Yorumsuz Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorumsuz Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2017 Perşembe

Ağustos Biterken

Hayatımı daha az acı verecek şekilde nasıl geçirebilirim diye sordum kendime bugün. Hazır son 3-4 gündür serinken havalar ve haliyle daha az eziyetli geçirirken günleri... bu soruyu sorayım dedim. Bu düşüncelere nereden bulaştığımla başlayayım. Tabii ki Instagram ve Facebook. Başka nereler olabilir ki? Hatırlarsın Blog, şu yazımda ve o günde sosyal hesaplarımı kapatmıştım. Sonra minik bir neden yüzünden şu yazımda ve o günde tekrar geri açtım. Yani şöyle 1.5 ay olmuş olmamış.

Uzaktan bakılınca tabii tek derdimin bu aç kapa meselesi olduğu düşünülebilir. Yalnız yatak odam, pencerem ve laptopımın dilleri olsaydı daha fazlasını anlatabilirlerdi. Ben her ne kadar çoğu şeyimi buraya aktarıyor olsam da, asıl özel şeyleri anlatamıyorum. Böylesi daha iyi belki. En azından kendimle olan belli bir çizgiyi aşmamış oluyorum.

"Kapat gitsin o zaman, neden açık tutuyorsun?" diye ben de kendime soruyorum sürekli; ama dile getirmesem de, kendi kendime hiçbir şey yapmayıp beklesem de, adına "umut" koyup bekliyorum. Gerçekten bir umut olsa, neyse diyeceğim...

Sanırım işin en büyük sırrı, kişinin kendini ne olursa olsun sevmesi ve saygı duymasıyla alakalı. O zaman, en azından, kendine verdiği sözleri tutabiliyor. Bende hangisi eksik ya da daha eksik, henüz çözemiyorum. 4-5 gün sonra ablamgil gelecekler, bayramda diğer ablamgil. Hayata sanırım en çok, yeğenlerimle birlikte olunca, renkli bakabiliyorum.

Bu hayattaki sınavım da bunlar sanırım. Yani yaşadığım şeyler, burada dile getiremediklerim. Bunlara da şükür diyorum çoğu zaman, ama öyle anlar geliyor ki isyan etmemek için zor tutuyorum kendimi. İpini koparmamış, düzgün bir birey olmakla kime faydam dokunuyor ya da nasıl bir pozitif sonuç elde ediyorum, inan hiç bilmiyorum Blog. Hani aksi durumuna sıcak baktığım ya da bakacağım, hatta bakabileceğimden değil de; daha çok sorguluyorum sadece.

Yarın cuma günü. En sevdiğim gün, değil mi? Hesaplarımı tekrar kapatsam daha mantıklı galiba, değil mi Blog? Kullanmıyorum çünkü. Hiçbir şekilde kullanmıyorum yani, değil mi?

11 Mart 2017 Cumartesi

İşsizlik

Evet. İşsizlik.

İnanır mısın Blog, bir tek sen bana sormadın neden çalışmadığımı, neden işe girmediğimi... bir tek sen zamanla soğumadın benden ya da işsizsin/paran yoktur diye düşünüp bunu dile getirmeyip de saçma bahanelerin arkasına sığınmayan... bir tek sen kasmadın beni.

Son 1 sene içinde konuştuğum yeni tanıştığım ya da eskiden tanışmış olduğum bütün insanlar, ailem haricinde, bana "para yiyen, paramı yiyecek, geleceği belli olmayan vb. türde" ithamlarda bulundu. Dile getirmese de çoğu, bariz hissedilir boyutta oldu. İlk tanışmada insanlar birbirini tanımaya çalışır mesela normalde, ama konu "Arif neden çalışmıyor?" şekline dönüştü her defasında. Bir de eskiden tanıştıklarım var mesela, onlar da zamanında benzeri şeylerden ilgilerini yitirmişler demek ki "Arif'in geleceği belli değil, ne yapayım onunla" demişler herhalde, o yüzden karşılaşınca ya da konuşunca konu "ben de işte öyleydim, hayat da zor be Arif, yarın ne olacağımız belli değil" ya da "evet adım atmalısın 'kardeşim'(!)"...

O yüzden ilk kez biriyle tanışmadan önce özellikle belirtiyorum "iş mevzusundan konuşmayalım ne olur diye" ama konuyu illaki oraya getiriyorlar hep be Blog. Ve o soğuyan muhabbetler, düşen suratlar... Gördükçe üzülüyorum. Ne yapıyorsun Arif diyorum. Ne yapıyorsun kendine?

Sahi ne yapıyorum ben Blog? Ne zaman pes edeceğim? Bugün duş alırken bunu düşündüm. "Artık kapatmalısın bu defteri Arif. Artık sana malum konuda mutluluk yok. Sen yalnızsın ve yalnız kalacaksın." İnsanların saçma sapan bahaneleri, istekleri, beklentileri, korkuları, tahammül edilemez tuhaflıkları, seninle örtüşmeyen yaşam biçimleri...

100 kişiden 5 kişi mantıklıysa, bunlardan sanırım 1 tanesi %20'lik bir ihtimalle benim için yaratılmış oluyor adeta. Ömür yetmez be Blog.

Neyse.

Sinemia üyeliğim sayesinde zamanım dolu geçiyor. Eğlenceli de. 24 Mart'da bitiyor. Ne yapacağım diye düşünmeye başladım çoktan. Zira uzatamam, o kadar lüksüm yok. Geçen gün 8. filme de gittim. Bu sekiz filmin biri VIP salonda, biri de IMAX formatında. Haftaya da 4DX formatında bir film izlemeye gideceğim Marmara Forum'a. Buradan nasıl gideceğimi az çok öğrendim. O değil de tek başıma epey takılır oldum. Eskiden zorlardı beni ama neyse...

VIP salondaki rahatlığımın fotoğrafını koyayım dedim. Vallahi kıçımı devirdim yattım öyle izledim çoğu zaman filmi. Lion'u izlemiştim o salonda.

Yarın iki yeğenim de bana emanet tüm gün. Pazar günü yine yalnız bir şekilde yollara vuracağım kendimi. Muhtemelen yine Akasya AVM'ye giderim. Hatta erken kalkarsam Moonlight'a giderim. Belki hızımı alamaz karşıya bile geçerim. Hatta Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nde nargilemi içer dönerim. Belki de hiçbir şey yapmaz evde kalır dizi izlerim. 😔

10 Ağustos 2016 Çarşamba

İzlerken...

Her uzun bir asosyallik döneminden arkadaş ortamına girdiğimde olan şey oldu geçtiğimiz günlerde. Çenem durmadı. Çok konuştum; çok güldüm, çok güldürdüm... Sonra yine eve dönünce garip oluyorum. Tıpkı şimdiki gibi.

İçimdeki havayı vakumla alıyormuş gibi hayat adeta. Ya da içime çekiliyorum, daha çok kendi dünyama dönüyorum gibi oluyor. Daha da sessizleşiyorum. Ne gülmek ne de konuşmak geliyor içimden. Hele bir de Ankara'nın uzak bir köşesinden dünyaya bakmaya çalışınca daha da karamsar gözüküyor. Eh ruhsal durumumun daha farklı olması beklenemezdi bu şartlarda.

Ankara'da yaptığım tipik şeylerden bahsetmeme gerek yok galiba Blog. Zaten hepsini az çok tahmin edebilirsin. Ufak tefek değişiklikler dışında aynıydı. Aynı olmasına rağmen eğlenebiliyorum; ama hep arkamdan dürten "geri döneceksin" şeklindeki sesin bendeki etkisiyle eğlendim diyeyim.

İnsanın elinin kolunun bağlı olması kötü bir şey. Bu benim hayatımın birçok bölümünde geçerli. Aynı anda çevremdekiler için de geçerli; ailem, arkadaşlarım, benimle tanışmak isteyenler...

Şu kalbimi dinleme mevzusunu denedim bu arada. Beceremedim sanırım tam olarak. Havaların sıcaklığı beni nasıl boğuyor anlatamam Blog. Aslında birçok şekilde anlattım bugüne kadar da, acaba sen de mi diğer insanlar gibi anlamamazlıktan geldin? Neyse.

Hazır Ankara'dayken 1-2 şey de aldım. Bol bol yedim içtim Blog. Ve pişman değilim. Yine de eksiklik hep vardı. Sanırım yalnız olduğum sürece eksiklik hep olacak. Tabii şu anda tek umursamamız gereken nasıl para kazanırım sorusu olmalı, değil mi?..

29 Mayıs 2016 Pazar

Sevgisiz Blog

Bazen düşünüyorum, acaba sana karşı da bencil miyim diye. Korkuyorum bazen de, acaba başkalarında sevmediğim karakterleri kendim de mi taşıyorum diye. Bazen de susuyorum, acaba beni dinleyen var mı diye...

