Hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2019 Pazar

Yeni Yaşımın İlk Keşke'si

Geçtiğimiz pazartesi yeni yaşımı kutladım. Yepyeni bir yaş ve birkaç yeni şeyin hevesi ve heyecanıyla girdim yeni yaşıma; ama ne kadar şanslı olduğumu biliyoruz Blog. 1 hafta içinde bir ilişkinin başlamasının ve bitmesinin yarattığı tuhaf, nefret edici, keşke'lerle dolu böyle tarif edemediğim bir ruh hali içinde yeni yaşıma girdim. Diyorum ya şanslıyım diye. Zaten ite kaka 4 senedir kendi yalnızlığımla barışmış çoktan kendi iç dünyamda başka evrenlere hareket etmiştim, ne zorum vardı ki bozmaya? Kendi halinde yaşıyordum, ne gerek vardı zaten paramparça olmuş sol tarafımın kırık bir parçasını da gereksiz yere kaybetmeye? Kaşınıyordum sanırım tabir-i caizse. Bile bile ladesti yalnız benimki. Suç kimde Blog? Tabi ki bende. Sanki tecrübesiz, insanların ne mal olduğunu anlamayan biriymişim gibi iki saf söze kanacak kadar aç bir hale gelmişim duygusal anlamda.

Yine de bugün bitmiş olan şeyin şu iyi yanından bakıyorum: Cesaret herkeste olmuyor Blog. Sözünün arkasında durmak, büyük konuşmamak, kendinden emin olabilmek, kendine güvenmek ve karşındakine güven verebilmek çok güzel erdemler. Olmuyorsa demek ki zorlamamak gerekiyor. Bu yanından düşünmeye çalışıyorum sadece şu son 2 günde yaşadıklarımı.

Ben bi' 4 sene daha yalnız kalacağım belli ki. Ya da bir daha kimseye güvenmeyeceğim sevgi konusunda. Gününü gün eden biri de olamadığıma göre, beni ben yapan tüm duygusallığımı silip atacağım içimden. Zaten son 1 senedir bunun acısını çekiyordum. Belki de buna vesile olmuş oldu bu yaşadığım şey. ŞEY.

Nasıl içimde büyük bir keşke çığlığı büyüyor bilsen Blog. Keşke diyorum hiç bozmasaydım 1 hafta önceki halimi. İyi kötü bir umudum vardı. Kendimi kandırıyordum en azından bu hayatta yaşarken. Şimdi ne hissetmem gerektiğini bilemeyecek kadar yalnızım içimde. Yine de kendimi suçluyorum. Sırf içimde nefret olsun, daha sert olabileyim diye.

Sana yazınca rahatladım biraz. Çünkü gidip omzunu gözyaşlarımla ıslatacağım bir arkadaşım yok yakınımda.


21 Nisan 2019 Pazar

Ölüm, Mavi Bir Renktir Aslında

Hani yazamıyorum ya buraya, bu da aslında yorulduğumun en büyük göstergelerinden biri Blog. Yıllardır, hatta silmeseydim en az 15 senedir, en çok sığındığım şeydi bu satırlar. Çünkü umursamazdım insanların tuhaf yorumlarını, ben sorunlarımdan bahsedince. Ya da bir psikologun vakit geçirmek ya da para kazanmak uğruna ilgiliymiş gibi dinlemesine kendimi kandırmazdım. Buraya da gelemiyorum. Zaten birine anlatmayı 4-5 senedir bıraktım. Olur da birileri benden sorunlarımı dinliyor olursa, sanmasın ki Arif dertleşiyor. Sadece ağzımı açıp boş boş yüzeysel konuşuyor oluyorumdur.

En çok yorulduğum mevzu ise, hayatlarının rahat zamanlarından bunalıp başkalarının, bu ailesi olur kendi arkadaşı olur, arkadaşının arkadaşı olur, sorunlarıyla ilgileniyormuş gibi olanlardır Blog. Ah o insanlar! O komşusunun çiçeği de susuz kalmış diye onun çiçeğine de su verenlerin devri çoktan geçti. Şimdikiler böyle vicdani rahatlamaya girenler sadece. Sanıyor musunuz ki samimi geliyorsunuz? 31 yaşına gireceğim 2-3 ay sonra. Lütfen.

Niye yazdığımı biliyorsun Blog. Evet yine dibi gördüğüm bir gün oldu; ama bu seferki çok başka. Çünkü son 2-3 aydır kendime öyle güzel şeyleri rahatlıkla ifade edebiliyorum ki. Bugünkü yaşadığımdan sonra da ellerimi açıp belki de bir eşref saatine denk geldiğimi umarak "Allah'ım n'olur al canımı" diye dua ettim. Hatta üstüne "ne kendim ne geleceğim ne de ailem umrumda" şeklinde de bir cümle kurduğumu hatırlıyorum salya sümük dağılmış bir halde. Sonra uyudum. Sebeplerini tabii ki açıklayamıyorum. Bu da lanet olsun ki anonim bir blog yazarı olmayışımın verdiği en büyük kötü özellik.

Bir de galiba önümüzdeki ay domain yenilemen var. Zam gelmediyse 10$ olacak. Muhtemelen yenileyemeyeceğim seni Blog. Sana bile bütçe ayıramıyorum. Ne güzel değil mi? Zannetmiyorum; ama belki de başka biri alacak senin ismini. Neyse. Şu şarkıyı bırakayım sana.

14 Mart 2019 Perşembe

Ben de Bilmiyorum

Şeyi fark ettim Blog, insanların egolarına tahammül edemediğimi... O kişileri direkt yok saydığımı, dediklerini önemsemediğimi ve o kişilerle bağlantısı olanlara da negatif yaklaşımlarda bulunduğumu fark ettim. Bu durum beni egoist yapmaz değil mi? Çünkü son aylarda aşırı derecede egolarıyla güzelleşmeye çalışan insanları görmeye başladım. Yoksa adına algıda seçicilik mi koymamız lazım, ne dersin?

Geçen hafta Erasmus'dan arkadaşım geldi İstanbul'a. Son yıllardaki olaylardan sonra ancak fırsat bulabildik, bir de açıkçası üşeniyordum galiba. Hazı şu sıralar zamanım bol iken aradan çıkartalım dedik ve İstanbul'u olabildiğince gezdirdim. Gayet beğendi; ama o kadar yoruldum ki anlatamam. Akşamları yürümeye mecalim kalmıyordu, hop yatıyordum hemen. Yastığa başımı koyduğum gibi uyumayı özlemişim, çok düşünmeden, diğer sorunlarla boğuşmadan... İyi geldi bana da. Hem de 10 yıla yakın zamandan sonra yabancı bir arkadaşımı görmüş oldum.

Kötü şeyler de oldu tabii ki. Mesela benim 5 yıllık antika telefonum artık ölmeye yüz tutmuştu ki bana 130₺'lık bir masraf çıkartarak tekrar hayata döndü. Telefon satın almamın zor olduğunu biliyorsun Blog. Mecburen tamir ettirdim. İnşallah daha problem çıkarmaz bana.

