Yorumsuz Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorumsuz Durumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2024 Perşembe

Giden Zaman

Zaman şu son 2-3 aydır fazla hızlı ya da yavaş geçiyor Blog. Sırf şu cümlemden bile, zamanın benim için nasıl geçtiğini anlayabilirsin: Tanımlaması zor.

Epeydir sana yazamadım. Bundan sonra daha çok kayıt girilecek sana belli ki. Çünkü bir psikologa 2 haftada 1500₺ verecek kadar keyfi bir harcama yapamayacak durumdayım. Tut ki harcadım diyelim, ellerimin titrediğini farkedecek kadar kullandığım bir epilepsi ilacım var ve yanılmıyorsam bu ilacın antidepresan amaçlı kullanıldığını da söyleyebilirim. Nereden neyi dengeleyebilirim?

Son 1-2 aydır da garip bir şekilde kabus görüp öyle ağlayabildim. Tabi ağlayarak uyandım; ama asıl demek istediğim, ağlama eylemini bu şekilde yapabiliyorum sadece. Ha bir de Past Lives fiminin final sahnesinde ağladım biraz.

Benim dünyamda ağlamak en büyük rahatlama şekli; ama ben bunu yapamıyorum uzunca bir zamandır. Hani Allah büyük bir dert vermesin öyle uzun uzun ağlayayım diye. Yine de böyle açayım bir albüm, beni daha önceleri derinden etkileyen şarkıları mesela, öyle ağlayayım isterdim. Belki yalnız değilim evde diye ağlayamıyorum. Gizlice de yapamam çünkü. Buna da alışacağım sanırım Blog.

İşsiz olmak, artık engelli raporu almaya tamam deyip o yola çıkmak, "şu saatten sonra kimi mutlu edebileceğim kendimi mutlu edemezken" demek zorunda kalmak... Yolun yarısını geçmek ve "hadi bir de buradan yakalım" moduna girmek... Bütün bunlara Berlin Duvarı misali bir utanç gözüyle bakan çevrem, sanki hepsi elimdeymişçesine ve yıkmamak için ben direniyormuşum gibi değerlendirilmem...

Engelli raporu almaya çalışıyorum Blog. Evet, diyabet ve epilepsi için bir de bu devletin bana sağlayabileceği hakkımdan faydalanmaya çalışacağım. Hani ne kadar ve nasıl geçireceğim bir ömrüm kaldı bilmiyorum; ama bir de böyle deneyelim diyorum ya da diyoruz sevgili çevremle...

Haftaya salı heyet görüşmem var. Doktorları dolaşırken zorlanmadım. İki sorun vardı: Biri dahiliye doktorunu odasında bulabilmek için 2 kere boş yere hastaneye gittim geldim, diğer sorunsa dahiliye doktorunu sanırım Tip-1 diyabet olduğumu inandırmak oldu. İstediği testler yüzünden işler uzadı çünkü. Ve ağzıyla yanındaki çalışana %20 diye bir şey geveledi; ama bilemedim. Sanırım salı günü anlaşılacak. Zira "tescilli engelli" olabilmem için %40 oranını almam lazım toptan. Numara yapan biri de değilim ki Blog. Keşke numara yapan biri olsaydım; ama belki genç gözüküyordum yaşıma ve hastalıklarıma göre, bilmiyorum. Sonuç olarak bu hastalıklar bana bir zaman sonra çok farklı zorluk çektirecekler.

Bugün sana yazma sebeplerinden biri de bilgisayarımı temizlerken, Macbook Pro yazısının köşesinde bir yerde kırık oluşturmuş olmam. Öyle içim acıdı ki tam dedim "şimdi ağlayacaksın Arif" ama "sağlık olsun, nazarıdır belki" dedim. İçimde bir acısı oluştu; ama sağlık olsun diyorum yine de. Bilgisayarımı bile kaç zamandır temizlemiyordum. Tozdu her yeri, ekran da dahil. Geçen gün odamı temizledim, düzenledim. Bugün de bilgisayarımı. Yavaş gidiyor bu tür işlemler.

Yeni aldığım gözlüklerimin biri gözümde tam durmuyor. O gözlükleri bana Diyarbakır'a gittiğimde ablam almıştı. 3-4 günlüğüne gezmeye gitmiştik bir yakınımla. Gözlükler sonradan kargolandı. Alınma sebebi ise, oradayken gözlüğümü çat diye ortadan kırmamdı. 19 Nisan'da diğer ablamla gideceğim Diyarbakır'a tekrar. O zaman gözümde durmayan gözlüğüme ayar verdiririm. Yani gösterdiğim en masum şeydi aslında "hayatımdaki yarı buçuk giden şeylere" örnek olarak son aylardaki.

2024 ne güzel geldi, değil mi sevgili Blog? Böyle geldi, parça parça alıp götürüyor. Sana kötü giden sağlığımdan bahsetmedim bile henüz. Neyse seni de zorlamayayım böyle. Zamanla hepsini dinlersin benden sanırım.

13 Nisan 2023 Perşembe

Bahar Ne Zaman Gelecek?

Baharı bekliyorum Blog. Sadece mevsim olanı değil; gerçek baharı bekliyorum. İçime, ruhuma, hayatıma, elime, gözlerime, sağlığıma... bütün dünyama gelmesini umduğum baharı bekliyorum. 3 ay sonra 35 yaşıma gireceğim. Ben yolun yarısını çoktan geçtim de, böyle bir sayı bazında da yolun yarısına varmış olacağım. Ve hala daha bekliyorum.

Başka ne bekliyorum? Akıllanmayı bekliyorum Blog. Hala daha akıllanmadığım konular var. Tekrar tekrar aynı hataları yapmamayı öğrenmeyi bekliyorum. Mesela hiçbir zaman, hiçbir kimse için "herkes gider hayatımda; ama O kalır" gibi bir düşünceye, sevgiye, duyguya ve daha da önemlisi güvene yer vermemeliyim. Ne olduğunu anlatmaya duygularımın gücü yok. Sanırım çıkarmam gereken en büyük ders ve seninle paylaşmam gereken en önemli durum bu olmalı, biten ilişkimle ilgili. Tek iyi yanı var, oraya odaklanmaya çalışıyorum: Bundan 2 yıl öncesine kadar "ya içimde azıcık umut var gerçek bir ilişki için. Onu da son bir kişiye vermek istiyorum ölene kadar" diyordum. Ve o umut beni o kadar hırpalıyordu ki. Yeni tanıştığım biri için ya da marmarayda/metroda bakıştığım biriyle ilgili "acaba?" diye düşündüren kişi için... Beni soktuğu bomboş hayal dünyalarından hiç bahsetmiyorum bile. Umut insanı bazı konularda paramparça ediyor. O hallerimi hatırlıyorum hala. O zaman tanıştığım insanlar için "nasıl bu kadar rahatlar" diye düşünürdüm, bana çıkıp "gerçek ilişki diye bir şey yok" dediklerinde. Haklılarmış demek istemiyorum hala. Sanırım biraz olsun içimde kırıntılar kaldı; ama kullandığım antidepresanın dozunu, haftaya kısmetse olacağım burun ameliyatından sonra artırınca, o kırıntılardan da ölene kadar kurtulacağımdan eminim. Şu anda sadece tepkisizlik, kendime özellikle duyduğum azıcık nefret ve kızgınlık... garip duygular var içimde. İşte, düşünmeye çalıştığım iyi yanı da bu, bundan sonra gerçekten sevgiymiş, aşkmış vs. birine güvenmem için kapımın önünde 7 şiddedinde deprem olması lazım bir de dönüp de korkumdan sarılmam(!) için.