Bugün böyle şeker komasına girecek kadar şeker tükettim. Bir yandan tüketiyorum, bir yandan sana yazıyorum. Tarçınlı yeşil çay da içiyorum. Bütün günü dışarıda geçirebilecekken evde oturdum. En gereksiz işleri yaptım belki de bugün. Diyarbakır'dayım Çarşamba akşamından beri. Salı günkü boğaz ağrım sınavla daha da kötülemiş, üstüne Pegasus firmasıyla gelmek gibi yaptığım bir başka hatayla ekstra kötülemişti. Çünkü İstanbul'da 1.5 saat havalanında, bir kısmı uçağın içinde, bekleyip hızlı hızlı 1.5 saatte gelmek için ekstra kasan pilotlar sayesinde altüst oldu dengem. Bunlardan yakınınca insanlar ilk kez uçağa biniyormuşum tepkisi veriyor. Yahu ben senede ortalama 2-4 kere uçağa biniyorum, şöyle bir geçmişe bakınca. O değil de iyi mil yapmışım ha. Velhasıl yeni düzeldim. Tabii geldiğim günden beri arada ablamla gezdim. Ben geldim diye başbakanımız ve cumhurbaşkanımız da geldi. Daha ne olsun değil mi? Tabii.

Öte yandan içim boğuluyor Blog. Şunu daha iyi fark ediyorum, hayatım orada burada, yollarda ya da sürekli işle meşgul olsa, ben duygularıma hiç zaman ayıramasam; bu dünyada benden mutlusu ve güzeli olmazmış. Öbür türlü tökezliyorum hep. Her geçen gün "benden bir bok olmaz" ve "taşı bile sıksan suyu çıkar, beni sıksan paramparça olurum" felsefelerini kabullenir oldum. Bunları birine demeye de gelmiyor Blog. Hemen psikologa sarıyorlar. Sanırsın hepsi bilgili, hepsi görmüş geçirmiş, hepsi seçici geçirgen(!).

Şu anda balkonda oturmuş yine diyetimin içine etmiş bir halde sana yazıyorum. Yine sırtımda günahlarım, pişmanlıklarım, göz yaşlarım, hayallerim, umutlarım, vazgeçtiklerim ve daha nicesi var.

Sen de sevgisiz kaldın ben de yani...

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Alo? Aloooo???

Saçmalıyorum Blog. Artık kendime de gülmüyorum. Böyle gülüp gülüp geçerdim eskiden, ama yok, artık onu da yapmıyorum. Allah böyle durumlara tekrar düşürmez inşallah gelecekte. O gelecek geldiğinde, bu zamanlara bakıp bakıp yine gülüp gülüp geçerim inşallah; ama yazık yine de bana.

Böyle sinir krizleri geçiresim var, ama ilacım izin vermiyor. Ve ben bunu biyolojik anlamda idrak edebilecek bilinçteyim. Bari bunu anlayamıyor olsaydım???

Cesaret güzel bir şey, ama gerçekten elde edebileceğinden adın gibi eminken korkularının arkasına saklanmak daha da kötü. Bunu kendim için söylemiyorum. Birkaç ay önceki yaşadığım bir durum için diyorum. Yoksa bende zaten cesaret yok. Nasıl olsun ki? Misal, geleceğime yönelik adım atmaya cesaretim yok. Bana biri çıkıp dese, "1500-2000 TL maaşlı işin olacak şu küçük kasabada, minik ama huzurlu-güzel bir evin olacak kiralık, gider misin?" ben "valizlerimle hazırım" demez miyim? Derim. Ama ne öyle bir iş, ne de bana böyle bir teklif sunan var.

1 ay sonra doktor kontrolüm var. Haftaya Gebze'ye geçmem lazım sınavım var. Diyarbakır'a gidip her şeyden uzak durasım var. Kilo vermeye devam edip daha sağlıklı ve ideal bir ölçüde olasım var. Sonra ise işe giresim var. Adım atasım var. Sevesim var Blog. Sevilesim var...

5 Şubat 2016 Cuma

Nefret

İlacımın dozunu 3 aydır yanlış kullandığımı söyledi Sakarya'daki doktorum. Yaklaşık 5 kat daha fazla kullanıyorum gün içinde toplam, 2-3 gündür. Ben yarıya düşürür diye beklerken hele de, 5 katına çıktı. Ne kadar komik değil mi?

2 gündür içimde büyük bir nefret, kusma isteği, aşırı negatiflik, hırçınlık, aynı zamanda büyük bir sessizlik; herkese karşı aşırı bir ön yargı, kızgınlık, küfür etme isteği... daha nice negatif şeyler var. Tuhaftır, normalde bu tip durumlarda böyle ya eskiden bir şekilde hayatıma giren insanlar aklıma gelir "keşke onlar yanımda olsa" derdim, ama şu anda en fazla onlara nefretim var galiba. Canları cehenneme yani Blog. He ilaçtan.

Saçma salak insanlarla muhabbet etmişim, bir şeyler paylaşmaya çalışmışım bunca zaman. Kendinin ne olduğumu bilmeyeni mi dersin, embesil olanı mı dersin, psikopat olanı mı dersin... her türlüsü var. Ne zorum vardı acaba da konuşmuşum, yemin ederim şaşırıyorum kendime. Bir de salak gibi her birinden sonra hayattan soğumalarım falan... Yaklaşık 1 haftadır hiç bozmadan, kaldığım yerden, kalan umudumla devam ediyorum doğru insanı beklemeye bir yerlerde. Misal, bakıyorum bir başka embesil yazıyor, hiç cevap bile vermiyorum. Niye kendime eziyet ediyorum?

Eski sevgilim bana demez mi bir de "niye bu kadar takıyorsun sevgili işlerine?" diye. Yahu, ben bu insanla nasıl çıkmışım? Zerre beni anlamamış! Hala daha konuşuyorum arkadaş olarak.

Ne küfürler yazdım şu yazımı yazarken, ama sildim, bilsen Blog.

Özet geçiyorum: Ben sevmeyi beceremiyorum. Şimdi defolabilirler ilgili kişiler. Sevmeyin beni. *küfür* Aynı şekilde öğretmemişler bize sevmeyi. Siz sevmeyi, peşinde koşturmak, ego tatmini, kondom vb. diğer şeyler sanırken hele.

Yazmıyorum bundan sonra. Şuraya yazmaktan bile nefret eder oldum artık. Telefonumu da kullanmamayı düşünüyorum bundan sonra. Boş yere niye her ay yükleme yapıyorum ki mal gibi? Maaşım mı var? Nasılsa aradığım/arayanım falan da yok. *küfür*

6 Kasım 2015 Cuma

Oh Cuma!

Bugün cuma. Evet, cuma günü ve ben uzun bir süredir geride bıraktığım cumalarda hissedemediğim huzuru hissettim biraz da olsa. Son yaşadıklarımdan sonra, konuyla ilgili yazımı kaldırdım yazdıktan 1-2 saat sonra, daha farklı bir pencereden bakmaya çalışıyorum hayata. Biraz daha soft renklere bürünüyorum. Ya da öyle hissetmeye çalışıyorum, emin değilim. Güzel yine de.

Dün akşam Facebook profilimde paylaştığım şu duamdan sonra:

Allah kimseyi zor gününde; sağlık, vefa, vicdan, sevgi ve saygı konularında sınamasın ve geçmişini unutturmasın. Amin.

Ve arkadaşlarımın çoğunun genel anlamda daha öncesinden beri bana karşı olan ilgisini görünce, bazı şeylere ne kadar yönelmem gerektiğini anladım biraz da. Tabii bir de bugünkü Cuma Namazı'nda ettiğim dua sonrası bir yerde gördüğüm Şems-i Tebrizi'nin şu cümlesiyle daha da sanki böyle "doğru yoldayım galiba" der oldum:
Bir kişi, Allah'tan başka kimseye ihtiyacı olmadığına inanırsa; Allah da onu başkasına muhtaç etmez.
Sonra yüzümde bir gülümsemeyle evde geçirdim vaktimi. Şimdi de seninle paylaşıyorum bunu Blog'um.

Dün Ellie Goulding'in epeydir beklediğim albümü yayınlandı. Adele'in albümü çıkana kadar onunla takılacağımdan hiç şüphen olmasın Blog. Ama Adele başka tabii. Neyse, beğendiğim şarkıları oldu, ama şunu paylaşmak istiyorum burada:


"Is there anybody out there waiting for me on my way?
If that somebody is you, then baby, I just wanna say,
Tonight, nothing will bring us down,
Tonight, we're at the lost and found."

Beni gerçekten tanıyan bilir. Kimseden beklemem öyle küçük dağları benim için yaratmalarını. En kötü, ne verdiysem onu beklerim, ama çok yakın arkadaşım dediğim bazı arkadaşlarımı, onların tavırlarından anladığım kadarıyla, ben zorlamışım arkadaşlığa ki şu geçirdiğim zor/ağır zamanlarımda basit bir WhatsApp mesajını bile çok görür oldular. Ve lanet olsun ki yengeç burcu olup da geçmişini unutmayan kişi BENİM, onlar DEĞİL! Yarın bir gün hiçbir şey olmamış gibi Facebook'dan vesaire yazmazlar umarım bana. Zira ben üstünden zaman geçtikçe unutmuyorum. Daha da yerleşiyor.