Öte yandan, sana uzun zamandır yazamadım. Çünkü kafam allak bullaktı. Şimdilerde enerjim çekiliyormuş gibi hissediyorum. Oturup saatlerce ağlayasım var mesela. Sebebi belli, insanlar. O yüzdendir ya hep bir kedi gördüğümde bütün dikkatim dağılıyor, kediye yapışıyorum. Hayvanlar daha iyi bence herkesten. O yüzden de evcil hayvanı olup kendini soyutlamış insanları daha merak uyandırıcı ve saygıya değer buluyorum. Bu da benim hüzünlü bakış açım. Hayvanlar en azından egoist değil ya da kendilerini insanlar gibi ısrarla olmadıkları birileriymiş gibi ya da fazla güzel göstermeye çalışmıyorlar.

Pazartesi doktora gideceğim, malum ilacımı kesmek için. Yarın sabah da Kadıköy'e gideceğim hem de yeni açılan banliyö hattı ile. Kime sorsam kullanmamış yenisini. Haliyle kendim tecrübe edineceğim. Yıllar önce binmiştim en son ben de gerçi... Sonra uzun bir süre uzaklaşmak istemiyorum bulunduğum konumumdan. İnsanlardan uzaklaşmak istiyorum sadece. Hafta sonu ablamla ayrıca bir planımız var. Pazartesiyle birlikte de artık kafamı gömdüğüm kumdan çıkarmayı planlıyorum. Bu sefer son kez deneyeceğim. Olmuyorsa da zorlamayacağım artık. Çünkü ben zorladıkça kendimle daha da savaşıyormuş gibi hissediyorum.

Geri kalan şeyler için pek diyebileceğim bir şeyim yok. Daha da yalnız kalmak dışında...

1 Ocak 2019 Salı

2019: Blogumla Benim Birlikte 11. Senemiz

Aslında 2009'dan önce de yazıyordum; ama tabi bir hışımla sildiğimden her sene başı kutlayışımda pişmanlığını yaşıyorum. Yine de 11. senemize girdik sevgili Blog. Son 2 aydır yazamadım doğru düzgün. Bir takım değişikliklere zorluyordum kendimi o dönem içerisinde. Taşınmış olmamızın tam olarak oturmasını bekliyordum biraz da. O dönemde annemin, anneanneme geçmesi, benim o çok istediğim kitapları Instagram'daki çekilişlerden kazanmış olmam, yeni insanlarla tanışmış ve arkadaşlığımı bir kahve muhabbetine çıkarmış olmam, iki hafta süren tuhaf bir grip yaşamış olmam... gibi şu anda aklıma gelmeyen başka şeyler oldu. Özetle 2018'in sonları benim ve ailem için daha çok, kısmen büyük değişiklikleri getirdi beraberinde. Ruhsal sağlığım için aldığım doğru kararım, bence en önemlisiydi 2018 için. Çünkü geri kalan şeyleri hep gölgeli görüyorum.

2019'dan bu sefer "şunlar bunlar" diye bir gazla hedefler belirlemeyeceğim. Aklımda olan şeyler var tek tük tabi ki; geri kalan şeyleri tamamen akışına bırakarak "cool" takılmayı düşünüyorum. Becerebilirsem.

Sağlık çok önemli Blog. 2018'de bir anda bütün hayat enerjisini kaybeden insanlar gördüm. Çok sevdikleri yakınlarını kaybedenlerle tanıştım. Yani hayatın "her an ne olacağını bilemeyeceğimiz" gerçek yüzlerine şahit oldum. Ders çıkartabildim mi, emin değilim; ama biliçaltımda yer edindi hepsi. Hazır daha çok imkanımın olduğu bir şehre taşınmışken, aklımdaki "gurme burger" yapan mekanları gezme planımı gerçeğe döktüm mesela. Olabildiğince farklı yerlerde hamburger tadımlarına gidiyorum. Ya da farklı bir kafenin, kahvrulmuş kahve kokusunu çekiyorum ciğerlerime saatlerce.

Yalnız geçirdiğim bir sene oldu. Zaten aksi konusunda da bir umudum yok, biliyorsun. Bundan sonrası için de yine o cool modumu tercih ediyorum. Mecburen.

Ve kediler... 2018 benim için kedi yılıydı bence. Kedilere olan sevgimin ve ilgimin aşırı arttığı bir yol oldu. Nerede bir görsem böyle gidip sevesim geliyor saatlerce. Keşke bir kedi besleyebilseydim diyorum kedisi olan arkadaşlarıma bakıp...

Internet bağlantısına da kavuştum bu arada. Evimizde bir adet Vodafone fiber internet bağlantısı var. Şimdilik iyi. Ama bir harddiske ihtiyacım var. Aklımda hep SSD almak vardı, ama yıllardır fiyatlarının düşmesini bekledim. Fiyatları aslında düşse de bu sefer de döviz kurlarıyla savaş vermek zorunda kalıyorum. O yüzden biraz eski usül harddisklere bakınıyorum şu sıralar. Bir de diyorum aman boş ver.

2018'i olabildiğince derinlere inmeden anlattım. Bakalım bu sene Arif'i neler bekliyor sevgili Blog.

Sevgiyle ve benimle kalman dileğiyle...

28 Ağustos 2018 Salı

Bir Kedi Yalnızlığı

Bir kedi yalnızlığı bendeki Blog. Bir yere ait olmak istememe; ama bundan da rahatsız olma durumu. Belki biraz nankörce, ama sevimlice bir yalnızlık bendeki. Çok doldum aslında. Hem anlatacak bir kişi oldu hayatımda hem de anlatacak kimsem olmadı şu sana yazamadığım 2.5 aylık dönem içerisinde. Yine de merhaba diyeyim, tabii kabul edersen...

Temmuz ayından başlayayım. Hayatımın en tuhaf doğum gününü geçirdim galiba. 30 oldum bu arada. Kutlanmadı, kutlamadık, kutlayamadık. Allah sağlık versin yeter ki, dedim geçtim. Yani şu halime ne kadar daha sağlık(!) verebilirse... Bir psikologum oldu, hatta yarın üçüncü görüşmemi yapacağım. Hayatımdaki son 5 senedir, belki de 10, beni doğru düzgün dinleyen tek kişi. İster o O'nun işi de, istersen para için yapıyor de, ister öylesine dinliyor de... Hiç fark etmiyor benim için. Mis gibi devletimin hastanesindeki bir psikolog. Zamanında özelde gittiğim psikologtan çok da farkı yok. Bunun dışında babam emekli oldu, çok şükür. Haliyle Ankara'nın en ücra köşesindeki ilçesinden Gebze'ye taşınma dönemi başladı bizim için. Evin tamiratları, yeni eşyalar vs. Birkaç haftaya veda edeceğim Nallıhan ismindeki Ankara'nın ilçesine... Hayatımın yarısından çoğunun geçtiği ilçeye yani.