Dün bir yakın arkadaşıma 2022 model 13" Macbook Pro aldık Bağdat Caddesi'ndeki Apple mağazasından. Eğitim indirimimi kullandım yine. Yani 2500₺ gibi bir indirim sağladı. Şu sıralar beni teknolojik şeyler, yemekler ve antidepresan ayakta tutuyor. Daha da önemlisi kediler. Ondan öncesindeki 3 gün boyunca yine aynı arkadaşımlaydım. Neyse ki benden sıkılmadı. Farkettiğim bir diğer kötü durum da arkadaşlarımla ilgili oldu. Yakın arkadaş da kalmamış çevremde. Hele benim gibi biri şu anda yok. Böyle çağırayım kahve içeyim. Yok yani. Ben bu yaşımdan sonra arkadaş mı edineceğim o dünyadan? O yüzden şimdi böyle başkalarının beni anlamasını bekliyorum, benim dünyamla hiç alakası olmayan insanların yani. Ben çünkü sevgilim dediğim kişiyi de en yakın arkadaşım(!) yerine koyduğum için.

Olacağım burun ameliyatından bahsedeyim. Çok şükür ablam hemşire. Onun varlığını hastanede daha iyi anlıyorum. Çünkü doktorlar da hasta olarak beni daha iyi hatırlıyorlar. Özellikle nöroloji uzmanı doktorum. Esprileşiyoruz, o derece. Küçük bir deviasyon ameliyatı geçireceğim. Artık nasıl küçük geçer bilmiyorum. Başka zaman stres modunda olabilirdim; ama şu 2-3 haftadır olup bitenler ya da olmayanlar ve bitenler yüzünden tepkisiz geçiyor her şey. İnşallah daha rahat ve sağlıklı nefes alabileceğim bir ameliyat olur.

Önceki yazımı okumuştum bu satırları yazmadan önce. Bir de demişim ki "Yalnız kalmaya çalıştığımı düşünüyordum mesela bir süredir; ama durumun aslında öyle olmadığını düşünmeye başladım. Daha çok yanımda olsun istiyormuşum sevdiklerimin meğerse. Bunu da tabi dile getiremiyorum o kişilere. 'Bana daha çok sahip çık be gözü güzel ama bana kör insan' diyemiyorum mesela.

Yok ben kimseye güvenmeyeyim Blog. Beceremiyorum sevmeyi diyeyim, suç bende olsun...



26 Ocak 2023 Perşembe

Ah 2023!

Pazartesi başlayıp biten diyetler?

Depresyon sonrası, cuma günleri özellikle, yeni alınan kararlar falan filan?

Hımm yoksa yeni yıl kararları mı?..

Hoş geldin 2023! Yine de hepsinden öte, merhaba benim tatlı sevgilim, Blog'um! 😘

Neyse, ciddileşerek devam edeyim Blog. 1 haftadır iyi değilim ve aklımda "ya bloguma yazıp rahatlamam lazım benim" şeklinde dönüp duran o büyük dürtüye henüz yanıt verebiliyorum. Ve yazılarımı barındırdığın üzere buradayım. O yüzden hoş buldum ben de.

Geçen hafta sonu, şekerimin nasıl bir hale geldiğini sana nasıl anlatsam bilemiyorum Blog. O yüzden bir görsel bırakıyorum. Görselde gözüktüğü üzere, şeker ölçümüm bilmem kaç çeşit abur cubur yedikten sonra oluşan tokluk şeker ölçümü. Cihaz, 600 civarı ve üstü olan tokluk şeker ölçümlerini yüksek anlamına geldiğini varsaydığım "HI" şeklinde bir uyarı olarak gösteriyor. Hiperglisemideki "Hi" de olabilir. O da yüksek kan şekeri uyarısı... 

Ruh halimin nasıl bu hale geldiği konusunda yığınla sebep var ve hepsi tamamen benim hayatımla ilgili olan şeyler. Haliyle bendeki duygusal yiyicilik; duygusal kıtlık'a dönüşüp moralimi düzeltecek bütün tuzlu ve şekerli şeylere ulaşmaya zorluyor. Tabi markete gidip almak yerine, Getir gibi indirimleriyle beni daha da teşvik eden bir oluşum sayesinde ve yalnız geçirdiğim anlarla da birleşince "Arif ne duruyorsun? Helva da söylesene!" moduna sokuyor ve sonuç 600'e vurmuş şeker ölçümleri... Düşürüne kadar epey su içtim, vurduğum insülin iğnesini abartmadım çünkü 1 seneyi geçmesine rağmen, bana kalırsa hala tecrübesiz bir diyabet hastasıyım. Yine de düşürdüm. Ve abur cubura veda ettim Blog. 

Bana yıllar önce pat diye bıraktığım çay şekerini anımsattı bu durumum. Hiç unutmuyorum, son kesme şekerimi büyük bir kapanışla kullanacaktım ki arkadaşım çayına atıverdi. Ben de "olsun" dedim ve bir daha çayıma "aşırı zor durumda olmadığım sürece" şeker atmadım. Hala daha öyleyim. Kahvemi de şekersiz içerim. Türk kahvesi de dahil buna.

Abur cuburu bıraktım. Nasıl bıraktım, mesela o karşı koyamadığım cipsleri yemeyeceğim, bisküvilerle aram pek yoktur aslında; ama çikolatalı olanlara karşı koyamazdım, onları da yemeyeceğim. Gofret vs. ı-ıh. Yiyebileceğim en ideal abur cubur bitter çikolata. O da, lütfen, kakao ve kahve, benim en sevdiklerimden...

2022 yılını çok güzel bir roman okuyarak kapatmıştım. 2023'e de kitap okuyarak giriş yaptım. Faydalı bir alışkanlık edinmeye çalışıyorum; zira ben çok eskiden de ilgiliydim; ama son 7 yıldır galiba kitap çok geri planda kaldı, yerine dizi ve filmler geçti.

Harika 1-2 hedef de koymuştum sağlık konusunda; ama başarısız olduğumu anlamışsındır Blog. Bugün biraz ona da odaklanacağım.

Demiştim ya iyi değilim diye; bakıyorum insanlara, hani çevremdeki olanlara, onlardaki güzel şeylere bakınca kendi hayatıma üzülüyorum. Üzüntüm de depresif hallerimi pekiştiriyor galiba. Yakın diye tanımladığım buz gibi olan kuzenime bakıyorum, kendi sorunları sebebiyle artık rahatsız etmek istemediğim yakın arkadaşıma bakıyorum, beni çok başka yerlere koymuş ve benden çok yanlış şeyler bekleyerek beni uyarmaya kadar gitmiş yakın arkadaşım dediğim kişiye bakıyorum, hayatımdaki insana bakıyorum, aileme bakıyorum... Belki bir gün ölürüm; o zaman bu satırlar birileri tarafından belki okunur. Neden öldüğümü daha iyi anlarlar en azından, beni 2 günde unutmadan önce.

İnsanlardan etkilenmediğim bir zaman dilimi oldu mu diye hatırlamaya çalışıyorum. Herhalde hayatımın en umursamaz 2 zaman diliminden biri Amerika'daki tamamen bireysel olan yaşantımdı. 3 aydır; ama başından sonuna kendi ayaklarımın üzerinde ve planlarımla ilerliyordum. Diğeri de 95 kg olup da dibi gördükten sonraki hallerimdi sanırım. Dukan diyeti yapıp da başka deneyenlerin arasında az kişiden biri olup "başardım" diyebildiğim zamanlardı. İkisinde de insanlar yoktu mutluluk kaynağım olarak ya da hüzün kaynağı olarak... Birinde cebimdeki para, diğerinde de sağlığım ile ilgili konular vardı Blog.

Şimdi bekle geri gelsin süper zamanlarım. Beklemekle de gelmeyecek, ben de biliyorum Blog. Sanki bilmiyormuşum gibi davranan insanlardan da yoruldum. Ya da çözümü hızlıca bir şeylere bırakıp konuyu kapatmaya çalışmalarından da yoruldum.

Rahatladım gibi biraz sana yazınca.

İyi ki varsın Blog.

Nice senelerimiz olsun birlikte. 🌻

3 Temmuz 2022 Pazar

Bir Melodi, Bir Söz...