Velhasıl, bir de diyete ve spora, yarından itibaren daha şiddetli şekilde başlıyorum Blog. Son geçirdiğim rahatsızlığımdaki kan tahlillerimdeki iki seferde de açlık anı şeker seviyemin yüksek çıkması bana "oh my God! Are you made of candy or you're really getting a fat *ss?!" çanları çaldırdı, ama ikimiz de çok tatlı olduğumu ve artık kan değerlerimin de bunu kabul ettiğini biliyoruz Blog. Yine de göbeğimden kurtulmamız lazım. HEMEN! 

Ah bu arada şunu söylemem gerekiyor. Sevgili Doğalsan, buradan sana teşekkürlerimi sunuyorum. Zira, ben bütün Dukan Diyeti'm boyunca Doğalsan'ın yulaf kepeklerini kullanmış biri olarak, geçen aylarda aldığım ve çok kısa sürede ağzı kapalı olmasına rağmen bozulan bir üründen dolayı, benimle epey ilgilendiler. Ben bozulan ürünü görünce epey şiddetli bir çıkış yapmış olabilirim ki genelde bu tip durumlarda ilgili ürünleri fotoğraflayıp firmaya mailliyorum, aynısını da yulaf kepeğim için yapmıştım. Doğalsan da gayet ilgilendi ve bugün telafi amaçlı yulaf kepeği gönderdiler bana.

Firmalar bu şekilde ilgili olunca müşterileriyle, eminim daha çok kazanıyorlardır. Yani inşallah kazanıyorlardır, diyeyim.

Dipnot: Bugün ettiğim duada Allah'dan ufak bir şey rica ettim. Ya içimdeki sevgi için doğru kişiye beni emanet etmesi ya da içimdeki bu savaşı sonlandırması yönünde. Çünkü ben kendimi hırpalamaktan çok yoruldum. Ve belli ki diğerlerinin yaptığını yapıp "amaan boş ver! Sıradaki???" diyemiyorum, diyemeyeceğim de.

16 Ağustos 2015 Pazar

Aman, Benden Uzakta Olsun!

Yapamıyorum yahu! Cidden olmuyor. YAPAMIYORUM! Diğer insanlar nasıl beceriyor hiçbir fikrim yok, ama ben yapamıyorum, beceremiyorum yaşamayı. YAPARIM, EDERİM, YAPACAĞIM gibi çıkışlara sahip olmakla da olmuyor o işler sevgili diğer insan(-lar). Ben beceremiyorum.

Çözümü çok basit. Basit, ama g*tüm yemiyor yapmaya. Çünkü kolay değil, geride koca bir aile var, geride Allah korkusu var. O var, bu var... saymakla bitmez. Cesaret yok yani anlayacağın Blog.

Aslında çok dolu, belli konularda çok yetenekli, iyi bir bakış açısına sahip ve daha bir sürü olumlu özelliğe sahip biriyim. Yok ama, olmuyor. Olmuyor arkadaş!

Kilo vermem lazım. Bildiğin acil bir şekilde diyete başlamam lazım. Yiyorum sürekli. Çünkü depresyondayım. Başka hiçbir şey mutlu etmiyor. Ben ne yapayım?

Bir de insanlardan iyice yaka silker oldum. Yahu arkadaş spor yapıyorsun da neden gidip bunu fotoğraflıyorsun? Protein tozlarıyla şişirdiğin vücudunu neden paylaşıyorsun orada burada? Hiç mi bilmiyoruz nasıl olduğunu o işlerin? Hiç mi gitmedik spor salonuna sence? Ya da bu dedikodu merakı nedir arkadaş? Kadınların adı çıkmış, kısmen haklı da söyleyenler, peki ya da erkekler? Hemcinsimin dedikoducu olanı kadından daha beter, Allah sizi inandırsın "a dostlar(!)" diyesim geldi. Makam-mevki için g*tünü yırtan insanlara ne demeli? Peki sizinle ilgilenip sonradan bunu rutin şekilde birçok insana yapan türdeki şıpsevdilere ne demeli? Yeminle hepinize küfredesim var ağız dolusu. Hiç yapmadım gerçi, ama kulağa rahatlatıcı geliyor.

İşimden ayrılabilirim. İşsiz, depresif ve yalnız kalabilirim. O yüzden ilgiye ihtiyacım var. Nazımı çekebilecek birine ihtiyacım var. Beni sevgiye doyuracak birine ihtiyacım var.

Benim O'na ihtiyacım var.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Naneli Hayat

Çok acımasız olabiliyorum bazen; ama başkalarına karşı değil, kendime karşı… Acı çektirmeyi seviyorum garip bir şekilde. Ruhum acı çekmekten çok hoşlanıyor belli ki. Öyle çok hoşlanıyor ki yalnız kalmaktan deli gibi nefret etmeme rağmen ısrarla etrafımdaki insanları uzaklaştırıp “acaba ne zaman yalnızlığın dibine vuracağım da sadist bir şekilde zevk alacağım” diye bekliyor.

Eh bende de acı çekmek için, kendimi üzmek için yığınla malzeme var. Tek tek saymak yanlış olur, zaten sayacak gücüm de kalmadı. Birilerine ya da bir şeylere açılmaktan yoruldum. O yüzden uzaklaştırıyorumdur belki de insanları kendimden. İçimde pişmanlık olmuyor uzaklaştırdığım zamanlarda; ama sonrasında kötü oluyorum.

Bugünlerde küçük bir çocuğun ağlamasına bile dayanamıyorum. Üzülüyorum yani. Kendime ne kadar üzüldüğümün haddi hesabı yok. Ha iş “kendini sev” olayına gelince, çok güzel seviyorum kendimi. Oh tatlım! Buna hiç şüphen olmamalı. Zira kendimi öyle çok seviyorum ki kendimi mutlu etmekten çok kendimi üzüyorum.

Şu sıralar hayat kurma çabaları içindeyim. Bana uygun bir iş ya da bulduğum bir işe uygun olma çabalarındayım. Ki kendimi biliyorum, bir işe başlarsam en güzel şekilde yerine getiririm görevimi; ama işte acaba nerede ve nasıl bir iş üstünden devam edeceğim hayatıma…

Ailemleyim 1-2 gündür Blog. Yani bildiğin annem ve kardeşlerimleyim. Her şeyin başladığı şekildeyim belki de bir bakıma. Daha güzel bir “yeni sayfa açma” olabilir mi sence? Emin değilim. Yine de bunu da denemeyi düşünüyorum. Bir de bugünü denemeyi düşünüyorum yeni bir başlangıç için.

2011’deki başlangıcım gibi olmasını istiyorum galiba Blog. Ciddi anlamda her şeyden uzak olmayı istiyorum benim dünyamı altüst eden anlamında. Ve bu sefer birinin gelip bozmasını da istemiyorum. İzin vermek de istemiyorum. Çünkü gerçekten yoruldum. Hiçbir şey yapmamaktan, kendimi boğmaktan, birilerine inanmaya çalışmaktan, elimdeki sevgi için tek taraflı savaşmaktan, sağlık sorunlarımın hayatımın içine etmesinden ve benim buna izin vermemden, elimdeki yığınla artı’yı kocaman bir EKSİ yapmaktan… hepsinden yoruldum. Askerlik denen şeyden de geçmiş olmama rağmen bazı şeylerin hala aynı ARİF olarak kalmasından da yoruldum.

Bazen saatin aynı rakamları geldiğinde “acaba beni mi düşünüyor” diyemediğim bir durumdayım. “Acaba beni kim düşünüyor” diyorum. Ya da gerçekten acaba beni kim düşünüyor? Belki birinin hayalindeyimdir ve “bir gün onunla karşılaşacağım ve bütün renklerim tamamlanmış olacak” diyordur benim için. Bense o gün geldiğinde “artık geç kaldın” diyeceğimdir kesin.

Neyse. Neyse…

16 Ekim 2014 Perşembe

Biz

O, ben ve diğerleri değiliz artık. Sadece "biz" var. Bir süredir bunu düşünüyorum. Okuduğum bir kitaptan etkilenip böyle düşünmeye başladım. Bir şeyleri ya da birilerini ayırmak bana bir şey kazandırmıyor; aksine daha da bölünüyorum.

Durum bu şekilde tam olarak. Çok bölündüm, çok paylaşıldım, çok ayrıldım parçalara. Adım attığım anda koşar olduğumu fark ettim bazen, bazen de geriye doğru çekildiğimi gördüm.

Şu anda 2013'un sonundan 2014'ün ortasına kadar ömrümü geçirdiğim şehrin, Diyarbakır'ın, farklı bir akşamından yazıyorum sana Blog. Burada olanları medyanın göster(-e)meyişi mi diyeyim yoksa buranın farklı bir dünya mı oluşu diyeyim... beni değişik hissettiriyor. Ama gördüğün üzere zorlamıyorum.