Gönül kapım kaç yıldır kapalı acaba... Onu da unuttum. Belki bana yasak sevmek/sevilmek, belki hak etmiyorum(!), belki geçti gitti benim için... bilemeyiz. Hayatımızın öncelikleri hep başka başka oldu kimilerine göre çünkü. Sonuçta hayatını kuramamış biri var sana yazan sevgili Blog.

Nallıhan deyince aklıma sayısız şey geliyor tahmin edersin ki; ama sanırım şu son 1 yılda bana az biraz huzur veren birkaç sevimli canlıyı özleyeceğim en çok. Her zaman sahip olmak isteyip de hep sokaklarda sevgisini paylaştığım kedileri diyorum. Her gördüğümü minnoş, gel pisi pisi diye çağırıp sevdiğim hayvanları yani. Hele turuncu olanı... Sesimi uzakta duysa koşa koşa geliyor. Ellerimi kollarımı bazen cırmalasa da yine de seviyorum doya doya. İnatla kucağıma alıyorum yatırıyorum. Çok hoşuna gidiyor çünkü. O yüzden diyorum işte, bendeki de Bir Kedi Yalnızlığı...

Ağlamasam bari ayrılırken. Bu arada blogumun instagram profilini epey yoğun kullanmaya başladım. Kişisel hesabıma bakmaz oldum. Sürekli kitap çekilişlerine katılıyorum. Kazanırsam eğer çok mutlu oluyorum. Seviniyorum çünkü şanslı hissettiğimde, sanki çok şanssız biriymişim gibi...

Epey bir kilo aldım. Yüzüm hala sevimli ama çok şükür. Yine de işe yaramıyor bence. Bugün son kez hamburger yedim diyete başlamak için. Biliyorum çok klasikleşti bu yalanlar, ama bu sefer son. Gerçekten!

Sanırım ayda 1 ya da 2 kez bloguma yazı yazmak benim için daha rutin ve hoş olacak. Sen ne dersin Blog? Merak etme, seni de kediler kadar çok seviyorum!

17 Eylül 2017 Pazar

Neredesin Sonbahar?

Neredeyse eylül bitecek. Havalar bir ara ağustosta soğuktu resmen, peki şu anda neden cehennem gibi sıcak? Üstelik akşam saatleri olmasına rağmen. Çöl sıcakları diye bir şeydir gidiyor geliyor. Sanırım buraları çöle çevirmeden, temelli gitmeyecek... 💦

Geçen hafta yeni iPhone'lar tanıtıldı. iPhone X iyi güzel de, iPhone 8 çıkarmaya ne gerek vardı diye düşünmedim değil. Şimdi tasarım olarak farklı deyip muhtemelen 300-400 TL farktan dolayı iPhone X'e yanaşmayacak mı insanlar? Muhtemelen iPhone 9, iPhone X tasarımıyla devam edecek. Ben alacak olsaydım iPhone X alırdım. Face ID mi barnak izi mi diye düşünürdüm tabii. Sonra ekran özelliklerini baz alıp iPhone X'e giderdim. Super Retina denen şey var sonuçta. 😋 O değil de, benim ayfoncuğum artık güncelleme alamayacak, ama şu haliyle bile çatır çatır çalışıyor. Zira iPhone 4S zamanında güncelleme almayı kestiğindeki halini görmüştüm. Onu yaşamıyorum çok şükür. Şimdilik böyle güzeliz biz. 💖 Zaten telefonu neredeyse hiç kullanmıyorum. Ne sevgili ne de sürekli iletişimdeki arkadaşlar(!) var. Biliyorsun öyle merhaba/merhaba deyip telefonlaşan biri değilim Blog. 💩

Ben yine diyete başladım Allah seni inandırsın. Bu sefer artık bozamayacağım hale geldim çünkü. Şimdilik güzel gidiyor. Pek zorlanacağımı da zannetmiyorum. Çünkü yemek yemekten bile sıkıldım. Durumlar çok ciddi.

Cuma günü termal devremülkümüze gidiyoruz Blog. Her ne kadar ben termal yanını çok kullanmakla ilgilenmesem de, temiz hava, faydalı su ve kafa dinleme şeklinde maksimum çıkarım sağlamayı hedefliyorum iki hafta boyunca. Sarot Termal Vadi çok eğlenceli olmasa da, işte... 😐

Korkuyorum artık. Her şeyin böyle devam edeceğinden, bir anda gözümün dönüp her şeyden vazgeçeceğimden... tamamen pes edeceğimden. Umudumun tamamen tükenmesinden korkuyorum yaşama dair. Geçen gün hastanede birini görmüştüm. Çok etkilendim ondan. Halime şükretmeye utandım. Allah yardımcısı olsun diye dua ettim. Benden daha gençti, ben belki evden çıkamazdım onun yaşadığını yaşasaydım. O herkesin garip bakışlarına rağmen kendi işini yapmak için oradaydı. Bilmiyorum. Allah ona kolaylık versin her işinde...

Bana da yardım etsin...
Eder mi sence Blog?
Senelerdir bekliyorum çünkü.

8 Haziran 2017 Perşembe

Nereye Gidiyorlar?

The photo of art has been taken
from Marek Petras' collection.
For more visit: instagram.com/artofmarek
Nefret ettiğim birinin askere gittiğini öğrendim az önce Blog. Allah'a her aklıma geldiğinde beddua ettiğim 1-2 kişiden biri. Onun yüzünden böyleyim biraz da, çok da konuşmak istemiyorum, ama ben ne kadar rahat yaptıysam askerliğimi, o inşallah bin misli kötü yapar. Bana bile burada nefret kusturacak kadar etki etmişse demek ki... Sen düşün Blog. Şu anda burada oturmuyor olabilirdim mesela, neyse.

Biri de Avrupa turunda... O da nereden aklıma geldiyse bakayım dedim. Sanırım yanındaki de sevgilisi, arkadaşı olamayacağına göre...

Son 2 saattir sinirimden, oturduğum yerde terliyorum adeta. Bakma Arif, yapma Arif, etme Arif dedikçe direndim. Sonuç böyle gecemin kısmen içine ettim. Şimdi yazınca biraz sakinleştim. Tabi camımı açmamın da etkisi var.

Geçen gün Apple etkinliği olduğu. iOS 11 ve yeni cihazlar tanıtıldı. Artık telefonum güncelleme almayacakmış Blog. Hala daha, çok şükür, sıfır gibi olan cep telefonumu ısrarla kullanmaya devam edeceğim. Çünkü hiçbir kasma ya da benzeri bir sorun çıkarmıyor bana. Eğer iPhone 4S falan olsaydı çoktan deli etmişti. Ki gördüm biliyorum. Macbook Pro da yenilenmiş, önceki güncellenmiş sürümünden daha iyi. Tabii başlangıç hafızalarını saymazsak. 128 GB depolama ile başlıyor. Yine de fiyatı 6300 TL. 😀 Seni alacam olum! iPhone için bir şey diyemem, çok pahalı bir cihaz ve Türkiye'deki kullanıcılarının çoğu gösteriş amaçlı kullanıyor. Telefonumu ne zaman yenilerim bilmemem tabi.