"Seni sevdiğimi anladığım günden beri

Sesler değişti, renkler değişti

Yüzümdeki çizgiler başkalaştı

Geçmişim değişti, oyunlaştı


Yeşilin ortasında gelincik gibi

İnceleşti, yabancılaştı

Siste bağıran vapur düdükleri gibi

Geliyor muyuz, gidecek miyiz

Yoksa...


Çığlık çığlığa

Çığlık çığlığa


Seni sevdiğimi anladığım günden beri

Hiçlik değişti, yokluk değişti

Karşılıksızlık dengeleşti

Günler değişti, sana dönüştü


Nasıl gördüğün düşü yeniden istersen

Nasıl bir yılgınlıktır sabah zilleri

Zamanı gelince nasıl terk eder kuşlar

Kaçıyor muyuz, kalacak mıyız

Yoksa...


Çığlık çığlığa

Çığlık çığlığa


Seni sevdiğimi anladığım günden beri

Yüzler değişti, dostlar değişti

Yorgun sokaklar bile karşı çıktılar

Adresler değişti, evler değişti


Seni sevdiğimi anladığım günden beri

Gökyüzü değişti, geceler değişti

Çocuklar bile bana çiçek diye baktılar

Yaşıyor muyuz, unutacak mıyız

Yoksa...


Çığlık çığlığa

Çığlık çığlığa..."


16 Haziran 2022 Perşembe

Kafam Nerede?


        Ve yine buradayım. Açtım tipik blog yazmamın/depresif hallerimin müzik grubu olan London Grammar'ı ve seninleyim Blog. Nasılsın? Benim, tek ve en samimi, en doğal, en beni sessizce dinleyen varlığım; iyi misin? Ben hiç iyi değilim...

Yine baş başa kalmışız gibi hissediyorum. Yine yalnızmışım, yine bütün hastalıklar beni bulmuş, yine işsiz, yine hayallerin bile mutlu etmediği, yine her şeyi yeme isteğindeymişim gibi hissediyorum. Bunları tamamlayacak ya da yok edecek bir anne, baba, kardeş, sevgili, dost ya da arkadaş yokmuş gibi sanki. Çünkü bütün dertlerimi kendim biliyorum; insanlara anlatma hatasını hala daha yapabiliyorum; oysa ki "anlamayacaklar" biliyorum. İşte o "anlat rahatlarsın" durumu var ya, ondan hep...

Büyük bir depresyondayım. Bu sefer kendimi yemeğe bile vermedim. Bir önceki büyük depresyonumda 95 kg ağırlıklara çıkacak kadar yiyordum. Şimdilerde 85 kg. Ve bilmem kaç çeşit hastalık...

Neyin nazarını çektim Blog? Ya da ben gibi bir insan nasıl birilerinin ahını aldı? Ne yaptım mesela? Şu hayatta yaptığım her bir kötülüğü kendime yapmışken hele, nasıl başkalarına zararım dokunmuş olabilir de ben böylesine garip bir kader yaşıyorum.

Mutluluk ve huzur çok değişik kavramlar benim dünyamda. En kötüsünün olmayışına şükreden biriyim; ama daha iyisi için çabalayamıyorum galiba. Korkularım belki kapatıyor her şeyi. Adım bile atamıyorum çoğu zaman.

Herkese zarar veriyormuşum hissi var üzerimde Blog. O yüzden böyle uzaklaşmak istiyorum herkesten. Benden zarar görmesinler istiyorum. Ya da benden yana yakınmalarını, sıkılmalarını, "of yine mi Arif ya" demelerini... hiç istemiyorum. Bunları duymamak, hissetmemek, görmemek, yaşamamak adına bile kendimi senelerce uzak tuttum ben. En beslendiğim sevgi dediğim duygudan bile uzak tuttum. Şimdi peki? Ne yaptığım belli değil kendim için. Ve çevremdekiler benim ruh sağlığımdan ekstrem performans bekliyorlar. "İşe gir, iş ara" ya da "şu şekilde davran, ben olsaydım öyle davranırdım" ya da "bence sen böyle hissediyorsun, ben eminim".. 

Bazen kendime bile faydam yokken nasıl başkalarına eş, dost, yoldaş, kardeş, evlat olabilirim diye düşünüyorum. Bilmiyorum Blog.

En son diyabet yüzünden işten çıkarılışımdan sonra "acaba sırada ne var?" diye kendime sormaya başladım. Dizi takip etmeme bile gerek kalmıyor, baksana, hayatım ayrı bir dizi. Hem de her duyguyu sonuna kadar hissedebiliyorum birçok konuda.

Üstümde 4 parfüm sıkılı şu anda Blog. Onlardan gelen tatlı, mis gibi limon, lavanta, hafif gül ve diğer türdeki kokular... uniseks parfümler. Bu yaz mevsiminde gereksiz maskülen bir kokuyla ortalıkta duracak halim yok. Zira maskülen bir yapım yok. Sakalı bile rengarenk insanım.

Neyse gidip duş alayım. Üstümdeki parfüm çeşidini 1'e düşürsem iyi olacak. En azından kokum, kafam kadar karışık olmasın...

5 Eylül 2020 Cumartesi

Yeni Bir Sonbahar

Nelerden uzak kalmadım ki senden de uzak kalmayayım sevgili Blog. Bu sefer çok geri plana attım seni. Elimde değildi. Ya da elimdeydi... Yazmadım. Yazamadım. İçimden gelmedi daha çok; ama boş vermem, ötelemem, önemsememem... sanırım daha baskın sebepler oldu. Ve şimdi bir sonbahar başlangıcıyla buradayım. O yüzden merhaba. 😊

Bugün yaşadığım ufak bir şeyle başlayayım. İşten otobüsle gelirken yanıma bir çocuk oturdu. 7-8 yaşlarında erkek bir çocuk. Önümüzdeki koltuğa da dedesi. Bir ara çocuğun midesi bulanır gibi oldu, dedesinden poşet istedi. Ben direkt elimi çantama attım, tesadüftür kabımı koyduğum bir poşet vardı. Ben veriyim dedim, direkt verdim zaten dedesi açana kadar ortalık batardı. Sonra dedesi de verdi ondaki poşeti, bendeki pek yetmedi gibi. Çocuk biraz rahatlayınca, çantamdaki ıslak mendilleri de verdim. Çocuk, maşallah, gayet terbiyeli yetiştirilmiş ki "teşekkür ederim abi" dedi birkaç kere. Üstüne de dedesinin "Allah razı olsun" deyip gülümsemesi; sabahki vardiyadaki yaşadığım gereksiz durumları silip süpürdü. Tabi diğer yolcular böyle her şeye dikkat edermişler gibi "korona" havası yarattılar kısmen. Neyseki maskemi artık tamamen rahatça takabiliyorum havalar az serinledi diye. Yoksa biliyorsun, fazla terleme durumum yüzünden zor nefes alıyorum, daralıyorum direkt maskeyle. Bugünün en güzel yanı buydu. "Hak eden" ve "zor durumda kalmış" birinin yardımına yetişmiş ve bunun memnuniyetini görmüş olmaktı. Belki çoğu insana göre basit kalır; ama beni mutlu etti. Çünkü ben o çocuğun yerinde olsaydım yardım eden olmazdı muhtemelen...

Bazı şeyleri artık kabul etmiş durumdayım Blog. Mesela, vazgeçtiğim o kadar şey varmış ki sırf o yüzden salmış halde yaşadığımı fark ettim. Ne sağlığıma ne hayatıma önem vermediğimi, benim huzurumu azıcık bile bozan şeylere fazla tepki gösterdiğimi fark ettim. Kendi kendime gereksiz bir şekilde çok yüklendiğimi fark ettim. Sonuç olarak ruhsal anlamda daha çok yıpratır olmuşum kendimi.