İnternette takip ettiğim sayfalar var askerlikle ilgili. Kafamda binbir tane şey var, ama içimde adeta duru bir göl havası hakim. Takip ettiğim sayfalardaki diğer insanların yaşadığı değişik heyecanı/paniği ben henüz yaşamıyorum. Gerçi seneler boyunca yaptığım sıkıntının/stresin haddi hesabı da yok. Sonuçta boş veriyorum biraz.

O değil de cidden kafamı toparlayamıyorum. Toparlamaya çalışıyorum, ama olmuyor. Yine bir başka kitap okuyorum bana huzur vermesi için. İşe yarar gibi duruyor, ama kafamdaki düşünce yoğunluğu çok başka bir boyutta duruyor. Bilmiyorum nasıl geçer, geçer mi ya da...

2 haftam kaldı gibi bir şey. Benden daha çok merak edenler var askerliğimin nereye çıkacağını. Ben de merak ediyorum. Ama içimdeki tek umut, olabildiğince hızlı bir şekilde uyum sağlamak. Ne kadar çabuk alışırsam o kadar iyi olacak benim için. Geride bıraktıklarım da olacak.

Acaba şu anda depresyonun daha farklı bir evresini mi yaşıyorum? Yoksa iyi mi hissediyorum? Bilmiyorum.

Bazen sadece kendi kendime konuşuyormuşum gibi hissediyorum. Bazen de çok sevildiğimi hissediyorum. Bazen birilerinin beni izlediğini düşünüyorum uzaktan; ama hepsini iyi niyetli düşünüyorum.

Haftaya da İstanbul'da takılıyor olacağım. Bodrum'dan sonra Ankara'ya git gel yapışlarım, Diyarbakır'a gelişim ve İstanbul'da da olacak olmam... kapanışı yine evde yapacağım gerçeğini değiştirmiyor. Yani... sanırım.

Beni uzaktan izleyen varsa eğer bana ulaşıp "ben seni izliyorum" dese iyi olur. Şizofreniye bağlamamı istemeyiz. Değil mi Blog?

23 Eylül 2014 Salı

Ve Sonbahar...

Hoş geldin sonbahar. Bütün yaz boyunca seni bekliyordum. Serinliğini, renksiz gibi görünen ama aslında daha koyu renkleri gösteren hallerini, yağmurlarını, getirdiğin koyu bulutları, insanların üzerinde yarattığın kötümser ve negatif etkini... Seni bekliyordum, çünkü benim dünyamla bütünleşen ikinci mevsimsin. Beni anlayan, bana nefes aldıran, beni umutlandıran tek mevsimsin diğer bakımdan. Çünkü peşinden kış geliyor. Korkmayacağım ve rahatça yaşayabileceğim bir mevsimin habercisisin adeta. Hoş geldin o yüzden.

Benim de içime sonbahar geldi Blog. Yine yapraklarımın döküldüğü, renklerimin koyulaştığı, ruhumun daraldığı bir sonbahar geldi her şeyime. Yağmur yağıyor fırtınalı şekilde tam sol yanımda. Üst taraflar zaten hep yağmurdan kaçan insanların oluşturduğu kalabalık gibi. İçimde durum böyleyken, dışımda bir o kadar yalnız devam ediyorum hayatıma. Çok değer verdiğim ve aynı değeri gördüğümü zannederek kendimi uzunca bir zaman avuttuğum birini kaybettikten sonra hele daha da hissediliyor içimdeki sonbahar. Ve her anımda kendini hissettiren yalnızlığım.

Ailenin önemini tartışacak değilim. Hiçbir zaman da tartışmadım kimseyle. Çünkü değişmeyecek bir durum: Aile önemlidir. Peki neden insanlar sevdikleri birini ailesi gibi görmekte zorlanıyor? Ya da biri bana bunu açıklayabilir mi: Neden ben ailem gibi görebilirken, başkaları ailesi deyince beni geri plana atabiliyor? Sence bu ikiyüzlülük mü yoksa bencillik mi Blog? Ya da boş verelim. Nasılsa yüzüncü kez de konuşulsa değişmeyecek insanların düşünceleri ya da değer yargıları.

Aile, her zaman önemli midir peki? Gerçekten, en zor anında yanında olabilir mi? Her düşünceni, her duygunu destekler mi aileler? Peki ya kimse anlamazsa, ailen anlar mı en azından seni? Böyle sorunca da ailenin de belli bir yere kadar önemi oluyor değil mi Blog?..

Kapatıyorum kendimi yavaş yavaş. Kasım'dan itibaren uzun bir zaman olmayacağım hiçbir yerde, hiçbir şekilde. Belki alışacağım şeyler arasına, sevmemeyi, birine ihtiyaç duymamayı, ailemden başkasını görmemeyi sokabilirim o uzak olduğum zaman zarfında. Belki öyle daha az düşünen biri olurum. Peki bana yazık olmaz mı Blog? Zaten içten davranan o kadar az insan varken bu rengarenk(!) dünyada, benim de zamana karışıp yokulup gitmeme yazık olmaz mı? Ya da bunu da boş verelim. Zaten benim bu konudaki mutluluğum kimin umrunda.

Hayattan ve insanlardan çok şey istemediğimi söylememe gerek yok sanırım. Bilmem kaç kere dile getirdim. Sanırım artık ne hayattan ne de insanlardan hiçbir şey beklemez oldum. Vur deyince biraz öldüren bir yapım var konu duygular olunca. Bu halimden pişmanlık duymadım hiç. Umarım yaşamam da öyle bir pişmanlığı. Ama biri üzünce, en çok üzülen de ben oluyorum.

Yine susup köşeme çekilmek düşüyor bana. Sesim kısılana kadar bağırsam da duyulmuyor sesim çünkü.

Not: Deniz Seki'nin İz albümü en sonunda piyasaya sürüldü. Bir şarkısı çok hoşuma gitti. Biraz sanki umut aşılar gibi. Şarkıyı dinlemek için tıklayabilirsin.

Deniz Seki - Değerindesin şarkı sözleri

Bazen anlatacak şey bulamazsın ki,
Bazen de kendi kendine kızar durursun.
Elinden hiçbir şey gelmez olur,
Ne doğru ne yanlış o zaman görürsün.
Elinden hiçbir şey gelmez olur,
Araya araya buldum sanırsın.

Kısacık bir ömrün hikayesi,
Topla çıkar böl hep aynı sayısı.
Kalbin iyiyse, cennet burası,
Tanrı isterse gelir gerisi.

Üzülme, üzülme. Çünkü değerindesin.
Şu anda hikayenin tam orta yerindesin.

Nerde, nerde, canımın yarısı.
Dermanı ağır, ben ödedim, hevesin kıyısı.

Üzülme, üzülme. Çünkü değerindesin.

19 Ağustos 2014 Salı

Durul(-a)mayanlar

Ben kötümserlikten vazgeçsem de o benden vazgeçmeyecek sanırım. Şu son birkaç ayımı da bu konudaki savaşımla geçireceğim galiba. Olsun. Zaten zaman benden yana geçmiyor pek, alışkınım. Sorun değil.
+ Seni anlıyorum.  - Emin misin?..
Bugün yine bir arkadaşımla dertleşirken bilinçsizce kurduğum bir cümleye takıldım. Ona "Artık hissetmiyorum. Düşünmekten bile yoruldum. Öyle ki o düşüncelerimin hepsi uyuşmuş el gibi, varlıkları var; ama hareket ettiremiyorum. Ve sanki hep uyuşuk kalacaklar gibi. Çünkü gittikçe daha da kötüleşiyor."

Bitmedi lanet yaz! Sonbahar gelse de içimdeki olup biten her şeye en azından mevsimin tepki verdiğini görebilsem. En azından yağmur yağar, rüzgar eser; ağaçlar yapraklarını döker, insanların suratları asılır "yaz gelse ya" şeklinde saçma çırpınışlarına şahit olurdum.

Amsterdam'daki Hollandalı bir arkadaşımın bana ısrarla hayat rengi katmaya çalışması, aynı cümlelerle bile olsa, epey garip geliyor her sefer. İnsanların aynaya bakmadan yaptığı yorumlara bitiyorum. Gülesim geliyor sinirden ama beceremiyorum, ayıp olur diye.

+ Peki, seni anlıyormuş gibi yapsam benim olana kadar? - Ne kadar tatlısın. Bir o kadar da mal.
 Facebook'un arkadaş listende olmayanlara mesaj atarken seni üstü kapalı tehdit etmesine ne demeli? Ne zaman attığımı hatırlamıyorum, ama eski sevgilime attığım bir mesajı "Eğer şu kadar ücret ödersen eski sevgilinin Gelen Kutusu'na, eğer ödemezsen spam muamelesi gören mesajını Diğer klasörüne göndereceğim. Seçim senin." demesi üzerine, "f*ck you!" deyip normal şekilde göndermiştim. Aldı mı hatırlamıyorum. Ama bilgisayardan Facebook profiline girip özellikle mesaj kutusundan özellikle Diğer klasörüne bakmazsa, muhtemelen mesaj silinmiş bile olabilir. Ha çok önemli değildi zaten, ama bugün başka eski bir arkadaşıma yine aynı şeyi yapıyordu. Bu sefer "hiç göndermiyorum o zaman" dedim. Göndermedim.