9 Haziran'da çıkmasını beklediğim London Grammar'ın albümü, geçen gün nete düşmüş. Dinliyorum ben de epeydir. İlk albümden daha güzel, demek ki beklemeye değmiş. Lorde ve Katy Perry'nin albümleri de çıkacak o gün.

Ramazan'ın da kısmen yarısına geldik be Blog. Çok anlamadım ben nasıl geçtiğini ama, geçiyor bir şekilde. Bilemiyorum. Ben de oruç tutuyorum, İzlanda'daki bir müslüman da, Afrika'daki bir başka müslüman da...

Facebook, Twitter ve Instagram. Bunlardan sadece Twitter'ı kapatırsam eğer 30 gün sonra siliniyor hesabım. Diğerleri durabiliyor kapalı şekilde. Hesabım silinirse tekrar o kullanıcı ismini ve maili kullanamam. Doğum günü tarihimi Facebook'da kaldırdım. Çünkü geçen gün hatırlamam gereken bir tarihi ilgili kişi kapattığı için hatırlayamadım. Ve bu çok kötü hissettirdi. Zaten duvarım kapalı. Sırf o yüzden belli kişiler üşenmeyip mesaj atıyor. Şimdi muhtemelen kimse hatırlamaz. Zira ben tarihler konusunda çok kötüyüm.

Bence ben doğum günüme kadar uzaklaşayım. Zaten neredeyse hiç kullanmıyorum sosyal medya denen şeyleri. Ne malum yerlerde profilim var ne de Twitter/Instagram/Facebook üçlüsünü kullanıyorum.

Ben de gideyim, evet. Onlar nereye gidiyorsa ben de oraya gideyim... Bana yakışmıyor gitmek, ama gideyim ben.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Sen Orda Yok Musun?

Son 2-3 gündür hastayım Blog. Başında doktora gittim, antibiyotik ve 1-2 ilaç verdi. Onları kullanıyorum. Bizimkiler devremülke gittiler, ben gitmedim. Evde yalnızım. İki hafta kadar. Kafamı dinliyorum galiba...

Dün, en son ne zaman yaptığımı bile hatırlamadığım bir şey yaptım gün içinde: 5 vakit namaz kıldım vaktinde. Tabii en sonunda yatsı namazı duasına kadar bekleyen gözyaşlarım boşaldı gözlerimden. Zaten burnum tıkalı, gözlerim şiş, tuhaf bir haldeydim. Hep sormak istediğim, ama her sefer içimden geçirdiğim şeyleri sordum O'na kısık bir ağlamaklı sesle bu sefer. Bu sefer kapattım galiba o soru kısmını. Tekrar sormam sanırım neden ben, neden bir tane değil de birkaç tane dert diye.

Şu anda böyle kim gelse karşıma dert anlatsa, ona karşıma sanki Hitler gelmiş de yaptıklarından pişmanmış da bana yakınıyormuş gibi bakardım. O derece tepkisizim...

Ev sessiz. Bazen soğuk, bazen siyah beyaz, bazen kırmızı. En güzel anlardan biri de dizilerimi usb diske atıp TV'den izlemek galiba. Daha güzel. 2+1 ses sistemini bağlamayı düşünüyorum bir de. Artık biraz da bas verme zamanı...

Ben en iyisi gidip bir film izleyeyim.

Şunu da buraya ekleyeyim:

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Bulamıyorum

Geçenlerde izleme fırsatım olan Me Before You filminin bitişindeki şarkı hala kulaklarımla. Epeydir yazmak için fırsat kolluyordum aslında. Çünkü böyle dayanamayıp ağlayıp rahatlayarak yazacağımı biliyordum. O yüzden evde yalnız olmayı bekledim. Kimseden saklamadan rahatça ağlayabilmek için sırf.

Aptal bir filmin sonunda filmdekilere üzüldüm diye değil şu anki halim. Yapmayı ertelediğim o kadar şey var ki hayatımda. Bazen böyle suyla dolup taşan kovalar gibi oluyor. Birine anlatmaya da gelmiyor, çünkü hepsi kişisel gelişim kitabı gibi aynı cümleleri tekrar tekrar kuruyorlar bana. Oysaki hepsini ezbere biliyorum. Onların bilmediği tek şey, benim hiçbirini uygulayamıyor oluşum.

Sonra şu habere de takıldım mesela. O çocuğun o hali, yaşadığı şeyler, benim durumum. Bazen öyle bir an geliyor ki ya tamamen şansız olmalısın ya da az da olsa şanslı olmalısın durumuna dönüşüyor halim.

Ve sustum tabii. Ne yapabilirim ki başka. Birilerine mi bağırmalıyım, isyan mı etmeyelim, sabahlara kadar içip ayyaşın teki mi olmalıyım?

Bir şeyleri yanlış yapıyorum. Ve bulamıyorum neyi yanlış yaptığımı.

Geçen de biri çıkmış bana kuantum fiziğinden falan bahsediyor. Negatif cümleleri çıkarmalıymışım hayatımdan da beklentiye girmemeliymişim de. Saçmalayıp durdu. Belki de haklı. Bana faydası yok ki ama.

Neyse, ben nasılsa yine boş verip unuturum Blog.

Bir gün iyi olur her şey, ama bugün değil.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

İzlerken...

Her uzun bir asosyallik döneminden arkadaş ortamına girdiğimde olan şey oldu geçtiğimiz günlerde. Çenem durmadı. Çok konuştum; çok güldüm, çok güldürdüm... Sonra yine eve dönünce garip oluyorum. Tıpkı şimdiki gibi.

İçimdeki havayı vakumla alıyormuş gibi hayat adeta. Ya da içime çekiliyorum, daha çok kendi dünyama dönüyorum gibi oluyor. Daha da sessizleşiyorum. Ne gülmek ne de konuşmak geliyor içimden. Hele bir de Ankara'nın uzak bir köşesinden dünyaya bakmaya çalışınca daha da karamsar gözüküyor. Eh ruhsal durumumun daha farklı olması beklenemezdi bu şartlarda.

Ankara'da yaptığım tipik şeylerden bahsetmeme gerek yok galiba Blog. Zaten hepsini az çok tahmin edebilirsin. Ufak tefek değişiklikler dışında aynıydı. Aynı olmasına rağmen eğlenebiliyorum; ama hep arkamdan dürten "geri döneceksin" şeklindeki sesin bendeki etkisiyle eğlendim diyeyim.