İş çok yoruyor. Bazı yönetici arkadaşların haddinden fazla yükleniyor oluşunu artık sadece ben değil başkaları da fark eder oldu. Anlamadıkları nokta, 32 yaşında ve gayet ciddi şeker hastası olduğum. Yine de yoruldum onlardan da. İşin kötü yanı, bunların yaşanmasına en alttakinden en üsttekine kadar herkesin izin veriyor oluşu. O yüzden bırakıyorum savaş vermeyi. Kendimce tepkimi gösterip sessizce devam etmeyi yeğliyorum.

Sana yazarken demleyip içtiğim yaseminli çayımı çok özlemişim. Havalar sıcak diye uzak duruyordum; bugünkü serinliğe bir de özlediğim çayımı ekleyeyim dedim. Artık sonbahar havalarına girdiğimize göre, yeşil, beyaz ve oolong çaylarıma dönebilirim. Bazen düşünüyorum; seneler önce başka bir yoldan yürüseydim şimdi nerede olurdum diye. Belki hiçbir şeye vaktim kalmazdı, belki daha rahat ve özgür olurdum. En son Kadıköy'e ne zaman gittiğimi bile hatırlayamıyorum. 1 günlük izin günümde de gitmeye gücüm yetmiyor. Çünkü o gün sadece omuz ağrımın, ayaklarımdaki kas ağrılarımın geçmesini bekleyerek geçiriyorum. Her gün eve dönünce yaşadığım durum gibi...

Artık bazı kararları uygulamaya koymak zorundayım. Nasıl bir vazgeçiş yaşıyorsam; hiçbir şeye adım atamaz hale geldim. Yalnız kalmaya alıştıkça kendime bakmaktan vazgeçtim. İşe kapılıp gidince keyif aldığım başka şeyleri yapmaktan vazgeçtim. 2020 yılına Vazgeçiş Yılı desem benim için en güzel tanım olurdu sanırım.

Şimdilik bu kadar şeyle ayrılıyorum senden Blog. Geç olmadan saçımı keseyim ben. Uzamış biraz.

13 Nisan 2020 Pazartesi

Kimsesiz Beklentiler

Tuhaf bir şekilde geçmişe dönük hatıralar ve eleştiriler aklıma geliyor. O kadar fazla hale gelmeye başladılar ki geceleri uyutmaz oldular. Durduramıyorum. Bazen rahat bırakır gibi oluyorlar; sonra 1 saat daha devam ediyorlar bana eziyet etmeye. Çoğunluğu kötü hatıralar...

Kendimi kitap okumaya, temizlik yapmaya ve sanırım blog yazmaya verdim. İki gündür de burayı düşünüyorum. daha doğrusu burayla ilgili... Merak ediyorum, neden hayatıma giren insanların, flört ettiklerimin ya da sevdiklerimin, hiçbiri son 11 yılımın özeti gibi olacak şu günlükten hallice blogumu açıp okuma zahmetine girmediler? Ben sosyal medya hesaplarını, sırf geçmişinde nasıl biriymiş diye merak edip de delik deşik ederken, neden bir kez olsun da Arif ne yazmış ya da ne yapmış şu lanet dünyanın bir gününde diye açıp bakmadılar? Okumak mı zor geldi acaba? Ya da aynı şekilde önemsemiyor muyuz? Ben okurdum ya. Hatta keşke böyle biri olsaydı hayatımda. Ve evet bir şekilde hepsinin blogumundan haber oluyor. Girip bakıp tekrar de uğramıyorlar.

Yine yalnızları oynuyoruz Blog. Alışkın olduğum bir durum aslında. Yıllarca dolu hayallerle; ama boş bekleyişlerle o popüler uygulamalarda bir yer edinmiştim. Bir süredir bakmıyorum bile. Korkuyorum çünkü. Bunu da yeni keşfettim. Korkuyormuşum meğer. Güvenecek kimseyi bulamamaktan korkuyormuşum. O yüzden uzak duruyorum, sırf beklentiye girmemek için, üzülmemek için. Yine birileri gelip beynimin içinde kendi mikserini kullanıp gitmemesi için. Ya da benden veremeyeceğim şeyleri istemelerinden korkuyorum. Çünkü benim gibi beklentisi olan yok denecek kadar az.

Neyse, kitap okuyayım biraz. Belki iyi gelir.

3 Şubat 2020 Pazartesi

Bende Bir Problem Var

Kabul ediyorum, istersen adına depresyon de Blog, ama kabul ediyorum: İnsanlardan yana düzgün bir sonuç elde edemememin sorumlusu BENİM. Çünkü hem başka sebep bulamıyorum bu yalnızlığıma hem de birileriyle tanışıp ilerletme kısmında gördüğüm ve yaşadığım durumlara şöyle baktığımda ben hatalı buluyorum kendimi.

Geçen hafta düşünüp aldığım kararı biraz ertelemiştim. Ta ki bu akşama kadar. Tinder gibi bir platforma bile şöyle bir baktım; ama sonra dayanamadım onu da öncekileri de kaldırdım telefonumdan. Yoruldum aslında. Bunlar hep bahaneler Blog. Şimdiyse geriye, merdivenlerden inerken ya da çıkarken biriyle öylesine bir çarpışmayla tanışma ihtimalim kaldı. Ya da öncekilerden birinin çıkıp yine özür dileyip ya da özlediğini söyleyerek hayatıma tekrar girmesi ihtimali kaldı. Eh bunu da 4 seneyi aşkındır yaşamadığımı düşünürsek, geriye bir sen bir ben kalıyoruz. Bence acınası bir halimiz var. Gelip geçici ya da anlık zevkler için o kadar güzel ve masum şeyleri kenara itiyoruz ki... Yine de suçlusu ben olayım. Başkaları devam etsin.

Bitecekken vazgeçip devam ettirdiğim bir iş hayatım da var. En azından şükür listem dolu Blog. Farklı bir ortam ve insanlar bana iyi geldi 1-2 aydır. O yüzden mutluyum. Özlediğim kişiler var, özlediğim anlar var, özlediğim duygular var 1-2 ay öncesine kadar sahip olduğum... Ama işte. Neyse. Şöyle bir şarkıyla bitireyim şubat ayının ilk yazısını. Bu arada 9 gün sonra 14 Şubat. Önemli değil, biliyorum.

11 Ocak 2020 Cumartesi

Ve İki Bin Yirmi...

Bence 2020 en iyi senin için geçiyor aramızda, sevgili Blog. Bak ikinci haftası oldu. Dünyam tepe taklak bir halde. Havanın yağmurlu hali, insanların umursamaz ve anlık zevkler derdine düşen hali, sağlığımın artık daha da önemsemediğim hali... Her şeyi boş vermiş gibi duruyorum oradan değil mi? Yine de hayır, beklettiğim dizilerimi izliyorum bol bol. Tek düzenli giden bu. Vallahi bak.

Yazmak istediğim insan-lar(?) var; ama yine beklentilere düşüp üzüleceğimi bildiğim için yazmıyorum. Hatta artık silsem iyi olacak. Birilerine ciddi gözle de bakamıyorum. Bakasım da gelmiyor, midemi bulandırıyor herkes. Duygusal bir boşluğum da var anlayacağın.

Sana yazayım dedim. Henüz şizofreni boyutuna ulaşmadan senle konuşuyorum sadece. Bu arada epeydir Kadıköy'e gitmedim biliyor musun? Şeker hastalığım çıkınca bir kere sanırım bir arkadaşımla buluşmuştum. En son o da kendi dertlerine dönünce tamamen, ona da yazmaz oldum. Pazartesi gitmek istiyorum. Hatta gideceğim. Güzel bir hamburger yerim. Sonra gider bir kahve içerim. Biraz sahilde gezer, insanları izler, dönerim evime. Kulağa çok zevkli geliyor; sanki epeydir yapmamışım gibi... Yağmur yağmaz inşallah o gün, bugünkü gibi güneşli olur hatta umarım. Şemsiyem yok çünkü.