+ Ya bir kere öpeyim n'olur? Belki seni anladığımı anlarsın. - Ben de seni benzinle yaksam bir kereliğine. O zaman ateşle oyun olmayacağını anlarız ikimiz de, olmaz mı?
Duygularım uyuştu özetle Blog. Birkaç aylık ömrüm kaldı. Sonra da isterse arkamdan ağlasınlar, isterseler gülsünler.

1 Ağustos 2014 Cuma

Tek Gidiyorum Bundan sonra. Sorusu Olan?


Yazmayacağım dedim, yine buradayım. Sorun tam olarak bu zaten Blog: Kendime verdiğim sözleri tutamıyorum/tutmuyorum.

Yazsam olmuyor, yazmasam içimde saklı duruyor... Kussam bir türlü. Sonra hasta mı oldun diyecekler. Ama kusasım var hep. Bazen sabahları özellikle midemin içine etmek için öksürüyorum derin derin, belki kusar da rahatlarım diye. Ama yok, olmuyor.

Neyse...

Bıktım Blog ya. Askere gitsem de elime o silahı verince önce bir kafamda denesem diye düşündüm bugün kısa bir süreliğine. Öyle bir potansiyelim var son yıllarda, biliyorsun. Ama ölüm kötü, ölüm üzücü, yıkıcı. Son bir hafta içinde halk otobüslerinin kazalarıyla ilgili okuduğum haberler epey fazlalaştı. Sonuncusundan sonra "hayatta ne olacağını bilemiyor insan" diyebiliyorum uzun uzun boş bakışlarla. Yine ölüm en büyük sondan bir önceki son bana göre. Bir şeylere son veriyor en azından. Allah rahmet eylesin...

Bugün birine söylerken fark ettim. Benim problemlerimin %75, en azından, benzerini yaşayan ve bunu atlatmış hiçbir kimse yok tanıdığım ya da bildiğim. O yüzden bana nasılsın diye sorup üstüne bir de "geçer bunlar yea" diyen insanların bende yarattığı samimiyet her geçen gün daha da eksilere düşüyor. Bakalım en son kime dayanamayıp yumruk atacağım. Bir de dönem arkadaşlarım yok mu? Daha geçen gün benden beter ağlıyorlardı halbuki, şimdi hayatları düzelmiş bir şekilde bana öğütler, tavsiyeler vs... OY! Dinleyemiyorum artık kimseyi. Çünkü BENİ HİÇBİRİ ANLAMIYOR! Tamam mı?

Şu anda saçmalamak dışında hiçbir şey yapmıyorum. Ama tam şu anda yapabileceğim en iyi şeyden bile daha iyi buraya yazmam.

Bu arada yalnız yürüyorum artık Blog. Yetti canıma. Boğazıma kadar doldum. Evet yaşım da geçiyor. Yalnızım bundan sonra. Blogumu rastgele okuyup da buna sevinip yakmak isteyen olursa, kına gönderebilirim. Mail atın adresinizi. Ne mal olduğunuzu görmüş olurum hem.

Yaşadıklarımın çok benzerini yaşayan tek bir arkadaşım var. Aklıma geldikçe ona da dua ederim hep. Çünkü ne hissettiğini biliyorum. O bayan arkadaşımın da işi zor. En azından onunla ilgili sevindiğim küçük bir ayrıntı var ki o da kadın olması. Çünkü ülkemizde bir erkek ve kadının, benim durumumdaki rahatlığı arasında çok fark var.

Ve dayanamayacağım kesiyorum yazımı burada. Son olarak da diyorum ki: Bazen sadece kusmak istersin.

Bir de, kendilerini 3-4 gündür keşfettim. Bütün depresif hallerime uygun çalıyorlar. Bütün albümlerini dinledim. Ve bugün yeni albümleri çıktı. Bu da son albümlerinden bir şarkısı. Ama en sevdiğim bu değil! Böö!

29 Temmuz 2014 Salı

Beynim Serin Bu Aralar


Hayatta yapması hoşuma giden şeyler var Blog. Ama sürekli yapmaya korkuyorum. Çünkü bir gün onlardan da sıkılacakmışım gibi, sanki başkaları onları yapmaktan beni alıkoyacakmış ya da o konuda da bütün renklerimi solduracakmış gibi geliyor. Mesela büyük bir markete girip ihtiyacım olan ya da sırf almayı istediğim şeyleri kucağıma alıp zar zor taşıyarak bütün marketi gezip sonra kasaya ödemeye gitmesi çok hoşuma gidiyor. Her sefer içimden gülerek "niye araba almadım ki, daha alacaklarım vardı oysa" diyorum. Ama mutlu oluyorum. Markette geçirdiğim belki 5 dakika, belki 10, 15... Düşünüyorum da hayatımda kalan masum şeyleri hep böyle yapmaktan korkuyorum. Sanki onlar da kirleneceklermiş gibi.

Korkuyorum Blog. Şu günlerimde yine içimde büyük bir korku var sebepsizce. Dün gece kanser olduğumu ve çok az bir ömrüm kaldığını hayal ederek yastığa koydum başımı. Nereden aklıma geldi ben de bilmiyorum. Herkese bir şekilde ulaştığımı ve küs olmama rağmen bir zamanlar çok mutlu olduğum arkadaşlarımın, hatta eski sevgililerimin ve ailemin aynı anda hastane odasında benimle olduklarını gördüm. Ve mutlu bir şekilde kapattım gözlerimi son nefesimi verirken. Bu ne demekti şimdi? Yaşamımın kıymetini mi bilmeliyim, arkadaşlarımın kıymetini mi yoksa ölmek üzere miyim? Bunun mesajı neydi diye düşündüm gözlerimi silerken ve uyuyakalmışım o arada bir yerde.

Her şey başa dönmüş gibi hissediyorum Ankara'nın bu en küçük ve en uzak ilçelerinden birinde. Daha da kötüsü yalnız hissediyorum. Evet, belki şu anda ipini koparmış, ortalık malı biri olsaydım ben de deniz kenarında bir yerlerde henüz tanıştığım insanlarla birlikte oluyor olurdum. Ya da hayatımın her saniyesini rengarenk ve musmutlu geçiriyormuş izlenimi yaratmak amacıyla Instagram profilimi değişik fotoğraflarla süslerdim. Ama işte, bazılarımız aynaya bakınca içinden daha farklı cümleler kuruyor. Benim gibi...

3 ayım var Blog. İpimin çekilmesi için son 3 ay. Sonra bilmiyorum aklım nerede olur. Ondan ziyade bu 3 ayımı nasıl geçireceğimi de bilmiyorum. Hala en samimi arkadaşlarıma telefon numaramı bildirmemiş durumdayım. Belki daha fazla ısrar bekliyorum/bekliyordum. Belki de ilgiydi beklediğim, emin değilim. Oysaki yelkenlerini hemencecik suya indiren biriyim. Bazen kendime çok safım diyorum ya hani, bu da o saf hallerimden biri işte.

Yazmaya karşı direniyorum sana Blog. Ama hiç böyle kimsesiz kalmamıştım. Geçen seneki halimden de kötü durum yani. Maillerimi sürekli kontrol eder oldum, buna da engel olamıyorum tıpkı yazmamaya çalışmam gibi. Bir ara zamanında çılgınlık yapıp Amerika ve Avrupa'daki bazı dernek ya da ona benzeri yerlere mailler atmıştım imdat çığlığı gibi. Sanki yardım edeceklermiş gibi. Artık onlardan da ses çıkmaz. Ama bir umut, belki herhangi bir yerden güzel bir haber okurum diye kendi çırpınışlarım.

Diyet, spor, yabancı dil, romanlarım... hepsi beni bekliyor. Benim yaptığım ne acaba ki meşguliyetim onlarla ilgilenmemi bekliyor? Bilmiyorum Blog. Bazen üzerime benzin döküp yakasım geliyor. Çünkü öbür türlü çoğu kişi ne derece ciddiyete bindiğini anlamayacak bendeki durumların. Dolabımda hala açılmamış bir ilaç kutusu mevcut. Tabii kullanacak değilim de işte. Onu da niye tutuyorsam artık. Sanki ağrı kesici kullanılırmış gibi...

Bir de sanırım ben kimseyle yapamayacağım Blog. Sanırım önüme altın tepsiyle uygun insanı da koysalar kalbim ısınmayacak ya da güvenemeyeceğim. Çünkü ne zaman yalnızlığımı başrol yapsam, ne zaman alışsam tüm sessizliğe biri çıkıp bütün dengemi bozup sonra hiçbir şey olmamışçasına "ne oldu şimdi ya?" moduna giriyor. Eskisinden de fazla ilgi bekler oldum. Daha da kötüsü hırsız muamelesi yapıyorum ilgi gösterenlere.