İnsanın elinin kolunun bağlı olması kötü bir şey. Bu benim hayatımın birçok bölümünde geçerli. Aynı anda çevremdekiler için de geçerli; ailem, arkadaşlarım, benimle tanışmak isteyenler...

Şu kalbimi dinleme mevzusunu denedim bu arada. Beceremedim sanırım tam olarak. Havaların sıcaklığı beni nasıl boğuyor anlatamam Blog. Aslında birçok şekilde anlattım bugüne kadar da, acaba sen de mi diğer insanlar gibi anlamamazlıktan geldin? Neyse.

Hazır Ankara'dayken 1-2 şey de aldım. Bol bol yedim içtim Blog. Ve pişman değilim. Yine de eksiklik hep vardı. Sanırım yalnız olduğum sürece eksiklik hep olacak. Tabii şu anda tek umursamamız gereken nasıl para kazanırım sorusu olmalı, değil mi?..

31 Temmuz 2016 Pazar

Kalbimi Dinliyorum

Şu sıralar kalbimi dinlemeye çalışıyorum. Hani hep derler ya "kalbini dinle" tarzında şeyleri sürekli insanlara, işte onu denemeye çalışıyorum. Bariz bir şekilde denemeye çalışıyorum bu sefer ama: Ben gerçekten ne istiyorum?

Hayatımda kalbimi dinlediğim çok zaman oldu elbette. Hele benim gibi duygusal bir erkek çoğu zamanda kalbini, sezgilerini ve sonra mantığını dinliyordur Blog. Bu konuda şüphen olmasın; ama bu sefer galiba bütün dikkatimi vermem gerekiyor. Şimdi böyle deyince "bu çocuk ne istediğini bilmiyor" gibi bir şey çıkmasın. Benim istediklerim öyle fuşya öyle toz pembe ki... en masum çocuk bile hayal etmemiştir.

Malum geçen hafta 28 yaşıma girdim. Artık her yerde 28 sayısı beliriyor yaş kısmında. Acımasızca.

Genel anlamda kendimden beklentilerim var, aşamıyorum çoğunu hala. Öyle büyüklerimizin dediği gibi "senin de vardır bir yerde nasibin" şekildeki iyimserliğimi korumaya çalışıyorum en azından. Bu da bir şeydir, değil mi? Umarım.

İnsanlardan beklentim de var. Vatansever, hayvansever vb. türdeki sevgi konularında beklentilerimi elbette bir kenara bırakarak diyorum. Güvenmek istiyorum Blog. Öyle böyle değil. Hiç bu kadar birine güvenme ihtiyacına girmemiştim hayatımda. Aynı zamanda da cesaret. Çünkü ikisinde de korku ve eksiklik yaşıyorum. Bunları birinde görmeye ihtiyacım var. Sadece görmeye de değil tabii ki yaşamaya da...

Başka başka... Windows 10 Yıldönümü Güncellemesi geliyor 2 güne. En basitinden Edge'i kullanmak istiyorum; ama sırf eklenti desteği olmadığı için uzak duruyordum şimdiye kadar. Yıldönümü güncellemesi diyor Microsoft ama bana kalırsa bildiğin Servis Paketi. Benim için tek önemli olan Edge yani.

Bir de Steam'i tekrar yükledim 2-3 gün önce. Zamanında satın aldığım ama şu anki bilgisayarımda biraz kasan, hayatımdaki en sevdiğim ve hala daha özlemle bakıp oynadığım hemen hemen tek oyun olan Age of Empires II: HD Edition'ı tekrar yükledim. Meğer benim uzak kaldığım dönem boyunca ekstra 2 eklenti paketi de çıkarmış ve daha da önemlisi güncellenmiş ve şu anda kasmıyor. Geçen oynadığımda, ki oynuyorum hala, 4 saat boyunca gayet güzel oyunu kazanarak bitirmiştim.

Benim hayatım şimdilik böyle. Sakin kendimce. Yazamadım bir süredir. Yazmak da istemedim. Küstüm, senden bile kaçtım; ama biliyorsun ki aklımdaydın Blog, ben zaten "kaçtım, kapattım, gittim" dediğime bakma sen.

Neyse, senden naber?

15 Haziran 2016 Çarşamba

Yetmez, Bilmez, Olmaz

36 derece sıcaklık vardı bugün. Evde durulmuyor yani klimasız. Şu anda 22 derece ve gece yarısı... Mesela bu sıcaklık Londra'da yok şu anda. Tamam belki nem var falan, ama olsun yok sonuçta. Kutuplar hele... O kadar uzağa gitmeyeyim, mesela ya memleketim Erzurum? Ya... Öyle serin havalar var.

Benim hayatım İstanbul-Ankara-Diyarbakır üçgeninde geçiyor şu son 4 yıldır. Araya kısa bir Kıbrıs girdi. Ondan önce de Isparta vardı mesela baş rolde. Anlayacağın elim kolum bağlı bir şekilde sıcak memleketlerde yaşadım bu terleme hastalığımla birlikte Blog. Yeter mi sence?

YETMEZ.

Daha çok sınava tabii tutulacağım yaradandan ben Blog. Bunlar ne ki! Ben ki daha neleri göğüsleyebilecek bir yapıdayım. Bunlar ne ki? Ama sorsan dışarıdakine: Ya sen temiz yüzlü, eli ayağı tutan birisin. Nedir problem?.. der. Der tabii. Bilir mi ne b*k yiyorum ben?

BİLMEZ.

Yıllardır kimseyle dertleşemiyorum doğru düzgün. Çünkü ben kendimi bile kandıramaz hale gelmişken, birilerinin bana değer vererek benimle dertlerimi paylaşmaları ve dinleyerek yardımcı olmaya çalışmaları, inan beni hiç mi hiç rahatlatmıyor da "kandırmıyor" da Blog. Ama dertleşmeden olur mu sence Blog?

OLMAZ.

Evre evre vazgeçtim bunca zaman bazı şeylerden. Mesela yeni insanlarla tanışmaya sıcak bakamıyorum artık. Sırf muhabbet etmek için arkadaş olmaya çalışmıyorum bile. Neyin muhabbetini edeceğim Blog? Dertleşemedikten sonra ne anlamı kalacak o dostluğun. Tabii buna, geçtiğimiz yılda, her şeyimi paylaştığım, dertleştiğim dostlarımı hayatımdan çıkarmamın da etkisi var. Zira ben dert dinleyen biri haline dönüşmüşüm de sonradan fark etmişim. Ona bile tahammülüm kalmadı.

Böyle yaz mevsimlerinde yaşadığım şeyleri kış mevsiminde yaşamıyor oluşum hele ki beni daha da boğuyor. Her şeyin kaynağı şu hiperhidrozis zımbırtısı. Zımbırtı mı koymalıyım adını Blog? Nasıl bir hastalık bu yahu? Benden nefret eden biri şu yazımı okusa "Allah'ından bulmuş" der. Oysa ki bilmez ben bunu en masum yaşımdan beri yaşıyorum.