Beni koruyan bir şemsiyem bile yok Blog.

14 Kasım 2019 Perşembe

Neyi Takip Ediyorum?

Ertesi güne uyanmamın benim için ne kadar önemli olduğundan emin değilim artık mesela. Nefes alışımın ne kadar faydalı olduğu, cebime giren parayla ne yapacağım, insanlarla tartışmalarımın sonrası, attığım mesajların etkileri ya da ne kadar sevildiğim konuları da beni bağlamıyor mesela. Kardelen gibi yaşamak varken, bir ineğin faydalanacağı bir ot gibi yaşamak var uzun bir süredir gündemimde. Elimde mi? Hayır.

Çok bilmiş insanların ya da "büyüklerimizin" hayat konusunda verdiği vaazlarına maruz kalıyorum çoğu zaman. Gerçi yaklaşık 6-7 aydır onlar da beni rahat bırakmış durumda. Sessizliğimi koruyorum ben de çoğu zaman. Etkiye tepki misali belki de. Belirsiz yani durumum. Öylesine her şey.

Geçen gün yaşadıklarımın etkisindeyim Blog. Bana yöneltilen "e senin pek arkadaşın da yok" cümlesi bir anda bende "bu kişi beni tanıdığını düşünüyor; ama hem yanılıyor hem de nasıl oldu da hayatıma bu nebze yorum yapacak kadar girebildi" tepkisi yarattı. Biraz afalladım ve o an bir süredir yaptığım şeyi yapıp "başımla onayladım". Şu sıralar bunu da güzel yapıyorum. Bırakıyorum insanlar kendi dünyalarının patronları olmaya devam etsinler.

Özlediğim şeyler çok. Yalnız oluşum en büyük sebebi aslında. Uğraştığım hastalıklar, iş meseleleri, insanlar... evden mutlu bir şekilde çıkıp mutsuz ve isyankar bir şekilde dönüşlerim... birçok şeyin kötü olmasının sebebi aslında. Bunları değiştirmek benim elimde mi? Evet. Haliyle yazımın başındaki duruma da dolayı yoldan etki ettiği için "her şey benim elimde" gibi bir sonuç çıkıyor. Bu konuda başarılı mıyız Blog? Hayır. En azından şimdilik değiliz. Bu ay sonuna kadar yani yaklaşık 2 haftalık bir zaman dilimim var. Kendime verdiğim bir süre bu. Sonra ya "bir süre daha böyle gitsin" ya da "hayır Arifcim, daha fazla uzatmanın bir anlamı yok" deyip bir karar alacağım. Ve bunu kendim için yapacağım. Yapmak zorunda olduğum için.

Hayatın zorluğundan bahsetmiyorum hiç. Hayat zor mu? Zor olan parasızlık mı? Yoksa insanın sağlıklı olmayışı mı? Bence hayatın zor oluşunun bunlar üzerine tartışılması gerekiyor. Sağlık elbetteki ki sadece fiziksel olanı kapsamıyor. Hepsini içeriyor demek istediklerim.

Bilmiyorum Blog. Aksilikler mi var yoksa her şey yolunda gidiyor da ben mi aksilikleri görüyorum sadece... bilmiyorum. Bulanık bazı şeyler. Ben de çomak sokup iyice karıştırmamaya çalışıyorum. Yoksa iyice kontrolümü kaybedeceğim.

Hiç mi güzel şey yok diyorsun hayatında, değil mi? Varsa bile bunları paylaşmamaya çalışıyorum artık galiba. Ya da bunu da farkedemeyecek kadar dolu gözlerimin önü.

18 Eylül 2019 Çarşamba

Neredeyim?

Hep yazasım geldi sana Blog; ama tuttum kendimi biraz. Çünkü şu anda yazarken yıllardır beklediğim heyecanı yaşamak istedim seninle. Hani hep bir Macbook Pro'muz olsun istiyordum; hatta saf saf para biriktirme heyecanları yaşıyordum başarılı olamayacağını bile bile. İşte şu anda o hep hayalini kurduğum laptopımdan yazıyorum sana; ama bolca melankolik bir ruh hali içinde...

Epey bekledim bir Macbook Pro sahibi olmayı. Şu anda böyle incecik defter havasında, kucağıma almaya bile kıyamıyorum. Neredeyse 13799₺ verecektim. Sonra Apple Eğitim indirimlerine denk geldim. Derken Açıköğretim'e kaydoldum, o arada başka bir yere denk geldim ve 10899₺'ye aldım. Dell ve HP'nin 1-2 modeli arasında çok gidip geldim; ama hayalim buydu ve iyi ki şu anda bir Macbook Pro sahibiyim. Şu sayfada laptopımın özellikleri mevcut. 4 Eylül'den beri kullanıyorum; ama hala daha öğrenmeye çalışıyorum. Yine de hızı ve kullanım hissi çok güzel be Blog. Allah benim kadar çok isteyenlere de nasip etsin. Tek diyebileceğim bu olurdu ek olarak...

Ve ruh halim. Şunu kesinleştirdim şu son üç haftada: Karşıma en doğru insan diye beklediğim kişi de çıksa, O'na güvenemeyeceğim doğru düzgün. O'nun hatalarını gözümde büyüteceğim, zaten paramparça olan kalbimin bir parçasını emanet edemeyeceğim; belki yoracağım O'nu da kendim kadar. Belki O vazgeçecek benden, "bu çocuk bana güvenecek diye kendiyle koca bir savaş veriyor" deyip. Bunları fark ettim işte Blog. Yalnızlığa ne kadar alıştığımı, ne kadar bağlandığımı, kopamayacak oluşumu fark ettim. En kötü yanı da, bunu ömrüm boyunca yaşayacak olacağım gerçeği. Çünkü şu anda bile "doğru insan" denen kişiyi bulamazken, bir de bulup böyle güven savaşlarıyla kaybedecek olmak çok zor ve ağır geliyor. O yüzden en kolayına kaçıyorum belki de: Yalnızlığa.

Bugün de İstanbul'un 1-2 semtindeydim arkadaşlarımla. Yine her Kadıköy ya da karşıda bir semte gidince hissettiğim şeyi hissettim: Bir yere ya da duyguya ait olamama hissi. Çok isteyip de becerememe ya da yanlış otobüse binmiş olduğum hissi.

Ütopik hayaller kurduğum dönemlere gitmeye başlayacağım galiba. "Acaba benim gibi kendi halinde, yalnızlığını benimsemiş; ama yine de ondan kurtulmak isteyen biri var mıdır?" diye düşünerek geçecek belki de önümüzdeki zaman. Yine de korkularımı örtmeye çalıştım bir sürü cümleyle. Oysa şimdi çıksa biri karşıma, yine kapılır giderim büyük bir hasretle...

Aslında sonbahar da geldi. Ne güzel olur şimdi sevmeler be Blog!

28 Temmuz 2019 Pazar

Yeni Yaşımın İlk Keşke'si

Geçtiğimiz pazartesi yeni yaşımı kutladım. Yepyeni bir yaş ve birkaç yeni şeyin hevesi ve heyecanıyla girdim yeni yaşıma; ama ne kadar şanslı olduğumu biliyoruz Blog. 1 hafta içinde bir ilişkinin başlamasının ve bitmesinin yarattığı tuhaf, nefret edici, keşke'lerle dolu böyle tarif edemediğim bir ruh hali içinde yeni yaşıma girdim. Diyorum ya şanslıyım diye. Zaten ite kaka 4 senedir kendi yalnızlığımla barışmış çoktan kendi iç dünyamda başka evrenlere hareket etmiştim, ne zorum vardı ki bozmaya? Kendi halinde yaşıyordum, ne gerek vardı zaten paramparça olmuş sol tarafımın kırık bir parçasını da gereksiz yere kaybetmeye? Kaşınıyordum sanırım tabir-i caizse. Bile bile ladesti yalnız benimki. Suç kimde Blog? Tabi ki bende. Sanki tecrübesiz, insanların ne mal olduğunu anlamayan biriymişim gibi iki saf söze kanacak kadar aç bir hale gelmişim duygusal anlamda.

