimkiler topluca dışarı çıktılar. Ben de kafamı dinliyorum. Hazır fırsat bulmuşken de sana yazayım dedim Blog.

Eski yazılarıma, eski yaşadıklarıma, eski fotoğraflarıma bakınca burnuma naftalin kokusu geliyor sanki. Gelmiyor da, işte. Cesaretimi son demlerine kadar kullandığımı görüyorum. Çünkü Diyarbakır'dan buraya gelene kadar gözlemlediğim insanlar, şehirler, hayatlar... beni duygusal anlamda yordu diyebilirim. Diyarbakır'daki insanlar ve onların yaşam şekilleri, oradayken bulunduğum semt ile Sur arasında bile epey uçurum yaşarken; uçaktan inmemle yaşadığım başka bir uçurumu da gösterdi bana. Her türden insanın olduğu İstanbul. Elini sallasan 5 türden insana çarpar her bir parmağın. Bu durum beni rahatsız etmiyor. Beni düşündüren kısmı benim nasıl bir konumda olduğum bu topluluk içinde.

Klasik dertlerime girmeyeceğim Blog. Konuşmamaya çalışıyorum çünkü. Buradan çarşamba günü ayrılacağız galiba. Ankara'nın yine kendine uzak ama buraya yakın ilçesinde kaldığım yerden devam edeceğim. Açılmayan kapıları, geciken mucizeleri, artık gerçekleşmesi gereken hayalleri bekleyeceğim. Şundan emin olmalısın ki Blog, hayatım ani bir kararla intihar etmek ile kendimi süper ötesi kandırarak yaşamaya devam etmek arasında gidip geliyor son 5 aydır.

Illustrations are belong to Fernando Cobelo.

15 Haziran 2016 Çarşamba

Yetmez, Bilmez, Olmaz

36 derece sıcaklık vardı bugün. Evde durulmuyor yani klimasız. Şu anda 22 derece ve gece yarısı... Mesela bu sıcaklık Londra'da yok şu anda. Tamam belki nem var falan, ama olsun yok sonuçta. Kutuplar hele... O kadar uzağa gitmeyeyim, mesela ya memleketim Erzurum? Ya... Öyle serin havalar var.

Benim hayatım İstanbul-Ankara-Diyarbakır üçgeninde geçiyor şu son 4 yıldır. Araya kısa bir Kıbrıs girdi. Ondan önce de Isparta vardı mesela baş rolde. Anlayacağın elim kolum bağlı bir şekilde sıcak memleketlerde yaşadım bu terleme hastalığımla birlikte Blog. Yeter mi sence?

YETMEZ.

Daha çok sınava tabii tutulacağım yaradandan ben Blog. Bunlar ne ki! Ben ki daha neleri göğüsleyebilecek bir yapıdayım. Bunlar ne ki? Ama sorsan dışarıdakine: Ya sen temiz yüzlü, eli ayağı tutan birisin. Nedir problem?.. der. Der tabii. Bilir mi ne b*k yiyorum ben?

BİLMEZ.

Yıllardır kimseyle dertleşemiyorum doğru düzgün. Çünkü ben kendimi bile kandıramaz hale gelmişken, birilerinin bana değer vererek benimle dertlerimi paylaşmaları ve dinleyerek yardımcı olmaya çalışmaları, inan beni hiç mi hiç rahatlatmıyor da "kandırmıyor" da Blog. Ama dertleşmeden olur mu sence Blog?

OLMAZ.

Evre evre vazgeçtim bunca zaman bazı şeylerden. Mesela yeni insanlarla tanışmaya sıcak bakamıyorum artık. Sırf muhabbet etmek için arkadaş olmaya çalışmıyorum bile. Neyin muhabbetini edeceğim Blog? Dertleşemedikten sonra ne anlamı kalacak o dostluğun. Tabii buna, geçtiğimiz yılda, her şeyimi paylaştığım, dertleştiğim dostlarımı hayatımdan çıkarmamın da etkisi var. Zira ben dert dinleyen biri haline dönüşmüşüm de sonradan fark etmişim. Ona bile tahammülüm kalmadı.

Böyle yaz mevsimlerinde yaşadığım şeyleri kış mevsiminde yaşamıyor oluşum hele ki beni daha da boğuyor. Her şeyin kaynağı şu hiperhidrozis zımbırtısı. Zımbırtı mı koymalıyım adını Blog? Nasıl bir hastalık bu yahu? Benden nefret eden biri şu yazımı okusa "Allah'ından bulmuş" der. Oysa ki bilmez ben bunu en masum yaşımdan beri yaşıyorum.

Bunları sana yazmaktan da yoruldum Blog. Biliyorum, sen de dinlemekten yoruldun. Ama ne yapayım? Sen de olmasan ben belki böyle büzüşmüş düşüncelerle, sinirimi ilk tartıştığım kişiyle çıkartırdım. Ya da şu ankinden daha da agresif olurdum.

Göbeğim kocaman oldu Blog bu arada. Sebebini biliyoruz. Yine girmiyorum bu muhabbete. Bir süre de dertlerimden konuşmamayı deneyelim olmaz mı Blog? Mesela bundan sonra sana bahsetmeyeyim. Sadece sana değil, diğer arkadaşlarıma, dostlarıma, aile üyelerime...Nasılsın sorusuna, "çok iyiyim. Hatta içimde tuhaf bir enerji var, çözemedim, ama bakalım hayırlısı *gülenyüzemojisi*" şeklinde yanıt vereyim. Bu durum bizi bozar mı sence?

BOZMAZ.