Bunları sana yazmaktan da yoruldum Blog. Biliyorum, sen de dinlemekten yoruldun. Ama ne yapayım? Sen de olmasan ben belki böyle büzüşmüş düşüncelerle, sinirimi ilk tartıştığım kişiyle çıkartırdım. Ya da şu ankinden daha da agresif olurdum.

Göbeğim kocaman oldu Blog bu arada. Sebebini biliyoruz. Yine girmiyorum bu muhabbete. Bir süre de dertlerimden konuşmamayı deneyelim olmaz mı Blog? Mesela bundan sonra sana bahsetmeyeyim. Sadece sana değil, diğer arkadaşlarıma, dostlarıma, aile üyelerime...Nasılsın sorusuna, "çok iyiyim. Hatta içimde tuhaf bir enerji var, çözemedim, ama bakalım hayırlısı *gülenyüzemojisi*" şeklinde yanıt vereyim. Bu durum bizi bozar mı sence?

BOZMAZ.

Dipnot: Bu arada ben de farkındayım. Son aylarda epey yazar oldum sana Blog. Ve hep dertlerimden yakınıyorum. Gerçekten benim biraz susmam ve dertlerimi dile getirmemem lazım. Galiba dertlerimi yazmak da zor geliyor...

"Ne zaman alıştın sen yalan söylemeye
Kendini en seveninden bile gizlemeye..."

9 Haziran 2016 Perşembe

Ramazan...

Hoş geldi tabii ki Ramazan ayı.

Tutamam diyordum ya hani belki? Heh işte, tutuyorum çok şükür. İlk gün zorlamıştı aşırı derecede. Ablamgil tutma sen dediler, ama tuttum. Ne ki, en fazla susuz kalıyorum. Beni en fazla o zorlardı, malum ciddiyete varabilecek bir rahatsızlığım var her ne kadar ben sallamasam da ve ilaç kullanıyor olsam da. Yine de üçüncü gününü de geçirdim. Haliyle o sabır taşı da çatladı.

Şu son 1-2 aydır sana çok sardım Blog. Farkındayım. Beni sanırım mutlu eden mi diyeyim, rahatlatan mı diyeyim; yoksa hiçbir şey demeyip sessizce sana mı yazayım bilmiyorum; ama yine buradayım, dışarıda davul sesi, sahuru beklerken, uyku tutmamışken; "bugün de sahura kadar ayakta durayım" demişken... bir yandan da sana yazıyorum.

Son 2-3 gündür Diyarbakır'ın hava trafiği epey yoğun. Bugün sanırım en az 3 kez, ışıkları sönük bir şekilde kalkış ve iniş yapan askeri uçaklar gördüm. Gittim geldim yine bir yerlere. Korkuyorum, ülkemizin savaşa sürüklenmesinden korkuyorum. Korkuyorum, çünkü bir partinin başkanı çıkıp neredeyse "teröristler canımızdır, onlar da insan" diyor. Ve belli bir kesim, buna karşı olmasına rağmen, sırf Atatürk'ün hatrına ve başka da güçlü bir sol görüşü destekleyen parti olmadığı için, sesini çıkarmıyor. Beni biliyorsun Blog. Siyasetten hoşlanmıyorum. Çünkü kavga ve gürültüden başka hiçbir şey getirmiyor. Pek bir görüşü desteklediğim de söylenemez aslında. Aklımda dengeli şeyler var, ama yine de şu parti diyemiyorum galiba, ama ben milliyetçi biriyim. Irkçı değilim tabii. Ülkemi seviyorum, bayrağımı kimseye dayatmıyorum, ama o bayrak Türkleri temsil etmiyor sadece, bunu biliyorum ve herkesin de bunun bilincinde olmasını istiyorum. Haliyle 1 senedir verilen şehitler az buz değil; ve hükümet düşmanlığı öyle bir boyuta gelmiş durumdaki insanlara neler yaptırıyor, neler dedirtiyor, şaşıyorum. Ve üzülüyorum da. İşte, sorun olduğu düşünülen görüşler bu şekilde saldırgan tavırlarla çözülmemeli. Yanlış olduğu düşünülen şeyleri koyun dediğiniz kişiler yapıyorsa eğer, bunu onlara anlatmaya çalışmakla düzeltebilirsiniz. Yapamıyorsanız da kusura bakmayın "oy vermemek" dışında hiçbir şey yapamazsınız. Yapmaya hakkınız yok. Ve eğer sorun gerçekten o "koyunlarda" değilse, aynaya bakmanız gerekiyor. Çünkü KİMSE SİZE ÇOBAN OLMA HAKKINI VERMİYOR BU HAYATTA.

Üşüdüm bu arada. 2. ve 3. günü epey serin geçti Diyarbakır'da. Gülümsüyorum bir yandan. Çünkü seviniyorum. Bu durum benim için daha az su kaybı demek, daha rahat oruç tutmak demek. "Normal" insan kadar. Çünkü ben anormalim su kaybı konusunda...

Şu sıralar gülüyorum Blog. Dışım; gözüm, kulağım, ağzım.. mutlu; ama içim değil. Değil işte. Bilmiyorum. Evet, Diyarbakır'a gelince böyle oluyor, onu da fark ettim. İlacımı bırakmak istiyorum. Sadece rahat bir şekilde üzülmek için, samimi bir şekilde üzüntümü yaşamak için bırakmak istiyorum; ama bırakamıyorum. Olur da yine krize bağlarsam evdekileri üzmeyeyim diye bırakamıyorum.

Üzüntümü bile yaşamıyorken, bazen merak ediyorum ne için yaşıyorum diye.

24 Mayıs 2016 Salı

Bilinmezlik

Boğazım ağrıyor Blog. Birkaç gündür ağrıyordu, şimdi burnum da akmaya başladı. Denizin havasından sanırım. Beni etkilemiş olmalı. Ha başka sebepleri de var... KPSS geçti geçen pazar. Geçti, evet. "Sür eşeği Niğde'ye..." durumu var, ama bende ne eşek var ne de harita... Ne yapacağım?.. Sen de bilmiyorsun tabii. Nereden bilesin, değil mi?

Peki hayatımdaki insanlara ne demeli? Birinin babası kansere gidiyor, bana ulaşıyor. Ben sinirli ve konuşmama kararı almışken ona, hiçbir şey olmamışçasına yumuşuyorum. Biri diyor ki: "senin hayatında çok sorun var, bir de ben sorun olmayayım. Öptüm, kib, bye".. Bir başkası "Sen en güzelsin. Ben seninle konuşarak bile sana zarar verebilirim." diyor. Biri evden çıkamıyor buluşmak için, ama başka zamanlar her yerde geziyor. Özellikle çevremde konserve salça durumu var. Oysaki annemin yaptığı salçayı hiçbir şey tutmaz. Anne eli değmiş sonuçta. Tamam, saçmalıyorum.