Yine de bugün bitmiş olan şeyin şu iyi yanından bakıyorum: Cesaret herkeste olmuyor Blog. Sözünün arkasında durmak, büyük konuşmamak, kendinden emin olabilmek, kendine güvenmek ve karşındakine güven verebilmek çok güzel erdemler. Olmuyorsa demek ki zorlamamak gerekiyor. Bu yanından düşünmeye çalışıyorum sadece şu son 2 günde yaşadıklarımı.

Ben bi' 4 sene daha yalnız kalacağım belli ki. Ya da bir daha kimseye güvenmeyeceğim sevgi konusunda. Gününü gün eden biri de olamadığıma göre, beni ben yapan tüm duygusallığımı silip atacağım içimden. Zaten son 1 senedir bunun acısını çekiyordum. Belki de buna vesile olmuş oldu bu yaşadığım şey. ŞEY.

Nasıl içimde büyük bir keşke çığlığı büyüyor bilsen Blog. Keşke diyorum hiç bozmasaydım 1 hafta önceki halimi. İyi kötü bir umudum vardı. Kendimi kandırıyordum en azından bu hayatta yaşarken. Şimdi ne hissetmem gerektiğini bilemeyecek kadar yalnızım içimde. Yine de kendimi suçluyorum. Sırf içimde nefret olsun, daha sert olabileyim diye.

Sana yazınca rahatladım biraz. Çünkü gidip omzunu gözyaşlarımla ıslatacağım bir arkadaşım yok yakınımda.


14 Mart 2019 Perşembe

Ben de Bilmiyorum

Şeyi fark ettim Blog, insanların egolarına tahammül edemediğimi... O kişileri direkt yok saydığımı, dediklerini önemsemediğimi ve o kişilerle bağlantısı olanlara da negatif yaklaşımlarda bulunduğumu fark ettim. Bu durum beni egoist yapmaz değil mi? Çünkü son aylarda aşırı derecede egolarıyla güzelleşmeye çalışan insanları görmeye başladım. Yoksa adına algıda seçicilik mi koymamız lazım, ne dersin?

Geçen hafta Erasmus'dan arkadaşım geldi İstanbul'a. Son yıllardaki olaylardan sonra ancak fırsat bulabildik, bir de açıkçası üşeniyordum galiba. Hazı şu sıralar zamanım bol iken aradan çıkartalım dedik ve İstanbul'u olabildiğince gezdirdim. Gayet beğendi; ama o kadar yoruldum ki anlatamam. Akşamları yürümeye mecalim kalmıyordu, hop yatıyordum hemen. Yastığa başımı koyduğum gibi uyumayı özlemişim, çok düşünmeden, diğer sorunlarla boğuşmadan... İyi geldi bana da. Hem de 10 yıla yakın zamandan sonra yabancı bir arkadaşımı görmüş oldum.

Kötü şeyler de oldu tabii ki. Mesela benim 5 yıllık antika telefonum artık ölmeye yüz tutmuştu ki bana 130₺'lık bir masraf çıkartarak tekrar hayata döndü. Telefon satın almamın zor olduğunu biliyorsun Blog. Mecburen tamir ettirdim. İnşallah daha problem çıkarmaz bana.

Öte yandan, sana uzun zamandır yazamadım. Çünkü kafam allak bullaktı. Şimdilerde enerjim çekiliyormuş gibi hissediyorum. Oturup saatlerce ağlayasım var mesela. Sebebi belli, insanlar. O yüzdendir ya hep bir kedi gördüğümde bütün dikkatim dağılıyor, kediye yapışıyorum. Hayvanlar daha iyi bence herkesten. O yüzden de evcil hayvanı olup kendini soyutlamış insanları daha merak uyandırıcı ve saygıya değer buluyorum. Bu da benim hüzünlü bakış açım. Hayvanlar en azından egoist değil ya da kendilerini insanlar gibi ısrarla olmadıkları birileriymiş gibi ya da fazla güzel göstermeye çalışmıyorlar.

Pazartesi doktora gideceğim, malum ilacımı kesmek için. Yarın sabah da Kadıköy'e gideceğim hem de yeni açılan banliyö hattı ile. Kime sorsam kullanmamış yenisini. Haliyle kendim tecrübe edineceğim. Yıllar önce binmiştim en son ben de gerçi... Sonra uzun bir süre uzaklaşmak istemiyorum bulunduğum konumumdan. İnsanlardan uzaklaşmak istiyorum sadece. Hafta sonu ablamla ayrıca bir planımız var. Pazartesiyle birlikte de artık kafamı gömdüğüm kumdan çıkarmayı planlıyorum. Bu sefer son kez deneyeceğim. Olmuyorsa da zorlamayacağım artık. Çünkü ben zorladıkça kendimle daha da savaşıyormuş gibi hissediyorum.

Geri kalan şeyler için pek diyebileceğim bir şeyim yok. Daha da yalnız kalmak dışında...

26 Ocak 2019 Cumartesi

Yorumsuz Zamanlar

Sevmeyi kimden öğrendik Blog? Kim öğretti bize o duyguyu? Hadi O'nun ellerinden öpelim bu öğreti için; ama ya nefret duygusunun sahibi? O duygunun sorumlusu kim sence Blog? Kimi taşlamalıyız kalplerimizi kararttığı için? Yine çok sorular sormaya başladım değil mi? Farkındayım. 2-3 gündür üzerimdeki gereksiz kasvet, düşüncelerimdeki tıkanıklık, ne yaptığımın belli olmaması ve üstüne "sürekli yemek yiyip peşine uyuyor olmam" sanki nefes aldığım havayı karartıyormuş gibi geliyor. İçimdeki tüm renkleri solduruyor, sahte bir görünüme çeviriyor yaşadığım hayatı.

Hiç öyle yeni yıl hedefi belirleyemedim. Aksine daha da önümü tıkar gibi dikine gidiyorum iyi düşüncelerin, hayallerin, kaldıysa eğer umutların... Merak ediyorum acaba bir yerde beni bekleyen bir umut ışığı var mı? Ya da o "nefes alıyorsak umut var demektir" klasiği benim için hayatın hangi döneminde geçerli?.. Yine sorular, değil mi?

Konuyu değiştirmeye çalışıyorum şu anda; ama beceremiyorum Blog. Olmayan kanatlarımı çırpıyormuşum gibi geliyor. O yüzden boş verip bu kasvetli yazıma da devam edeceğim. Gitmiyor Blog. Hiçbir şey gitmiyorum. Bak "iyi gitmiyor" demiyorum; bizzat "gitmiyor" diyorum. Sanki bunun için aylarca uğraşıyormuşum gibi hissediyorum. Ve "evet Arif, tebrikler! Artık hiçbir şey gitmiyor" sözünü duyuyormuşum gibi geliyor herkesten, her şeyden...

Her şeyleri yolunda gidenlere soruyorum, "nasıl gidiyor" diye, iyi deyip geçiyorlar. Sonra içimde uzun bir sessizlik... Bende problem Blog. Bende...

12 Haziran 2018 Salı

Evde Yokum

Allah'dan blogumu takip eden kimse yok. Buna şükredeceğimi düşünmezdim yıllar önce blog yazmaya başladığımda, ama demek ki şükredecek yanı da varmış bu durumun. Şükretmemin de çok sebebi var, şimdi saymayayım, sonra dönüp okuyabiliyorum zamanın bir döneminde.

Geçen hafta içinde Instagram profilimi sıfırladım. Sildim fotoğraflarımı. Kullanmıyorum zaten. Profillerimi tamamen silemediğimi aylardır ancak kavrayabildiğim için, sıfırlama yoluna gittim sosyal hesaplarımı. Öylesine duruyor varlıkları. Tam da istediğim gibi yani.