Bir de şu komik durum var, birine dert anlamaya başlayınca "geçer bu durumlar" diyor. O an bitiyorum ben zaten. Üstümden, içinde şekerlemeler eritilmiş kaynar sular dökülüyormuş hissi yaratıyor. Başta iyi gibi geliyor ama daha sonra hem kaynar suyun acısı hem de kusma hissi birbirine karışıyor. Tepkimse: "Hayırlısı ya bekliyorum işte." #HATALIÜRETİM

Neyse en iyisi susayım. Çünkü şu anda hiç rahatlamıyorum Blog. Kusura bakma ve yanlış anlama. Benden dolayı hep...

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Sonuna Gidemiyorum

Artık üstüme üstüme gelmiyor duvarlar. Ben de gidip çarpmıyorum kendimi ölmek istercesine. Şimdi ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum. Eskiden olsa "elektriklerimi kesmişler benim" derdim, şimdi diyemiyorum; şimdi ifade edemiyorum kendimi, ne hissettiğimi. Şimdi'nin farkında bile değilim. Kaldı ki yarınları düşüneyim...

Kpss vardı geçen cumartesi. Var-dı, bitti; artık yok. Yok gerçek anlamda, artık hiçbir şey yok. Şimdi beklemeye başladım; ama sınav sonucunu değil. Neyi beklediğimi bilmiyorum Blog; sınav sonucu değil, en azından bunu biliyorum. "Hayırlısı olsun" dersem bir kez daha, galiba sonum hiç iyi olmayacak. Neyse, geçti gitti Blog. Soranları geçiştiriyorum hep. Bir kısmı zaten "sözde" soruyor, o da ayrı bir mesela. Ha hiç sormayanlar da var mesela. Gereken tepkiyi gösterdim ilgililere cumartesi gecesi, göstermeye de devam ediyorum. Hiç şüphen olmasın Blog.

Ramazan geldi. Bir aceleyle geçiyor nedense. 40 derece sıcak havada, mümkün olduğu kadar dışarı çıkmadan, klimayla ya da çoğu zaman klimasız geçirmeye çalışıyorum Ramazan ayını. Halime şükrediyorum hep. Beterin beteri var. Allah sağlık versin tabii herkese; ama ben bile bu fizyolojik ve psikolojik halimde, Müslüman biriyim diyerek tutabilirken orucumu; başkalarının bırak tutmayı, tutanlara karşı olmayan hassasiyeti, vicdanları sorguluyor biraz. Kendilerini okumuş, bilgili, kültürlü ve aydın olarak tanımlayan kişilerin davranışlarını gördükçe, cahil kalasım geliyor Blog. Yine de bana düşmez irdelemek, ben kendiminkinin bile yukarıda ne kadar yeri olduğundan şüpheliyken hele...

Derin derin nefes alıyorum bazen, içimden "oof of" desem de, dışarıya bir parça kullanılmış hava çıkartıyorum. Öyle çok konu var ki tepkili olduğum, rahatsız olduğum, üzüldüğüm, kırıldığım... Karşıma birini alıp sabaha kadar her şeyi anlatasım var sanırım. O biri olmuyor işte. Kendimle konuşmaya başlarsam da şizofreniye yelken açmış olacağımdan korkuyorum. Yine de tek bildiğim kimsenin anlayamadığı ve benim de anlaşılmaktan çoktan vazgeçtiğimdir.

Takip ettiğim bir astroloji sitesinde Temmuz ayının benim için yenilenme ayı olduğunu söylüyordu. Ne konuda yenileneceğim tartışılır.

Artık yazasım bile gelmiyor. Zorla yazıyorum şu anda.

Sakallarımı uzatmayı düşünüyorum Blog. Geçen gün aynaya baktığımda böyle yine renk renk, kızıllı sarılı sakallarımın olduğunu gördüm. Aslında uzatınca da rahatsız oluyorum. Çünkü yaşımı daha da garipleştiriyor, bir de bu sıcakta tek o eksikmiş gibi hissediyorum. Sonra da boş veriyorum. Zaten şu 1 aydır özellikle kökten bir boş vermişlik var üstümde. Kimseyi takmaz oldum, yine eski "başkası ne der" hallerimi kaybettim çoğunlukla.

Kilo da vermem lazım. Saldım iyice Blog.

Parfüm alasım var. Bakınıyorum bakınıyorum, sonra vazgeçiyorum. Bir parfüme bu kadar vermemeli diyorum. Elimde şu anda benimle özdeşleşen Antonio Banderas'ın parfümü var Blue Seduction. Bir de Hugo Boss'un Sport'u var. Keşke şöyle yurt dışına gidip gelen sevenlerim olsa da bana gelirken parfüm alsalar, hatta beni de parfüm şişesine sokup giderken götürseler. Mesela Eiffel'den atsalar, kırılsa camlarım... Paris sokaklarında kaybolsam.

Koptum yine.

Sınav geçti, hala numaramı vermedim kimseye. İnanır mısın hiç de veresim yok. Eski sevgilim geçen gün bana, nasıl akıl ettiyse artık, email ile ulaştı. Sınavımı merak ediyormuş falan. Ben sınavı kenara bırakıp yine içimdekileri kustum. Sonra sustum. Bir de Facebook'ta engellediğim herkesin engelini kaldırdım. Gereksiz bir şey olduğunu düşündüm. Özetle "I don't give a F**K!" durumu oldu Blog.

1-2 hafta sonra bu sıcak şehirden ayrılıyorum. İstanbul semalarında 1-2 gün kalıp, Ankara'daki bir uç şehre gidip ailemle devam edeceğim. Oysaki ne planlarım vardı 2-3 ay önce, bu günler için.

Şöyle ilgili herkesi karşıma alıp suratlarına doğru "TEŞEKKÜR EDERİM!!!" diye bağırmak istiyorum.

Oysaki susuyorum her zamanki gibi.

Dipnot: Eski hattımı kullanmıyorum. Oradan ulaşamayıp da Blog'umdan ulaşmaya çalışan kişilerin dikkatine.
Dipnot 2: Blog'umu öylesine ziyaret edenlere de müteşekkirim.
Dipnot 3: Parfüm almak isteyenlere posta adresimi verebilirim. Hafif ve kalıcı kokuları seviyorum.

Bir de bu. Öptüm!

29 Haziran 2014 Pazar

Bitmiyor Kelimelerim

Aslında yazmak istediğim çok şey var. Böyle sabahlara kadar yazasım var. Ya da konuşasım mı var? Yok, yazasım var, evet. En azından yazınca daha çok rahatlıyorum. Karşımda bön bön bakıp anlamadığı halde kendi doğrularına göre baştan savma çözüm yolları sunan ya da günümüzün Msn'i olan WhatsApp'ten adeta yardırarak yazışıp bana yoldaşmış gibi görünen biriyle muhatap olmaktansa her zaman yazmayı tercih etmişimdir Blog. Ve kimse de kusura bakmasın biraz açık söylediğim için. Ne yazık ki durum böyle. Oturduğumuz yerden bir çok şeye tepki gösteriyoruz. İşte, mesela hiçbir zaman ulaşmayacak internet tabanlı imza kampanyaları, 10 binde 1 belki bir ihtimal dikkate alınma ihtimali olan Twitter etiketleri, beğenmediğimiz siyasetçilere karşı sürekli bir tepki hali... Çok yordunuz be. Yemin ederim hepiniz çok yordunuz. Çoğunuzun altına giyecek "donu" bile yokken ısrarla çevresine mükemmel görünmeye çalışan insanlar olmanız, artık boğazıma kadar geldi. Israrla spor salonlarından çıkmayan, aynanın karşısında 15-20 dakika duran ve sonra utanmadan çevresindekilere "ben kendim için spor yapıyorum, kaslarımı geliştiriyorum" diyen tiplerden bu.nal.dım! Hele bir de Instagram tipleri yok mu, Allah'ım sizi neden yarattı hala anlamış değilim. Ben mi çok doğallıktan yanayım, bunu da anlamış değilim. Ama çok yapmacık hepsi. Bir yere kadar "kendine özen gösterme" durumunu anlıyorum tabii ki; ama artık devir öyle bir hal aldı ki insanların gerçekten nasıl olduklarını anlayamaz oldum. Aşırı bir gösteriş, aşırı bir "benim geri kalmamam lazım" düşüncesi... Merak ediyorum acaba nasıl bir enerjileri var? Kafamı nereye çevirsem o tip insanlarla dolu her yer. Instagram'deki poz verme şekillerinden artık karakter tahlili yapar oldum. Ve lanet olsun ki yanılmıyorum. Ve hayır, bu hiç de iyi bir şey değil. Süzme salak olmayı yeğlerdim.