Dipnot: Bu arada ben de farkındayım. Son aylarda epey yazar oldum sana Blog. Ve hep dertlerimden yakınıyorum. Gerçekten benim biraz susmam ve dertlerimi dile getirmemem lazım. Galiba dertlerimi yazmak da zor geliyor...

"Ne zaman alıştın sen yalan söylemeye
Kendini en seveninden bile gizlemeye..."

5 Haziran 2016 Pazar

Yoruldum

Şu anda ellerimin teri 2008'de yaşadığım ameliyattan önceki zamanlarımı bana hatırlatmaya çalışıyor gibi adeta. 2-3 yıl önce büyük bir sevinçle sahip olduğum iPhone'umu kullanmaktan tut da şu anda bu yazıyı yazmaya çalışırken çektiğim eziyete kadar tekrar aynı kabusu yaşıyorum resmen. Bu sonucu yaşayacağımı tabii ki söylemişti doktorum ameliyat olurken, ama yaşadığım aşırı terlemeye ek olarak tekrar bu durumun da eklenmesi beni böyle ellerimi ayaklarımı, hatta Dexter gibi bütün vücut parçalarımı kesip ayrı ayrı paketleyip buz gibi deniz sularına atmaya itiyor. Bunu şaka yollu gibi anlatıyor gözüksem de yapasım çok.

34-35 derece sıcaklık vardı bugün. Dünden beri yaşadığım sinir/moral bozukluğu, bununla birlikte aşırı terliyor oluşum, Ramazan'ın geliyor olması, annemin dönmemi beklemesi... daha gelecek sorunlarına gelmeden, beni öyle geriyor, öyle boğuyor ki anlatamam.

Şundan da yoruldum, başta ailem olmak üzere, hemen hemen herkesten gördüğüm tepki. Tamam anlıyorum, bir kısmı artık üzerinden inmemi bekliyor, bir kısmı tembel olduğumu düşünüyor, bir kısmı mücadele etmediğimi düşünüyor, bir kısmı bana üzülüyor, bir kısmı acıyor. Özetle bir şekilde kendi hayatımı kurmamı istiyorlar. Ben ne b*k yiyorum peki sence Blog? Neyse.

İki arada kalma durumum var, bazen aşırı derecede nüksediyor. Ve yukarıda anlattığım, tamamen bana ait olan ve yalnızca benim anlayabileceğim sorunlarla birleşince daha da zor geliyor. Şu anda saat 00:12 ve hava sıcaklığı dışarıda 26 derece, ama içeride sanırım 28-29 derece. Ellerim vıcık vıcık. Buna da neyse.

Bazen dönüp bakıyorum kendime; Arif, sen kendin gibi birini ister miydin diye de soruyorum.

Ben de istemezdim sanırım Blog. Ne arkadaş, ne sevgili, ne eş, ne dost, ne oğul, ne de kardeş olarak... Çünkü hayallerinin ve yapabileceklerinin önüne çekilmiş olan setin nasıl bir şey olduğunu uzaktan bakınca ben de göremezdim kendim gibi birinin. O yüzden istemezdim belki de. Belki de işime böylesi gelirdi.

Yine de Allah böyle yarattıysa, O istiyor demektir en azından.

Hoş geldin Ramazan. Ben yokum bir süre Blog.

1 Haziran 2016 Çarşamba

Yetmez mi?

Ben sanırım kendime geç kaldım daha çok. Öyle çok şeye geç kalmış gibi hissediyorum ki bu gece yarısı, bilsen Blog... Biraz daha güneş ısıtsın içimi, biraz daha sevgi kokusu gelsin burnuma, biraz daha böyle pişse hayallerim... sanki daha mutlu olacakmışım gibi geliyor. Ama ben ne güneşi seviyorum, ne sevgiye dair ümidim var ne de kurabileceğim farklı bir hayalim var. Çünkü yoruldum aynı hayalleri kurmaktan. O yüzden sanki biraz böyle kaçırmışım gibi her şeyi. Zamanında yaşayamadığım, yaşamayı isteyip de yanlış insanların duygularına emanet olduğum için biraz pes etmişliğin, bezmişliğin, bıkmışlığın halleri var. Evet, belki sen de çoğu gibi "ya sen ne gördün ki" diyorsundur Blog. Hatta lütfen gidip bu konuda Twitter'da trend topic(!) aç, nasılsa orası muhalefet olmak için en iyi yer.

Bu akşam iyi bir şey yaptım. Minicik bir şey belki ama minik şeylerle mutlu olan ben gibi biri için anlamlı bir şey. Bilen bilir, Paypal Türkiye'deki hizmetini durdurma kararı aldı. Benim hesabımda $1,09 vardı. Onu bir yere aktaramadığımdan yakınıyordum bu sabah. Çünkü banka hesabına aktarmak için minimum $10 olması gerekiyor, ama Paypal hesabı olan başka birinin mail hesabına gönderebiliyor. Sonra gece baktım biri bir şey paylaşmış Facebook'da. Bir Ekşisözlük yazarı şöyle kampanyamsı bir şey başlatmış. Ben de bir telaşla gönderdim o kalan paramı. Aksi halde öyle kalırdı o para. Niye kalsın ki? Lösev için önemsiz bir miktar, ama benim içimdeki biriktikçe çoğalır umudu için önemli.

Bu gece bir yanım eksik gibi geliyor Blog. Arada olur bilirsin. Sonra "boş ver be Arif, bana yalnızlık yakışıyor belli ki" diyorum. Muhtemelen daha da boş verip öyle uykuya geçerim. Sonra yeni bir gün, yeni umutlar... kendini kandırma bölümü de bittiğine göre, yavaştan yazımın son'una geleyim.

Son: N'olacağız Blog? Senin durumun belli de, ben ne olacağım yani?