Ramazan ayı bitmek üzere Blog. Son 10 gününü boş yere geçirmişim gibi hissediyorum. Yani boş yere aç kalıyormuşum gibi. Allah daha iyi bilir tabi de, bendeki hissiyat bu şekilde. Son 5 gündür de hava hiç olmadığı kadar sıcak ve gittikçe daha da ısınıyor. Tabi ki zorlanıyorum, ama bir önemi yok. Dün akşam biriyle yüzyüze dertleştiğimde sorunumun/sorunlarımın ne kadar önemsiz ve değersiz olduğunu duydum. Öyleymişler, hatta çok bencil biriymişim be Blog. Öyleymişim yani...

2018 için verdiğim sözlerin ne kadarını tutabildiğimi düşünüyorum şu anda. O yüzden böyle daha fazla kendime mahcup olmamak adına, sana da yazmayı düşünmüyorum artık Blog. Keşke domainini de yenilemeseydim. Neyse.

Şuraya da şarkımı bırakayım...

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Depri (Depresyon)

Adına Depri demeye karar verdim Blog. Sanırım mezuniyetimle başlayıp inişli çıkışlı bir şekilde hayatımın bir parçası olarak devam eden ruhsal durumumdan bahsediyorum: Depresyon. Belki benim farkında olmamam gerekebilir bu durumu; ama bilemiyorum artık ne derece içli dışlı olduysam...

Dün mesela genel temizliğe gittim yine. Aslında bunun sebebi depresyon değil galiba ya. Yani Twitter, Instagram, Facebook vs. kullanmak istemiyorum ben Blog. Cidden istemiyorum. Arada atasım geliyor bir şeyler. Twitter'ı sırf sanatçıları takip ederken kullanıyorum, Facebook'u tutmamım sebebi ise bazı arkadaşlarımla tek bağım orası. Instagram bazen eğlenceli olabiliyor, ama sadece o kadar. Kökten silemiyorum hesaplarımı ama. O hani ismime özel kullanıcı adını kaybetmek istemiyorum. Dondurunca silinmese hepsi, kapatacağım. Ama Twitter siliniyor. Diğerleri silinmiyor ama bu sefer de mükemmelliyetçiliğim tutuyor: "Kapanacaksa hepsi kapanacak!" Twitter'ımı temizledim. Instagram'a da çok gereksiz postlar atmışım ara ara, onları uçurdum. Facebook ise Allah'a emanet...

Ramazan'ın ilk orucunu da tutmuş bulunuyorum. Hatta şu anda taze zencefilli yeşil çayımı ve koca koca hurmalarımı yiyerekten yazıyorum sana tüm Deprisiliğimle Blogcum. Bugün güneş banyosuna büründüm, susuzluğumun iyice artacağını ve başımın ağrıdan çatlayacağını bile bile. Çok güzeldi hava ama. Kıyamadım. Epey tatlı bir sıcak, rüzgarlı güzel bir hava vardı. Tam istediğim "en sıcak hava" modu yani. Daha fazlası, malum, bana göre değil.

Geçen anneler günüydü. Orada burada herkes annesiyle fotoğrafını paylaşmıştı. Sanırım zincirleme çoğaldı o gün bu etkinlik. Eskiden o tarz paylaşımlar yoktu çünkü. Bana çok cliché geldi. Fransızcasını yazdım, zira son 1 haftadır aşırı Fransızca bürünmüş haldeyim. Tabi bunda Madame Monsieur'nün Eurovision şarkısı Mercy'nin etkisi var. İsrail'in kazanmasına üzüldüm, çünkü benim favorim Kıbrıs idi ki çok daha iyiydi. İsrail bence, insanlarını bilemem de, ülke olarak siyaseten bir şeyleri hak etmiyor. Onca insanın ölümüne sebep olan, üstelik 2018 yılında ki bunun yılı bile olmaz aslında da işte, cani bir ülke... Amerika'nın oraya taşınması birçok şeye gebe duruma soktu bence. Eminim iyice oraya yerleşir ve askeri bir üs de kurarlar bol kapsamlı. Ortadoğu'da daha iyi bir konum bulamazlar bence. Yani ben olsaydım öyle yapardım. Neyse...

İyi değilim Blog. Tam, iyi oldum, diyorum; bir aksilik, bir duygusuzluk, bir aileden gelen ters tepki çıkıyor. İyi ki dostum dediğim kimsem yok. Çünkü ben yine salak gibi bu kötü halimdeyken bile başkalarının dertleriyle ilgileniyor olurdum.

Şuraya Madame Monsieur'ye ait bir şarkının canlı performansını bırakayım.

Bu arada 2009'dan beri başvurduğum Green Card çekilişini yine kazanamadım. Kazansaydım da gidemezdim bu halde eminim. Olsun.

24 Ağustos 2017 Perşembe

Ağustos Biterken

Hayatımı daha az acı verecek şekilde nasıl geçirebilirim diye sordum kendime bugün. Hazır son 3-4 gündür serinken havalar ve haliyle daha az eziyetli geçirirken günleri... bu soruyu sorayım dedim. Bu düşüncelere nereden bulaştığımla başlayayım. Tabii ki Instagram ve Facebook. Başka nereler olabilir ki? Hatırlarsın Blog, şu yazımda ve o günde sosyal hesaplarımı kapatmıştım. Sonra minik bir neden yüzünden şu yazımda ve o günde tekrar geri açtım. Yani şöyle 1.5 ay olmuş olmamış.

Uzaktan bakılınca tabii tek derdimin bu aç kapa meselesi olduğu düşünülebilir. Yalnız yatak odam, pencerem ve laptopımın dilleri olsaydı daha fazlasını anlatabilirlerdi. Ben her ne kadar çoğu şeyimi buraya aktarıyor olsam da, asıl özel şeyleri anlatamıyorum. Böylesi daha iyi belki. En azından kendimle olan belli bir çizgiyi aşmamış oluyorum.

"Kapat gitsin o zaman, neden açık tutuyorsun?" diye ben de kendime soruyorum sürekli; ama dile getirmesem de, kendi kendime hiçbir şey yapmayıp beklesem de, adına "umut" koyup bekliyorum. Gerçekten bir umut olsa, neyse diyeceğim...

Sanırım işin en büyük sırrı, kişinin kendini ne olursa olsun sevmesi ve saygı duymasıyla alakalı. O zaman, en azından, kendine verdiği sözleri tutabiliyor. Bende hangisi eksik ya da daha eksik, henüz çözemiyorum. 4-5 gün sonra ablamgil gelecekler, bayramda diğer ablamgil. Hayata sanırım en çok, yeğenlerimle birlikte olunca, renkli bakabiliyorum.

Bu hayattaki sınavım da bunlar sanırım. Yani yaşadığım şeyler, burada dile getiremediklerim. Bunlara da şükür diyorum çoğu zaman, ama öyle anlar geliyor ki isyan etmemek için zor tutuyorum kendimi. İpini koparmamış, düzgün bir birey olmakla kime faydam dokunuyor ya da nasıl bir pozitif sonuç elde ediyorum, inan hiç bilmiyorum Blog. Hani aksi durumuna sıcak baktığım ya da bakacağım, hatta bakabileceğimden değil de; daha çok sorguluyorum sadece.

Yarın cuma günü. En sevdiğim gün, değil mi? Hesaplarımı tekrar kapatsam daha mantıklı galiba, değil mi Blog? Kullanmıyorum çünkü. Hiçbir şekilde kullanmıyorum yani, değil mi?

11 Mart 2017 Cumartesi

İşsizlik

Evet. İşsizlik.

İnanır mısın Blog, bir tek sen bana sormadın neden çalışmadığımı, neden işe girmediğimi... bir tek sen zamanla soğumadın benden ya da işsizsin/paran yoktur diye düşünüp bunu dile getirmeyip de saçma bahanelerin arkasına sığınmayan... bir tek sen kasmadın beni.