Biri de bana bırakmıyor karar vermeyi. Ben neye, nasıl karar vereceğimi şaşırdım artık. Zaten karar vermeye hakkım olmadığını doğduğum andan itibaren bilirken, böyle bir şeye üzülmek daha da saçma oluyor. Değil mi Blog? Sen de çok güzelsin Blog. Ben sana her negatif durumumu yazıyorum. Hatta 1-2 gün önce domain'in de yenilendi. Sen yine de sesini çıkarmadın negatifliklere. Benim gibisin sen de. Yeter ki yazanın olsun... Tüm kararları ben almayayım yine de. Sen de istersen ikimiz adına karar verebilirsin, oldu mu? Konuşalım yani.

Yarın uçuyorum Diyarbakır'a. O değil de, git gel sürekli derken iyice Diyarbakırlı oldum ben de. Benim zaten üç evim var. Keşke kendi hayatım olsaydı. Ben de hibli küslü değişik otlardan çay yapar, içer dururdum. Nasıl evcimen bir yengecim çözemedim...

Bu arada chia tohumu ve beyaz kinoa almıştım geçen hafta. Daha henüz chia tohumunu kullanabildim. Tam anlayamadım ne yaptığını. Bir ara da kinoayı deneyeceğim. Bugün olmaz sanırım. Üşeniyorum. Çünkü keyfim yok, mutsuzum.

Hıı, sebebi hasta olmamdandır kesin.

Hıı 2, evet geçer tabii.

Hıı 3, o zaman Bob Dylan'ın  Knockin' on Heaven's Door isimli şarkısını Raign'dan dinleyelim bilmem kaçıncı kez:

19 Ocak 2016 Salı

Yorgun, Bitkin...

Yaklaşık 1 yıldır hiç kullanmaz oldum Facebook profilimi. Twitter da arada kendi kendime attığım 1-2 tweet için kullanıyorum. Instagram daha da beter. Geçen aylarda aldığım kararla içinde insan olan tüm fotoğrafları kaldırdım ve selfie-free zone olarak benimsedim. Çok nadir fotoğraf atıyorum. O da aklıma gelirse.

Sosyal medya denen şeyi kullanmayı beceremiyoruz ülkemizde. Ben de sevmiyorum bu alanların ego tatmini amaçlı kullanılmasını. Ama işte, eksik olmasın diye, kullanıcı adımı kaybetmeyeyim diye tuttuğum bir nedenler listesi var. Kapatamıyorum o yüzden de. Haliyle de kullanmamayı tercih ediyorum. Öylesine duruyor.

WhatsApp... Arkadaş ilişkilerinden sevgili ilişkilerine kadar içine eden bir platform. SMS'nin yerini aldı, MMS'nin de. Kaldırmayı düşünüyorum onu da. Viber vs. hepsini kullanmamayı düşünüyorum. Sosyal adı altında asosyal hiçbir iletişimi kullanmamayı düşünüyorum.

Evet, yine hayata küstüm Blog. Beni tebrik edebilirsin. Yok ağlamıyorum. Evet yine gideceğim. Evet, yine boş yere hayal kurdum, boş yere çabaladım, boş yere zaman kaybettim. Evet aynen dediğin şekilde oldu; yine kırıldım, üzüldüm. Kesinlikle! Evet ben de tekrar yaşamamayı düşünüyorum bunları. Bence de, artık vazgeçmeliyim sonuna kadar. Yoksa zaten sildim profillerimi falan. Evet, numaramı da değiştireceğim yarın merak etme.

Ne olur bir dahakine bana hatırlat Blog. Eski yazılarımı bana okut, ne bileyim. Mail at o yazıları bana. Virus ol, bilgisayarıma bulaş, günün 5 vakti hatırlat yaptığım hataları bana. Ne olur konu sevgi olunca sınırlarımı koruyabileyim en azından.

Ve Allah'ım...

Sana yalvarıyorum, al içimdeki şu duyguyu. Beni bununla sınama daha fazla ne olur.

15 Ocak 2016 Cuma

Alevli Dondurma

Yağmur vuruyordu camıma. "Kış vakti kar beklerken bu yağmurda nereden çıktı?" diye soruyordum yastığa başımı dayamış hayal kurarak uyumaya çalışırken... Hayal kuruyordum her gece olduğu gibi. Üstelik bir haberde hayal kurarak uyumak zararlıdır! diye okuduğumu hatırlamama rağmen... "Aman olsun! Tek mutluluğum hayal kurmak! Onun için de beynimi vermeye razıyım! Yeter ki biraz olsun huzur bulduğumu hissedebileyim, başrolünde BEN olduğum..." 

Diye düşünürken uyudum yine bir gece. Birazdan yine gidip başka bir dünyanın Arif'ini hayal ederek uykuya dalarım. Kısmetse...

Önümüzdeki hafta içi Ankara'ya geçecektim Blog. Biliyorsun ki dağın başında, deli hapishanesi gibi bir durumda nefes almaya çalışıyorum. Pazartesi ve cuma günleri evdeyim adeta. Kapının önüne ismini Minnoş koyduğumuz bir kediye bakmaya gidiyorum en fazla. Haliyle "insan içine çıkmak" ifadesine ihtiyaç duyuyorum.

Sağ olsunlar, Ankara'ya gitme sebeplerimin her bir sahibi, yaprak dökümü misali çıktılar hayatımdan. Sevaptır yahu! İnsan en basitinden öyle düşünür! Bu çocuğa yazık değil mi?

Neyse... Birçok şeye olan, bunun başında sevgi geliyor, umuduma, böyle koca teneke yağın son damlasını kullanmaya çalışırmışçasına, ulaşmaya çalışıyorum. Kendime üzülüyorum. Bazen acıyorum. Boş ver diyorum ya da diğerlerinin dediği gibi "kendine bu kadar yüklenme" diyorum, ama diyorum da işte kime diyorum?

Ben gidip yatayım...

8 Ocak 2016 Cuma

Dolunay Misali

Dolunay mı var? İlacımı da erken içtim oysa. Hayırdır inşallah. Epeydir gelmeyen kasvet neden bu geceyi buldu acaba... Neyse be Blog. Boş ver.

"Tükendim çok yaraları açan
Dağılmıyor içimdeki duman
Sen istersen yanalım o zaman
Gel artık yok yüreğe dokunan."


4 Ağustos 2015 Salı

(u)mutlu olmak/olabilmek

Papatya çayı...

Aradığım huzuru belki çok yanlış yerleri eşeleyerek arıyorumdur. Belki çok yanlış sularda yüzüyorumdur, yüzmeyi bilmeden ya da yanlış notalara basıyorumdur hayatın o gösterişli piyanosunda. Bilmiyorum... Şimdi bir kupa papatya çayında arıyorum; kulağıma hoş bir tını, kalbime umut, vücuduma huzur veren o gücü.

Yürüyorum çoğu zaman. Bazen koşuyorum. Yorulduğumu fark etmiyorum bazen. Duruyorum bilmediğim bir köşe başında kimi zaman...