Numaramı değiştirdiğimden beri kimseye vermiyorum Blog. Ailem dışında tabii. 1-2 kişiye vermek mecburiyetinde kaldım çok acil nedenlerden dolayı; ama onun dışında kimseye vermiş değilim hala. Ve ne tuhaftır, hiçbir fark hissetmiyorum. Sağ olsun, ısrarla numaranı ver diyen insanların da Facebook gibi yerlerde benimle iletişime geçebilme durumları varken, hiçbir şekilde oralı olmamaları da çok daha ilginç bir durum. Bu konuyu salladığımdan değil de daha çok bu mevzuyu ilgililerin yüzlerine söyleyemediğim için içimde bir rahatsızlık oluşuyor. Ondan yazıyorum. Yoksa beni sallamayanı ben ne yapayım Blog. Ama isterdim ki şöyle yüzlerine "Ya ne ayaksın arkadaş? Nerede kaldı o imalı/özlü sözlerin?" diyebileyim. Olmuyor, kırmak istemiyorum yine de; ama gördüğün üzere susan üzülüyor bir tek.

He evet, ben de filofobik olmuşum meğersem. Geçenlerde biri Twitter'ına yazdığında fark ettim. Suçlu olan da benim. Kimse değil. Salağım çünkü. Dini inançlarım ve sevgiye olan sonsuz saygım ile diğerleri arasında kalınca bocalamanın alasını yaşadım bugüne kadar. Oysa ben de diğerleri gibi sallasaydım, ne bileyim inançlarım kimliğimde yazmaktan ibaret kalsaydı, sevgi gibi bir duygu türüne inancım olmasaydı, 5 dakikalık ihtiyaçlar için ölüp bitseydim; ben de mutlu olurdum. Niye olmayayım? Bugüne kadar o 5 dakika için öldürmediniz mi her şeyi?

He evet, haftaya Cumartesi sınav var, biliyorum.

40 derece sıcaklıkta hiçbir şey çekilmiyor biliyor musun Blog? Ve galiba bu şehirden ayrılmadan 45 ve 50'yi bile görme ihtimalim var. Yok vallahi, çok ciddiyim. Görürüm yanı. Gün içinde klima ile ciddi anlamda bir yakınlaşmam var. Öyle böyle değil.

Şu anda, keşke geçen gün geçirdiğim ufak çaplı krizle ölseydim diyesim geliyor, ama susuyorum, sen beni anla Blog.

O değil de ölmek en kolay ama bir o kadar da en ağır olan bir sonuç. Cesaret mi istiyor, salaklık mı istiyor anlamış değilim.

Twitter, Instagram ve Facebook kullanmak istemeyip neden tuttuğuma dair kesin bir sonuca vardım. kesinlikle adıma göre olduklarından dolayı kaybetmek istemeyişimden kaynaklanıyor. Birkaçını dondurunca hesap gidiyor, dondurmasam olmuyor. O yüzden komple çıkış yaptım telefonumdaki uygulamalardan. Zaten bilgisayardan da bakmıyorum pek. Sınavdan sonra koyacağım asıl postayı ben. Şimdilik susuyorum, başkalarının sessizliğine de susuyorum.

Anlaşılan Ramazan'ın en az yarısını bu sıcak şehirde geçireceğim. Hoş, İstanbul'daki nemli havayla geçirmekten iyidir yine de. Ankara'ya da dönmeyi hiç istemiyorum. Yeteri kadar üzgünüm çünkü.

3 Haziran 2014 Salı

Film Yorumlamaca: #Her

Muhtemelen gelecekte gerçekleşecek olan ilişki şeklini yaşayan, aşktan hep dert yanmış bir adamın öyküsünü konu almış Her.

Hep izlerim diye kenarda beklettiğim ama 2 saat öncesine kadar izleyemediğim bir filme ortak oldum. Bence aldığı ödülü de hak etmiş yeteri kadar. Ben daha çok bende bıraktığı duyguların esiriyim şu anda. Dijital ilişkiler için geleceğin buluşu olarak bekliyoruz belki de ama bir kısmımızın, en azından benim, yaşadığım birkaç ilişkinin, filmi konu edinen "dijital aşklar"dan geri kalır yanı yok. Benimkiler bilgisayar değil de daha çok cep telefonu ağırlıklı-ydı.

Filmi izlerken tekrar tekrar fark ettiğim bir diğer konu da insanların bir ilişkide ne beklediklerini bilmeyişleri. Her ilişkiye "mutlu olmak istiyorum; yalnız olmamak, sevmek ve sevilmek istiyorum" düşüncesiyle başlıyor herkes. Ve ilahi bir gücün mutluluğu getirip önlerine koymasını bekliyor aynı zamanda.

Şükürsüzüz insanlar olarak bence. Mutlu olmaktan korkuyoruz belki de, emin değilim. Benim de bocaladığım zamanlarım oldu tabii ki. Yine de bir ışık görmek için kolay kolay pes etmedim karşımdakinden. Yıprandım, belki de yıprattım birçok kez, ama her hareketim o ışığı görmek içindi: Gerçekten sevildiğimi görmek.

Artık şuna inanıyorum: Bu aşk ve sevgi meselelerini yaşadığım ikili ilişkilerde yaptığım tamamen kendimi kandırmaktan ibaret. Evet, çok güzel kandırıyorum kendimi. Mutlu olduğuma inanıyorum, verdiğim kadar aldığıma inanıyorum; inandırıyorum kendimi daha doğrusu. Sonuç? Yalnızım.

Bir de en çok insanların cinsel açlığıyla savaşıyorum. 1 dakikalık, bilemedin 2 dakikalık bir mutluluk için insanların tüm paylaşılmışlıkları, yani tüm duyguları harcamasından muzdaribim. Bunun dışında ne istediğini bilemeyen ya da karşısındakini olması gereken yere yerleştiremeyen insanlarla anlaşmak için zorladım kalbimi.

Her son'da "bir daha asla" dememe rağmen tekrar başa dönüşlerimden de rahatsızım mesela Blog. İrade eksikliği mi, aşırı duygusal olma mı yoksa bir şeylere karşı aşırı hassas olma mı... bilmiyorum nedenini; ama başa dönüyorum, ya aynı yüzle ya da başka yüzle. İçerik, daha doğrusu niyet ağırlıklı olarak aynı çünkü. Yüzler değişiyor sadece.

Sözün kısası, "dijital yardımcı" olarak hayatıma bir işletim sistemi girecekse buna yok demezdim galiba. En azından insanlar kadar yormayabilir.

5 Mart 2014 Çarşamba

Bahaaaar! Nerelerdesin?

Özür dilerim...

Kendimi bu kadar yıprattığım için,
Duygularımı bu kadar yorduğum için,
Zamanımı gereksiz şeylerle geçirdiğim için,
Kitap okumayı 1 aydır bıraktığım için,
Çok yemek yeyip, seni sağlıksız yaptığım için,
Daha az, neredeyse hiç, dua ettiğim için,
Gerçeklerine karşı kapılarımı kapattığım için,
Sevgisini paylaşan insanlara karşı sert olduğum için...

Özür dilerim be Blog...

Eskiden moralim bozulduğunda soluğu yanında alırdım. Bazen en mutlu anlarımda seninle paylaşırdım. Son 3 aydır ne kadar da az paylaşımcı oldum seninle,
Her şeyi anlatamadığım için de...

Bilmiyorum neden o beklediğim sihirli değnek gelmiyor. Bilmiyorum, belki de beklemeli miyim daha fazla, yoksa elimdekiler için daha mı fazla çaba göstermeliyim, emin değilim.

Tek bir şeyden eminim: Hayatı, en değersiz zamanlarda ciddiye alıp en gerektiği zamanlarda görmemezlikten geliyorum. Bu huyumdan vazgeçtiğim anda sanırım daha mutlu olabilirim.

Neler geçirdim son iki ayda Blog? Bilmiyorum. O zaman hemen anlatayım. Bir ara diyete başlamaya çalışıyordum, o bir ara hiç gelmedi. Yürüyüşlerimi bıraktım, hava durumunu bahane edip. Ders çalışmalarım... eh işte. Ama çok yedim. Kilo da aldım. Herkes iyi dese de, değil Blog...

Bir ara eski sevgilim yazmıştı sanırım. Eski... Bazen merak ediyorum, hayatın hangi noktasında yanlış yaptım diye. Ya da olup bitenleri kim hak etti diye. Çok üstünde durmuyorum artık bu konunun, inanır mısın?

Bu şehre alışmaya başladım biraz. Yine de medeniyet denen şeyi aradığım zamanlar olmuyor değil.

Hafta sonu annem geldi. Ablam hamile. SÜPRİİİZ! En azından benim için renk oldu. Bir de arkadaşsız olduğum bu koca şehirde, konuştuğum insan sayısı artmış oldu. Yalnızım be Blog. Ve elim telefona daha fazla yapışır oldu.