Son 1 sene içinde konuştuğum yeni tanıştığım ya da eskiden tanışmış olduğum bütün insanlar, ailem haricinde, bana "para yiyen, paramı yiyecek, geleceği belli olmayan vb. türde" ithamlarda bulundu. Dile getirmese de çoğu, bariz hissedilir boyutta oldu. İlk tanışmada insanlar birbirini tanımaya çalışır mesela normalde, ama konu "Arif neden çalışmıyor?" şekline dönüştü her defasında. Bir de eskiden tanıştıklarım var mesela, onlar da zamanında benzeri şeylerden ilgilerini yitirmişler demek ki "Arif'in geleceği belli değil, ne yapayım onunla" demişler herhalde, o yüzden karşılaşınca ya da konuşunca konu "ben de işte öyleydim, hayat da zor be Arif, yarın ne olacağımız belli değil" ya da "evet adım atmalısın 'kardeşim'(!)"...

O yüzden ilk kez biriyle tanışmadan önce özellikle belirtiyorum "iş mevzusundan konuşmayalım ne olur diye" ama konuyu illaki oraya getiriyorlar hep be Blog. Ve o soğuyan muhabbetler, düşen suratlar... Gördükçe üzülüyorum. Ne yapıyorsun Arif diyorum. Ne yapıyorsun kendine?

Sahi ne yapıyorum ben Blog? Ne zaman pes edeceğim? Bugün duş alırken bunu düşündüm. "Artık kapatmalısın bu defteri Arif. Artık sana malum konuda mutluluk yok. Sen yalnızsın ve yalnız kalacaksın." İnsanların saçma sapan bahaneleri, istekleri, beklentileri, korkuları, tahammül edilemez tuhaflıkları, seninle örtüşmeyen yaşam biçimleri...

100 kişiden 5 kişi mantıklıysa, bunlardan sanırım 1 tanesi %20'lik bir ihtimalle benim için yaratılmış oluyor adeta. Ömür yetmez be Blog.

Neyse.

Sinemia üyeliğim sayesinde zamanım dolu geçiyor. Eğlenceli de. 24 Mart'da bitiyor. Ne yapacağım diye düşünmeye başladım çoktan. Zira uzatamam, o kadar lüksüm yok. Geçen gün 8. filme de gittim. Bu sekiz filmin biri VIP salonda, biri de IMAX formatında. Haftaya da 4DX formatında bir film izlemeye gideceğim Marmara Forum'a. Buradan nasıl gideceğimi az çok öğrendim. O değil de tek başıma epey takılır oldum. Eskiden zorlardı beni ama neyse...

VIP salondaki rahatlığımın fotoğrafını koyayım dedim. Vallahi kıçımı devirdim yattım öyle izledim çoğu zaman filmi. Lion'u izlemiştim o salonda.

Yarın iki yeğenim de bana emanet tüm gün. Pazar günü yine yalnız bir şekilde yollara vuracağım kendimi. Muhtemelen yine Akasya AVM'ye giderim. Hatta erken kalkarsam Moonlight'a giderim. Belki hızımı alamaz karşıya bile geçerim. Hatta Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nde nargilemi içer dönerim. Belki de hiçbir şey yapmaz evde kalır dizi izlerim. 😔

10 Ağustos 2016 Çarşamba

İzlerken...

Her uzun bir asosyallik döneminden arkadaş ortamına girdiğimde olan şey oldu geçtiğimiz günlerde. Çenem durmadı. Çok konuştum; çok güldüm, çok güldürdüm... Sonra yine eve dönünce garip oluyorum. Tıpkı şimdiki gibi.

İçimdeki havayı vakumla alıyormuş gibi hayat adeta. Ya da içime çekiliyorum, daha çok kendi dünyama dönüyorum gibi oluyor. Daha da sessizleşiyorum. Ne gülmek ne de konuşmak geliyor içimden. Hele bir de Ankara'nın uzak bir köşesinden dünyaya bakmaya çalışınca daha da karamsar gözüküyor. Eh ruhsal durumumun daha farklı olması beklenemezdi bu şartlarda.

Ankara'da yaptığım tipik şeylerden bahsetmeme gerek yok galiba Blog. Zaten hepsini az çok tahmin edebilirsin. Ufak tefek değişiklikler dışında aynıydı. Aynı olmasına rağmen eğlenebiliyorum; ama hep arkamdan dürten "geri döneceksin" şeklindeki sesin bendeki etkisiyle eğlendim diyeyim.

İnsanın elinin kolunun bağlı olması kötü bir şey. Bu benim hayatımın birçok bölümünde geçerli. Aynı anda çevremdekiler için de geçerli; ailem, arkadaşlarım, benimle tanışmak isteyenler...

Şu kalbimi dinleme mevzusunu denedim bu arada. Beceremedim sanırım tam olarak. Havaların sıcaklığı beni nasıl boğuyor anlatamam Blog. Aslında birçok şekilde anlattım bugüne kadar da, acaba sen de mi diğer insanlar gibi anlamamazlıktan geldin? Neyse.

Hazır Ankara'dayken 1-2 şey de aldım. Bol bol yedim içtim Blog. Ve pişman değilim. Yine de eksiklik hep vardı. Sanırım yalnız olduğum sürece eksiklik hep olacak. Tabii şu anda tek umursamamız gereken nasıl para kazanırım sorusu olmalı, değil mi?..

29 Mayıs 2016 Pazar

Sevgisiz Blog

Bazen düşünüyorum, acaba sana karşı da bencil miyim diye. Korkuyorum bazen de, acaba başkalarında sevmediğim karakterleri kendim de mi taşıyorum diye. Bazen de susuyorum, acaba beni dinleyen var mı diye...

Bugün böyle şeker komasına girecek kadar şeker tükettim. Bir yandan tüketiyorum, bir yandan sana yazıyorum. Tarçınlı yeşil çay da içiyorum. Bütün günü dışarıda geçirebilecekken evde oturdum. En gereksiz işleri yaptım belki de bugün. Diyarbakır'dayım Çarşamba akşamından beri. Salı günkü boğaz ağrım sınavla daha da kötülemiş, üstüne Pegasus firmasıyla gelmek gibi yaptığım bir başka hatayla ekstra kötülemişti. Çünkü İstanbul'da 1.5 saat havalanında, bir kısmı uçağın içinde, bekleyip hızlı hızlı 1.5 saatte gelmek için ekstra kasan pilotlar sayesinde altüst oldu dengem. Bunlardan yakınınca insanlar ilk kez uçağa biniyormuşum tepkisi veriyor. Yahu ben senede ortalama 2-4 kere uçağa biniyorum, şöyle bir geçmişe bakınca. O değil de iyi mil yapmışım ha. Velhasıl yeni düzeldim. Tabii geldiğim günden beri arada ablamla gezdim. Ben geldim diye başbakanımız ve cumhurbaşkanımız da geldi. Daha ne olsun değil mi? Tabii.

Öte yandan içim boğuluyor Blog. Şunu daha iyi fark ediyorum, hayatım orada burada, yollarda ya da sürekli işle meşgul olsa, ben duygularıma hiç zaman ayıramasam; bu dünyada benden mutlusu ve güzeli olmazmış. Öbür türlü tökezliyorum hep. Her geçen gün "benden bir bok olmaz" ve "taşı bile sıksan suyu çıkar, beni sıksan paramparça olurum" felsefelerini kabullenir oldum. Bunları birine demeye de gelmiyor Blog. Hemen psikologa sarıyorlar. Sanırsın hepsi bilgili, hepsi görmüş geçirmiş, hepsi seçici geçirgen(!).

Şu anda balkonda oturmuş yine diyetimin içine etmiş bir halde sana yazıyorum. Yine sırtımda günahlarım, pişmanlıklarım, göz yaşlarım, hayallerim, umutlarım, vazgeçtiklerim ve daha nicesi var.

Sen de sevgisiz kaldın ben de yani...