Elinden topu alınmış 5 yaşındaki bir erkek çocuğu gibiyim bazen de. Arkamı yaslayabileceğim annem ve babam var; ama uyanıyorum bir anda sanki ve çocuk olmadığımı anlıyorum. O anda yüzümü bir korku kaplıyor. Tüm güvenini kaybetmiş koca bir yetişkine dönüyorum anında. Bir anda kara bulutlarla kaplanıyor gökyüzü. Başka zaman dualarla bile gelmeyen yağmur, başlıyor yağmaya. Damlalar vuruyor yüzüme tane tane kurşun misali. Keşke diyorum... Keşke topu alınmış 5 yaşındaki erkek çocuğu olarak kalsaydım. Hala daha aynı saflıkta kalan, tek istediği biraz daha dışarda oyun oynamak olan, o erkek çocuğu olarak kalsaydım diyorum. Sonra kendime geliyorum tamamen...

Erteliyorum mutluluğu...

Ertelediklerimin listesini saymaya kalkarsam, ertesi sabah, 1 aydır mühendis olarak çalışmaya başladığım işime geç kalmış olurum. O yüzden mutluluktan bahsedeceğim sadece. O, bana uğramayı her sefer unutan mutluluktan...

Koşturmalarından yoruldum insanların. Para için, seks için, şöhret için... manevi hiçbir değeri olmayan şeyler için koşuşturmalarını izlemekten çok yoruldum. Beni yaratan varlığın bana engel koymasına bazen sevinmiyor değilim o yüzden. Birçok açıdan dünyaya çok farklı bakabiliyorum bu sayede. Çünkü engellendiğim şeyler beni diğer insanların istedikleri şeylerden uzak tutuyor. Yine de bazen savaşını veriyorum bu durumun. Arada kalmak birçok konuda kötü bir etki yapıyor üzerimde.

Geçenlerde biri bana "mutlu olmamak için çok çaba sarfettiğimi" söyledi. Başka biri "neden kendine mutluluğu çok görüyorsun" dedi. Bir başkası "bu kadar eziyet etme kendine" dedi.

Artık inkar edemiyorum. Haklılar... Ama elimde değil. Ben mutluluğu beceremiyorum. Ve sanki mutsuzluk üstüme daha çok yakışıyor.

Çok şey değil aslında istediklerim:

Biraz da olsa mutlu olabileceğim bir iş ve düzenli bir hayat.
Birlikte hem üzülüp hem sevineceğim doğru bir insan.

Yaklaşık 2 aydır yazmadım sana Blog. En son mutlu ya da umutlu olursam dönerim belki demiştim. Mutlu ya da umutlu değilim, ama hem mutlu hem de umutlu olmak istiyorum artık. Kendimle değil de, hayatla savaşmak istiyorum artık.

28 Mayıs 2015 Perşembe

Dipte Hissi

En çok hayal etmek yoruyor beni. Hele bir de umut ettiğim konularda hayal kurmak daha da yoruyor. Şu anda umut bile edemediğim şeyler acıtıyor canımı. En son doğru düzgün ne zaman hayal kurduğumu bile hatırlayamıyorum.

Boşta kaldıkça yemek yiyorum, ya da ne bulursam onu yiyorum diyeyim. Aklımdan saçma saçma şeyler yapma düşünceleri geçiyor bazen. Çoğu zaman sustursam da bazen önünü alamıyorum isteklerimin. Yine de kendi yerimde sayıyorum.

Kendi kendime ediyorum her ne ediyorsam. Bunun farkında olmam kısmen iyi bir şey gibi gözükse de daha çok acıtıyor canımı. Hiçbir şeye cesaret edemiyorum Blog. Ne içimden geliyor ne de başka bir şey. Eski sevgili ile başlayan iyimser cümleler de kuramıyorum. Kötü de konuşamıyorum. Kendi halimdeyim yani. 

Bir hevesle demlenip en sevilen kupaya konulup daha sonra unutulduğu için soğuyan bir yudum çay gibi hissediyorum kendimi. Beni en iyi anlatan cümle oldu sanırım kurduklarım arasında.

Askerlik yapmaya dönmek istiyorum bazen biliyor musun? Şaka yapmıyorum. Kimin aklına gelirdi, değil mi? Orası bazen boğsa da daha farklıydı şu anki halimden Blog. Nefes alabiliyordum en azından.

Yalnızım Blog. Kalbim buz gibi. En son bütün sıcaklığını biriyle yolladım geçmişe. Yolladığım kişi zaten arkasına bile bakmadı giderken. Sesimi çıkarmadım. Zaten acıtıyordu kalbim. Şimdi hep bir boşluk doldurma telaşında bünyem.

Nasıl sinirliyim, nasıl öfkeliyim bütün hayatıma girip çıkanlara! Ama n'apıyorum, yine bütün suçu kendime yüklüyorum. Tek suçlu benim. Bu halde olmamın tek suçlusu benim. O yüzden de sesimi çıkartamıyorum.

Tam bir taş kalpliye dönüşmek üzereyim. Bunu istiyorum aslında Blog. Bütün dengemi bozan duygusal dünyama koca bir atom bombası atıp yok etmek istiyorum.Varsın birileri benim sevgimi görmemiş olsunlar bu dünyada.

Kendimi çok yalnız hissediyorum. Ve bunun tek sorumlusu ben olamam...

8 Mayıs 2015 Cuma

Olmuyor...

Gitmedim arkadaşıma. Bugün eşyalarımı hazırladım, hatta üstümü de giyindim. Sonra bir şey oldu, gitmekten vazgeçtim. İptal ettim bütün buluşma planlarımı. Üstümü değiştirdim, yatağa uzandım. Telefonumu aldım elime. Facebook ve Twitter'daki bir çok şeyi sildim. Sonra Whatsapp'ın gizlilik ayarlarını değiştirdim. Herkese kapattım fotoğrafımı falan. Hatta bir ara olan sevgilim onu sildiğimi düşünmüş olacak ki numaramı silmiş sanırım. Ben silmedim ilk kez, ama demek ki benim silmemi bekliyormuş. O da dikkatimi çekti. Meğersem diğer arkadaşlarım da planları iptal etmemi bekliyorlarmış galiba.

Sonra biraz ağladım, rahatlarım belki diye. Bildiğin gözyaşı aksın diye zorladım kendimi. Yok ama. Sonra uyudum biraz...

Şimdi oturmuş ölmeyi bekliyorum. Kendi gelmeyecek belli ki. Ben de getirecek cesareti bulamıyorum kendimde henüz; hele bir de askerliğimi bile yapmışken daha da sebepsiz kalıyorum ölmek için.

Çok zayıfım. Güçsüzüm. Ve kendimi uzaklaştırıyorum her şeyden. Özellikle insanlardan. Keşke biraz cesaretim olsaydı intihar etmek için. Birazcık...