En son da geçen gün oldu olanlar. Bir ara epey kıymet verdiklerim şimdi "eskide" kaldılar. Teorik olarak suçlu benmişim gibi gösterilse de, değil. Beni bilirsin, siyasetten nefret ederim. Hiç milliyetçi ya da Atatürkçü kimliğim görülmemiştir kimse tarafından. Sessiz sakinim. İnsanlara, insan oldukları için değer vermişimdir hep. Ülkemizde biraz etiket bazında değerlendirmeler fazla olduğu için...

Terörizm... Kim ister ülkesinde savaş olsun? Kim ister, yanyana yaşadığınız insanlarla toprak ve etiket problemleri olsun? Peki ya... kim ister senelerce ekmek yediği ülkeye ihanet edip, bir sürü savaşa sebep olup, 2014'e gelmiş bir dünyada, hala daha toprak kavgası yapmayı? Ben istemem. Ben çünkü insanları ırkları, renkleri, cinsiyetleri gibi ayrımlara sokmuyorum, sokmadım da hiç. Ama benim ülkemi bölmek isteyen, huzuru bozmak isteyen herkes teröristtir benim gözümde. Bazen insanları anlamadığım oluyor, geçenlerde bu durum maksimum seviyeye ulaştı. Benim gibi biri "Kürt düşmanı" ilan edildi. Sebebi de terörizmden yana gem vurduğum Facebook durumları idi. "Sözde" sebepleri tabii ki. Asıl sebep atıflarımın birilerinin canını sıkmasıydı. Oysaki benim bilmem kaç tane Kürt arkadaşım var çok değer verdiğim. Hiçbiri bir gün olsun gözümün içine bakarak nefretlerini göstermediler bana. Ve zannetmiyorum da onlar terörizmi desteklesin. AMA yanılabiliyormuş insan. Dost bildiğiniz insanlar, size sıcak görünüp, içlerindeki o Türk nefreti ateşini harmanlıyormuş sürekli. İkiyüzlü oluyormuşlar meğerse. Suçlandım. Sessizce arkadaşlıktan çıkartıldım. Yazılan yorumlar silindi... Anlamadığım şeyler oldu. Ben de çok uzatmadım, kestim her şeyi. Ve inanır mısın Blog, hiç pişman değilim. Benim hayatımda ikiyüzlülere yer yok.

Diyorum, anlamam hiç insanların bu toprak derdini. Güzel bir ülkede yaşıyoruz. Bu topraklarda herkesin emeği var. Peki ama nedir bu savaş? Neden?.. Neyse.

Bir haftadır hava kapalıydı ama bugün dışarı çıktım markete gitmek için. O ateşli sıcağı hissettim tenimde. Notlarımı alıp parka inmek geldi içimden. Peki n'oldu? Üşendim...

O değil de benim acilen diyete başlamam lazım. Aksi halde yazın t-shirt giymekten nefret edeceğim.

Beni affet Blogcuğuuum! Öptüm.

23 Ocak 2014 Perşembe

Sorgusuz, Korkusuz, Umutsuz

"Çocuk gülümsememe inat, yüz yaşındadır gözlerim. Yaralarımı sarmadım ki hiç. Aşklarla besledim."

Aslında sorgulayacak çok şeyim var. İnsanların yakalarına yapışıp, nedenini sormak istediğim çok mevzu var. Çok derdim var Blog. Hepsi kahrolası insan kaynaklı biliyor musun? Ki biliyorsun, sorduğum kabahat aslında...

Beni tanımak isteyen insanın yapması gereken ilk şey seni keşfedip sonuna kadar okumak Blog. Ya da sadece beni yaşamak sınırsızca. Ne kadar başarılıyız değil mi bu konuda? Neyse boş verelim insanları.

Diyarbakır'dan uzaklaşıp, İstanbul semalarına geldim 2 gün önce. Denizi henüz gördüm diyemem gündüz gözüyle; ama ilk fırsatta arkadaşlarımla buluşup tadını çıkaracağımdan hiç şüphen olmasın. Kafamdaki düşünceleri de beraberimde getirdim sanırım Blog. Aslında sana yazasım hiç yoktu; ama dayanamadım gördüğün üzere. Bu halim sana yazmaya itti beni.

Bir anti-depresanın vermeye çalıştığı mutlulukla ya da dinginlikle ayakta durmaya çalışıyorum son aylarda. Sevgilimden ayrılalı kaç ay oldu Blog? O'nun ilk başlarda Twitter profiline bakmalarımı da keseli çok oldu. Merak da etmiyorum artık. Hatta O seni okuyordur diye özellikle yazmamaya çalışıyorum. Ne yaptığımı bilmesin istiyorum. Sanırım nefretim oluşmaya başladı Blog O'na karşı. Bilmiyorum. Unuttum inanır mısın, o kadar kez ayrıldım ki O'ndan, bırak ne zaman ayrıldığımı, O'nun beni ne kadar değersiz hissettirdiğini bile unuttum. Başka biri bile girmek üzere hayatıma. Evet, yanlış duymadın. Hata mı ediyorum, emin değilim. Ama neden hayatıma her gelen, bir öncekinden daha iyi hissettiriyor bana Blog? Hayat benimle bu şekilde mi dalga geçiyor sence?

Şu sıralar gündemimde büyük ablam ve kocası olacak o kişi var. İkisi de bana kötü bir söz söyledi. Garip değil mi? Biri anti-depresanın verdiği "ekstra" özgüvenden dolayı demişti 1 ay önce, diğeri de bugün deyiverdi. O lafları hak edecek bir şeyler yapmış olsaydım bunu buraya yazmazdım bile. Sanırım Diyarbakır'a dönüp bütün eşyalarımı toplayıp tekrar anamın babamın evine döneceğim. Orada devam ederim hayatıma. Zaten orası benim kürkçü dükkanım(!).

Mutluluğu hak etmediğimi, sebebini göstermeden, çok iyi hissettiriyorsun bana Hayat. Hatta öyle hissettiriyorsun ki, benim hiçbir kötülüğümün ve hatamın olmadığını bilmeme rağmen, yaşıyorum bu durumu. Ne kadar başarılı olduğunu da çok iyi bildiğinden eminim. Ne yapsam? Ayakta mı alkışlasam senin bu başarını?

Bütün bunları yalnız yaşıyorum Blog. İsterdim ki yanımda biri olsun, ben düştüğümde kaldırsın. Her hatamı affetsin, ben eksildiğimde o tamamlasın beni, benim sorumlarıma ortak olsun. Ama kimse olamadı şöyle. Hep kendi istedikleri önceliklerine geldi. Mutlu etmeliydim onları her anlamda. Hatta sonuncusu resmen çırpınışlarımdan zevk alıyormuş, çok sonra anladım. Ne oldu? Değdi mi acaba?..

Hepsi geçmişte kaldı. Lanet, kahrolası, s*kt*r* b*kt*n geçmişte kaldı.

İşte sana bu yüzden yazdım Blog. Çünkü bu akşam öyle nefessiz kalmış gibi hissettim ki kendimi, sana yazmaya karşı direnemedim artık. Soluğu burada aldım.

Rahatladım mı sence? Emin değilim.

Uyuşturucu kullanan biri olsaydım şu anda sanırım çoktan uçmuş olurdum. Şimdi daha iyi anlıyorum diğerlerini...

18 Ekim 2013 Cuma

Oluruna Bırakmak

Yakın zamanda uzun süreliğine Diyarbakır'a gitme durumum var Blog. Gelecek planlarına çalışmak için. Her şeyden, herkesten uzakta olarak.

Ankara'nın bir ucunda, bana yaşadığım psikolojik soruna ek olarak, fazladan sorunlar ekleniyor. Sanki savaşmam gereken şeyler azmış gibi, çoktan kapattığım defterlerin hesabını tekrar tekrar başkaları soruyor. Empati denen şeyden tüm insanlık yoksun. Bu durum net sanırım.

Lanetlenmişim. Bunu da anladım. O yüzden sevgi/aşk konusunda her türlü uzak durma niyetindeyim. Geride kalanlara mutluluklar. Hak etmediğim yerde, hak edilmediğim kişilerin yanında duramam. Zorlamayla da olmayacağı kesinleşen durumlardan müzdaribim son aylarda.

Son 1 senedir, boş yere, boşu boşuna, birçok şeyin savaşını verdiğimi daha iyi anlıyorum şu günlerde. Kurduğum "keşke" ile başlayan cümlelerimin sayısı artık beni bile şaşırtıyor. Yine de sakinim. Sakin kalmaya çalışıyorum.

Belli ki beceremiyoruz bazı şeyleri insanlar olarak. Sevmeyi de beceremiyoruz. Tahammül de edemiyoruz artık. En önemlisi de güvenemiyoruz; çünkü güven veremiyoruz. Belki ben çok mükemmelliyetçiyim, evet. Yine de sevmek nedir çok iyi biliyorum. Ondan hep bu savaşlar Blog. Hep diyorum son zamanlarda, yine diyeceğim: Vazgeçiyorum ben. Şu olsun bu sefer şarkımız Blog: